Ardahanlı Yazarımız Fakir Yılmaz'ın Mart 2026 Yazıları


Ardahanlı Yazarımız Fakir Yılmaz'ın Mart 2026 Yazıları

 İRAN, BURSADAN BANA NE BEN ESKİ ARDAHAN VE YAZILARIMA GÜNÜ KURTARAYIM!

Sabahladığım bir geceyi daha bitirip, uzandığım yatakta uyumak isteyen gözlerimin kapaklarını zorlayarak, baktığı x'te gördüğümüm kısa bir mesaj, Bursa'da bazı kapıların er saatte çalınıp, açılmazsa kırılacağını hissederek uykuya geçiyordum.. 

Ve sabah uyanıp, yeniden baktığım telefona beni arayanın yayın grubumuzun dergilerini hazırlayan Necmi abinin beni aradığı görüp, kendisine geri dönerken karşıma Necmi abi değil, unutup, çoktandır  gitmediğim ve adını unutmaya başladığımı gibi görünen denizi kırmızı dediğim, Darıca'dan bir dostun sesi ile karşılaşıyordum. Iğdırlı dış cepheci Abdullah Şengül süpriz yapınca  yakınımda olduğunu anıldığı Şengül'ü bizzat görmek ve sabah havası almak, biraz da yürümek için evden çıkarken, Damallı hemşerim Mutlu Kerimoğlu'nun başkan yardımcısı olduğu Ankara Etimesgut belediyesinden sonra bu kez Bursa Büyükşehir Belediyesine operasyon yapıldığını haberini alıyor, cep telefonumu okuya okuya Necmi abiye misafirliğe gelen Iğdırlı hemşerim Abdullah Şengül'e doğru gidiyordum.

Ha bu arada, 'MSB, Türkiye'de 'çok uluslu NATO karargâhı' kurulacağını duyurdu..' başlıklı habere bakıp, 'İstanbul'da kurulacak deniz komutanlığı ise Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamında Ukrayna-Rusya savaşı sonrası süreçte Karadeniz'in güvenliği açısından önemli rol oynayacak.' satırlarını okuyunca Ardahan'ın kuruluşu olan 23 Şubat'tan bir sonra ele aldığım ve birilerinin dikkatini çekmeye çalıştığım, 'Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. başlıklı yazımın 36 yıldır yazdığım, bugünü anlatan dünkü yazılarımdan farksız olarak bugün yaşanacakları anlattığını bir kez daha anlıyordum..  Çünkü, 'Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!..  başlıklı yazımda anlattıklarım, anlatmaya çalıştıklarımın sanki gerçekleşmek üzere olduğu ve sanki dediğim çıkacak gibi bir tedirginlikle hem düşünüyor, hem de gitmek istediğim yöne doğru yürüyordum..

Evet, bugünkü 'MSB, Türkiye'de 'çok uluslu NATO karargâhı' kurulacağını duyurdu..'  başlıklı haber ile benim 'Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. ' başlıklı yazımı yan yana getirince, ben mi yoksa NATO'mu ya da yarın 'Siz Montrö'ye uymadınız.. Brest Litovsk anlaşmasını bozuyorum ve Ardahan’ı, Kars’ı geri istiyorum!..’ deyip, 40 yıl esaret ettiğim Ardahan'ı, Kars'ı ve böldüğüm Ahıska'yı geri alırım..' diyecek diye düşündüğüm Rusya'nın ne diyeceğini siz düşünün..

Bilmem ama,eline cetveller alıp ekranlarda savaş uzmanı kesilen, Kafkaslara açılan 2 gümrük kapısı bulunan, Gürcistan ve Ermenistan'a yani Kafkasya'nın 2 ülkesine, Rusya'nın 'bamtelim' dediği sınıra sınır olan Ardahan'da olmayan konsolos, büyükelçi, bilim, ilim insanı, atom mühendisi değil, bir gazeteci olan ben geriye daha şurada bir ay önce anlattığıma, yazdığıma geri dönüp, aşağıdaki yazımda anlattıklarımı, anlatmak istediklerimi, 'Belki birileri ne anlatmak istediğimi bu kez  anlar..' umuduyla 2024 yılının 24 Şubat'ında ele aldığım yazımı bir daha yayınlarken  siz de, 'İstanbul Anadolu Kavağı'nda kurulması planlanan NATO Deniz Unsur Komutanlığı, hem Anayasa'nın 92. maddesi kapsamındaki "meclis izni" gerekliliği hem de Karadeniz'deki Montrö dengesini sarsma riski..' denilen bu gelişmeleri aşağıdaki yazımla yan yana getirip, değerlendirin derim..

İşte, bugünkü, 'MSB, Türkiye'de 'çok uluslu NATO karargâhı' kurulacağını duyurdu..' başlıklı ulusal ajanslarca duyurulan, MSB'nn doğruladığı haberini siz değerlendirirken, bende dün, ''Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!.. ' yazı, yorumumu, 'İRAN, BURSADAN BANA NE BEN ESKİ ARDAHAN VE YAZILARIMA GÜNÜ KURTARAYIM!' diyerek buradan bir kez daha yayınlayayım..

Ve dün yazılıp, bugün yaşanan gelimleri anlatır gibi olan ve 'Türkiye'de, özellikle İstanbul Boğazı çevresinde veya genelinde yeni bir çok uluslu NATO karargâhı kurulması iddiaları, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni teknik ve hukuki açıdan doğrudan bozmaz. Ancak, hem II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin karşısında duran ABD, İngiltere ve Sovyetler arasında Aralık 1945'te Moskova'da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının tutanaklarında o dönemki Rus lideri Stalin'in Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı talep ettiği ve Boğazlar'da üs istediği bilinen bir gerçek olarak yani jeopolitik açıdan Rusya ile ilişkilerde gerginliğe ve Montrö'nün uygulanması konusunda tartışmalara yol açabileceği değerlendirilmektedir.' diye bakanlara katıldığım o yazım..

'Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!..'

23 Şubat 2026 günü, ekonomik, sosyal, kültürel olarak değil, tarihsel anlaşmaların imzalandığı 105 yıl önceki imzaların atıldığı o güzel anı yani Ardahan’ı bir kez daha kurtardık..

Hem de o benden beter ağlamayı kesmeyen ve kandırılmak istenen bebeklere denen ‘havaya bak hava..’ denircesine havaalanı olmayan kentin üstünde uçan uçaklar eşliğinde.. Ve bozuk, buzlu, çamurlu kent içi yollarda gelip, geçen atları ve üstümüzde uçan F-16 uçaklarını izleyerek bir kez daha kurtardık..

Peki, tarihsel olarak kurtardığımız ama kaça kaçtan beter ve devam eden göç ile boşaltmaya devam ettiğimiz Ardahan için bir de şunu soralım mı?..

‘Boğazlar boğazımız, Kars-Ardahan bel kemiğimiz’ derken yani 105 yıl önce Ardahan bize geri verildiği anlaşmada hangi şartlar vardı?!

Ve bu şartlardan biri yani ‘Boğazlarımız..’ denen ve senin, benim o çok istediğin ama ‘para yok’ diye kuru soğan, ekmekten başka bir şey geçmiyor..’ dediğin boğaz olarak anladığın o boğaz yoksa İstanbul ile Çanakkale boğazı mıdır?

Yani bu boğaz kelimesinin karşılığında Karadeniz’e silahlı hiç bir gemi giremez şartı var mı?..

Ve bu şartlar arasında, ‘Aha Kars ve Ardahan’ı veriyorum ama bak boğazlardan Karadeniz’e Amerika başta olmak üzere hiç bir yabancı ülkenin silahlı gemisini koymayacaksın’ demek midir?

Ve bu sözleşme, hızla devam eden ve şu son aylarda bir hayli gündemde düşürülen İstanbul kanalı yüzünden bozulur mu?!

Çünkü, dün yani 105 yıl önce yapılan sözleşme gereği Kars-Ardahan karşılığında bugün hiç bir silahlı geminin bırakılmadığı Karadeniz’e açılacak olan ve inşası hızla devam eden ve neredeyse kazılma aşamasına gelen ve ‘şimdilik’ deniz suyu altında olmazsa da üzerinde 6. Boğaz köprüsü yapılan Kanal İstanbul ile devre dışı kalacak mı?..

Peki o zaman denmeyecek mi, ‘Sen Kanal İstanbul ile şartı ile 100 yıl önce anlaşmayı bozdun ben de Kars, Ardahan’ı geri sana verdiğim Brest Litovsk anlaşmasını bozuyorum ve Ardahan’ı, Kars’ı geri istiyorum!..’ denebilir mi?

Bilmem ama bu soruları ve o antlaşmanın içeriğini, maddelerini, kendisini milletin vekili, tarihçi, araştırmacı hatta yazar, yetmedi gazeteci diye yutturan yağcılara, yalakalıktan ellerine Karadeniz’in o benden beter çırpınan suyu dökülmez olan çok bilmiş Ardahanlılara soruyorum..

Hele şu 15 Temmuz’dan hemen sonra alel acele emekliliğini isteyen generale ya da benden beter çok bilmişlere yapay zekanın araştırmacı  ve yazar ettiği sahte diplomalılara bir sorun..

Çıldır eyaletine son veren, Atatürk’ün son anda gelemediği vilayet

Ardahan’ı kasabaya çevirtip, Kars’a bağlatan, Kazım Karabekir’in, ‘Boğazlar boğazımız’ yani ‘Biz istemedikçe kimse boğazlardan silahlı gemilerle Karadeniz’e dalamaz pardon geçemez’ dediği,

Yani ‘Sınırlarımız içinde kalan boğazlardan hiç bir silahlı gemi Karadeniz’e geçip, Rusları rahatsız edemez..’ sözü, imzası denilen bu söz, ‘bu anlaşmaya, ‘Kars-Ardahan bel kemiğimizdir..’ sözü ile nasıl ve neden bağlanmıştır?

Evet, üçüncü boğaza pardon İstanbul kanalına birde bu yönde bakıp, cevap verecek bir Ardahanlı var mı?..

Yoksa gelinin, kızın yüzüne süsler sürüp, saklayıp ve ‘kaça kaç..’ denen dönemi yani vatanı bırakıp, kaçanlar değil de vatanı bırakıp, kaçanları kahramanlaştıranların yaptığı gibi siz torunlarda mı kaçacaksınız?

Evet, Vatan-Millet-Sakarya edebiyatlarıyla benden daha çok vatan severler!..

Haydi bu akıl edemediğiniz, iddiam, İmamoğlu iddianamesi değil, ciddi ve bir kadar sorgulanması gereken bir iddiadan öte acilen araştırılıp, iktidar, muhalefet, basın, medyaya cevap olacak önemli tarihsel bir soru..

Ve, ‘bu soruma lise konumuna düşürülen üniversitenin üçüncü sınıfında evliliğini yapan, soy ismini neden değiştiğini merak ettiğim hemşeri rektörü de yanınıza alın cevap verin’ diyerek kopyasını verdikten sonra gelelim bugüne..

Bazılarının, 'Oldu bitti ile Boğaz'a yabancı asker üssü' dediği bizde gelelim yukarıdaki yazım gibi yıllar önce ele aldığım ve sanki bugünü anlatan 10-15 yıl önce ele aldığım ve bugünkü konuyla diğer bir kaç köşe yazıma..

Göleli Devrim Muhafızları!..

Göle'nin olduğu gibi Ardahan'ın talihsiz kaderini ortadan kaldıracak çok önemli gelişmelerin kendiliğinden geliştiğinin farkında mısınız bilmem ama biz şahsen Türkiye'nin sınır ili, 75. Vilayeti Ardahan'ın 86 yıldır yaşadığı yoksulluğu gerek Allah'ın acımasıyla, gerek ise yer altında ve yer üstündeki kaynaklarıyla bunu 5-10 yılda aşacak diyoruz.

Çünkü eğer üçüncü dünya savaşı çıkarsa Ardahan'ın bombalatmayacak petrol ve doğalgaz boru hatlarının Ardahan'dan geçeceğini ve sınır vilayeti Ardahan'ın dünyada stratejik bir konuma getiren BTC-BOTAŞ hatlarının Ardahan'da geçmesi, 250 Milyonluk Kafkaslara açılan, bugün etkin olmazsa da yarın Ardahan'ı adeta bir Harem, bir Ceyhan gibi gümrük konumuna getirecek olan Posof Türkgözü, Çıldır Aktaş Gümrük kapısı, dünya da büyük ihtiyaç duyulan ve kırmızı petrol olarak bilinen hayvancılık için mükemmel bir doğaya sahip olması, Göle'ye ismini veren yeşil çamların dünyanın birçok yerinde olmaması, Ozon tabakasının delinmesiyle birlikte her geçen gün biraz daha değerlenen yayla havasının, kışın devasa bir buz pateni haline gelen Çıldır, Göle gibi Aktaş gölü ve Göle'den doğup, Hazar'a uzanan su kaynaklarıyla ve geçen gün 2. Akademik yıl dönümünü gerçekleştiren, önümüzdeki yıl Göle'ye fakülte, Çıldır, Hanak, Damal ve Posof'a birer yüksek okul açacak olan Ardahan Üniversitesiyle geleceğinin çok iyi olacağına inandığımız Ardahan'ın önümüzdeki yıldan itibaren petrol kuyusu sahalarıyla dolacak olan Göle ile zenginleşip, serpileceğine ve yıllardır yaşadığı yoksulluğa son verecektir.

Evet, biz buna inanıyoruz.

Peki ya bunlar yaşanırken, biz ve insanlar umutlarını yitirmeden geleceği beklediği memlekette petrol çıkarsa,  satacakları arazileriyle, istimlak edilecek arsalarıyla, petrol taşımada rant elde edecekleri gelirleriyle birer Ceyar, birer devrim muhafızı olacaklar ne yapıyorlar?

Onlar mı?

Sanırız onlarda hiç bir şeyden haberi olmayıp, sonradan sahiplenen vekillerimiz gibi ortaya çıkıp, birer Irak, Suriye, İran pardon Göleli Devrim muhafızı olacaklar!..

İşte tek korkumuzda bu ..

Çünkü bu muhafızların içip, içip, Göle'nin altında yatan petrolü bugüne kadar Göle'yi, Ardahan'ı yaktıkları gibi yakarlar diye ..


Boğaz değil, Goreveng Köprüsü ..

Çoğu Ardahanlı ve de Göle'nin doğru dürüst adını bilmediği, nerede olduğunu görmediği Goreveng’in Belediye Başkanı Yıldırım Sarıkaya’nın tamı tamına bir yıl önce başladığı ve ancak bitirebildiği köprüsü çok şükür bitti ..

Yaptı derken köprünün tümünü değil, yarısını, yani genişletmesini bir yıla bitiren başkanın valiye jestide çok anlamlıydı, hem de tam da eskiden başkanılğını yapıtığı derneğin tapusunu üzerine çevirdiği iddilarının ve pis kokuların ortaya atıldığı bir sırada..

Ne edecen kardaş, işte başkan dedin mi işi bilen, işini hatta derneğin tapusunu üzerine çeviren başkan olacak ..

Hayırlı olsun Gorevengliler ..Tabelası olmazsa da, yetişmezse de artık Köprülünün bir köprüsü var, hemde ismi bir valinin ismi haa..

Gören diyecek boğaz köprüsü maşallah!..

Şimdi; ‘İstanbul’da köprü varda Gorevengte olmayacak mı?’ diye kızanlarınız olabilir kardaş ..

Yok vallahi bir şey dediğimiz yok, bu güzel hizmeti yapan başkana, destek sunan kaymakamlara, valiye, işi gücü bırakıp, taa Köprülüye kadar gelen ama bir çağ kebabı yemektense, kuru krakerler yiyip dönen devlet erkanına bizde teşekkür ediyoruz..

Allah razı olsun, boğaz değil, Göreveng köprüsünü yapanlara ..

Çünkü heç değilse adını, sanını duyan oldu benim köy mü, belde mi belli olmayan köprümün pardon Köprülümün ..

Göle’nin asıl kurtuluşu ..

Orduların karşı karşıya gelmediği, ciddi bir gerçek savaşın yaşanmadığı, yerel çetelerin resmi ordudan silah ve destek almadan, en önemlisi Ermeni ve Gürcülerin birazda kendiliğinden terk ettiği Göle'nin bir kurtuluşunu daha geride bıraktık, hem de bandolu, geçitli, güneşli bir havada ..

Evet merkeziyetçi bir anlayışın köylerin olduğu gibi insanların isimlerini ve soy isimlerini bile belirlediği ülkemde 'Göle'nin de kurtuluşu olsun' denilerek yapılan bir etkinliği daha geride bırakırken, asıl kurtuluşun bu mu yoksa Göle ve Gölelinin bir parça ekmek için hemen her gün göç ederek boşalttığı yoksul Göle'ye gerçekten sahip çıkıp, yeniden kazanmak olduğu mudur Göle'nin gerçek kurtuluşu?!.

Belki de her seçimde makarna, pirinç dağıtılıp oyu alınacak kadar yoksullaştırılan Göle'nin gerçek kurtuluşunun bir bardak çaydan daha ucuza satılan sütün gerçek fiyatını bulması, Göle'ye ismini veren yeşil çamların ekonomiye kazandırılıp, ağaç sanayisi vasıtasıyla bölgenin yoksul halkını kurtarabiliriz ..

Kim bilir belki de hemen her gün ve her köşede açılan cemaat yurtlarından ziyade Ardahan Üniversitesi'ne bağlı yüksek okullar, fakülteler açılarak Göle kurtulabilir!..

Ya da Erzurum sınırının burnunun dibine kadar girip, meralarını elinden aldığı Göle'nin yaylalarını yeniden geri alıp, Göle sınırları içine katarak kazanabilirmiyiz acaba?..

Ardahan'ın en büyük ilçesi olmasına, en çok oyu bulunmasına karşın Ardahan'ın iki vekilinden birisinin Göleli olmasıyla Göle'yi kurtarabiliriz ..

Belki de Göleli siyasetçilerin, aydınların, ileri gelenlerin gerçek anlamda bir araya gelip, oluşturacakları güçlü bir Göle lobisiyle Göle'yi kurtarabilir, yanına da bir parça ekmek için ata, dede yurdunu terk etmek zorunda kalanları ve Metropollerde bulunan Göle Derneklerine sığınan Gölelileri yeniden Göle'ye getirip, yatırım yapmalarını sağlayarak Göle'yi gerçek anlamda kurtarabiliriz..

Kısaca Göle'yi, hatta Ardahan'ı, Türkiye'de bulunan tüm ilçelerin en yoksulu olan Damal'ı, gümrük kapısı olmasına karşın sınır ticareti yapılmayan Posof'u, yıllardır açılmayan Aktaş Gümrük Kapısına sahip Çıldır'ı, Posof ve Damal'ın olduğu gibi doğalgazın burnunun dibinde geçmesine karşın belediye başkanının köyünün yolunun bile tozdan, dumandan geçilmediği Hanak'ı gerçek anlamda kurtarmak için artık tarihte kalması gereken resmi ve rutin törenlerle değil, ciddi anlamda yatırımlarla, girişimlerle, hayali olmayan projelerle, en önemlisi artık el ele verip, Göle'nin de içinde bulunduğu tüm Ardahan'ı kurtarmalıyız..


Meryem Köyünün Su Sorunu..

Sürekli takipçilerimin arasında olan bir okurum dün beni telefonla arıyor.

Ve diyor ki; 'Ne o gazeteci eskisi gibi köyleri gezmiyor, kentin, ilçelerin, köylerin göz ardı edilen sorunlarını sende görmüyorsun. Bak gel hele o birilerinin her gün gelip geçtiği Çıldır'ın Meryem köyünün suyu aylardır akmıyor. Yeni kurduğum gazetenin bulunduğu Hanak'a giderken yol üstünde bulunan ve Ardahan eski milletvekillerinden Faruk Demir'in de köyü olan Çayağzı köylüleri de susuz.. Hoçvan Kımılı köyü yani Otbiçen'in öğretmeni doğru dürüst okula gitmiyor, Bu köyün asıl öğretmeni başka köye alındı. Göle'nin köyleri gibi kent merkezinin yanı sıra arka sokaklarında da kar ve buzdan geçilemiyor. Hanak, Damal, Çıldır ve Posof'ta da durum aynı.. Sen ve senin gibi orada gazetecilik yapan arkadaşlar bunları niye dile getirmiyorlar. Ne oldu sizlere?'

Öncelikle beni arayıp, sitemlerini dile getiren bu okuruma teşekkür ettikten sonra bende dedim ki;

'Sevgili hemşerim.. Başı ağrıyaranın biz gazetecileri aradığı bir Ardahan'da Armut piş, ağzıma düş diyen başta köylülerimizin olmak üzere bölgenin sorunlarını elimizde geldikçe dile getiriyoruz. Ancak bu işin sadece gazeteciyi aramakla değil, gazeteci sen yaz biz arkadan da gelmeyiz değil, sen valiyle, kaymakamla, başkanla, müdürle, vekille, hükümetle, devletle dövüş biz seyredelim değil.. Eğer sorun varsa o sorunu yaşayan önce gündeme getirmeli.. Hiç bir şey yapmaz ise bir dilekçe yazmalı, valiliğin, kaymakamlığın, siyasilerin kapısını aşındırmalı..

Olmadı mı? Yol üzerinde bulunan Meryem ile Orağaz köylüleri en azından bir eylem yapmalı, yolu kesmeli, gelip geçene suyumuz yok demeli..

Göleli gibi Hanaklı, Posoflu, Damallı, Çıldırlı da o her gün bata çıka gittiği evinin yolunu açmayan belediyeye gitmeli derdini anlatmalı, olmaz ise mahalleyi toplayıp başkanın makamını basmalı..

İsyana teşvik diyeceksin ama dökmeden kırmadan hak aramanın öyle bir telefonla gazeteciyi aramakla değil, bizzat kendin yapmalısın' dedim..

Nasrettin Hoca gibi ikimizin de haklı olduğu bu telefon görüşmesi bittikten sonra düşündüm..

Ya niye öyle başı ağrıyan pat diye beni arar diye. 

Bu kentte iktidarın siyasi parti yöneticileri yok mu, vali, kaymakam, vekil, aydın, ileri gelen, birde benim gibi gazeteci olduklarını söyleyen gazeteciler yok mu?

Peki, bunlar yok ise CHP, MHP, BDP gibi muhalefet partileri de mi yok?

Seçimden seçime ortaya çıkıp, halkı kurtaracaklarını söyleyenler nerede?

Dernekler, STK'lar ne iş yaparlar bu memlekette?

Bilmiyorum ama bak yine dayanamayıp, Meryem'in, Orağaz'ın suyu için beni arayıp dert yanan okurum yine başımı ağrıttı..

Şu yazdıklarımla ona buna laf soktu dedirtip, işin sorumluları başta olmak üzere birilerinin bana kızmasına neden oldu.. Allah, Allah ya..


Bu nereden çıktı?

Tam da eğitim öğretimin sonlardan kurtulacağı söylenen bir zamanda İlçe Milli Eğitim Müdürü görevinden istifa ediyor.

İlçe halkıyla barışık, eğitimcileriyle iç içe bir müdür neden durduk yerde istifa eder diye araştırırken, DSP'li İl Genel Meclis Üyesinin maili geliyor.

Açıp okuduğumuzda şok oluyoruz..

Çünkü bu istifanın arka perdesinde birçok film oynanmışta, biz gazeteciler filmi kaçırmışız..

Ortaya atılan iddianın ne kadar doğru olduğunu bilmesekte ve durumu İlçe ve İl Milli Eğitim Müdürüne sorsakta kimsenin konuyu deşmek istemediğini ve normal bir istifa deyip geçtiğini hissediyoruz. Bilmiyoruz ama sanırım bu yılda yaşanacak başarısızlıklara bir kulp bulduk.

Nasılsa bu memleketin bundan daha çok şansı olmaz ki..

Kısacası; İnsana, 'bu nereden çıktı' dedirten şans varken bizde..

Yeni Gözlem’i Sindiremeyenler ..

Göle’de yaşanan gelişmeleri günü birlik olarak okuruna duyuran Yeni Gözlem’in gazeteciliğini içlerine sindiremeyenler sadece bizim gibi gazetecilik yapanların olmadığını görüyoruz.

Halbu ki; Gazetecilik sahasında yarışanlar arasında yaşanan tatlı sert tartışmalar, gerginlikler olması normal olsa da bu sahada olmayanların kuyruk acılarını anlamış değiliz..

Haydi meslektaşlarımızla yaşadığımız yarışın getirdiği stres, sorunlar olabilir bu gayet normal bir durumdur. Kaldi ki bu durum iki esnaf, iki siyasetçi arasında da yaşandığını herkes anlar, bilir ..

Peki ya Yeni Gözlem’in Göle’de yayınlanmasına karşın ve günlük olarak okuruna dolu dolu olarak ulaşmasına rağmen birilerinin bunu görmezden gelip, es geçmesine ne dersiniz?

Bilmem ama bu gazeteyi hazırlayan ekibin bu tür ayak oyunlarını yapanların nereden kuyruk acılarını olduğunu gayet güzel anlıyor.

çünkü bu gazete onların emrine girip, onların söylediği gibi haber yapmıyor, onları boşuna ve hak etmeden pohpolamıyor, varsa hataları öyle ibrileri gibi dipte köşede konuşmaktansa sayfalarına yansıtıp, yaşananları toplumla, kamuoyu ile, okuru ile paylaşıyor ..

Evet son olarak duyuyoruz geçenlerde birileri yemek vermiş, Göle’deki sporu kurtarma adına ve bu yemeğe Göle Gözlem’i çağırmayı düşünmemişler ..

Olabilir bizim birilerinin yemeğinin derdinde olmayacağımızı onlarda bilir ..

Ancak bizim burada diyeceğimiz tek bir şey var, o da bu gazeteyi görmezden gelenlerin sıkıştıklarında çalacakları kapının Yeni Gözlem’in olduğunu biliyorlar ..

Ve o Yeni Gözlem’in onlar gibi içten pazarlıklar yaparak, yaşananları, gerçekleri, var olanı görmezden gelip es geçmeyeceğinidi de ..

Kısacası bu gazete Göle var oldukça yayınlanacak ..

Bu nedenle size tavsiyemiz Göle’nin en çok okunan, en çok dağılan, en etkili gazetesi Yeni Gözlem’i görmezden gelmek bizi değil sizi düşündüre dursun ..

Çünkü er ya da geç sindireceğinizi bile bile bu tür ayak oyunlarını bırakın en iyisi ..

Çünkü golü biz değil, sizin bu tür içten pazarlıklarınız yiyor bilesiniz..

Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Bu metinler, Ardahan ve Göle özelinde yerel sorunları küresel jeopolitik gelişmelerle ilişkilendiren eleştirel bir bakış açısı sunmaktadır. Yazar, Kanal İstanbul ve NATO karargâhı gibi projelerin Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerindeki etkilerini sorgulayarak, bu durumun tarihi anlaşmalar çerçevesinde Kars ve Ardahan'ın güvenliğini tehlikeye atabileceği uyarısında bulunmaktadır. Bölgenin sahip olduğu stratejik enerji hatlarına rağmen kronikleşen yoksulluk, bitmeyen göç ve altyapı yetersizlikleri gibi temel meseleler geniş yer bulmaktadır. Yerel yöneticilerin ve halkın bu sorunlara karşı sergilediği duyarsızlık sert bir dille eleştirilirken, bölgenin kaderine terk edilmişliği ulusal güvenlik ve toplumsal kalkınma penceresinden değerlendirilmektedir. Son olarak, yerel basının karşılaştığı baskılara rağmen gerçekleri savunma kararlılığı vurgulanarak halkın hak arama mücadelesine aktif katılım göstermesi çağrısı yapılmaktadır.



10 yıl önce yazdığım gibi hâlâ samimiyetsiz..

Bugünkü yazımızda Gazze’den sonra çöküleceği söylenen purosu ile ünlü Küba’lı dünyada, Molla İran’a, ‘Ofisime 5 kez saldırı düzenlendi’ diyen Barzani’ye, Kürt  bölgesi olan Erbil ve Duhok’a 6 İHA saldırısı ve ‘her an değişecek, görevden el çektirilecek..’ denilen Karslı DEM eş başkanı Tuncer Bakırhan’ın arayıp, geçmiş olsun dediği Neçirvan Barzani’nin evinin hedef alındığı YPG’lı Suriye’nin olduğu Ortadoğu’da yaşananlara bakmak isterken içte ve dışta art arda gelen son dakika haberlerle yine ne yazacağımızı, hangi haberi değerlendireceğimizi şaşırıyorduk..
Evet, memleketi Kars’a, ‘Otel 1924’ isimli dev bir yatırım yapan iş insanı Zeki Çapan ile gazeteci meslektaşım Suat İncedere’nin konuk olduğu  ve 6 yıldır kesintisiz her pazar günler canlı olarak yayınlanan GAZETECİLERLE GÜNDEM adlı programımızın bir yenisini yapmak için hazırlanıp, Türkmen Kültürüyle yoğrulan Ardahan’ın ilçesi Alevi Damal’ı kendi kalelerini sanıp, halkın oylarını cepte Keklik sananlara son yerel seçimlerde büyük bir ders verdirip, tarih yazarak, ülkenin kurucusu Atatürk’ün temmuz ayı içinde dünyanın 8. harikası denecek silueti ile her yıl geldiği Damal’ın ilk bağımsız belediye başkanı olmayı başaran ve Halk Ekmek, Çocuk Kreşi, Hayvan Barınağı gibi bir çok çalışmalarıyla dikkat çeken Japonya’da yapılan el emeği, göz nuru yarışında birinci olan bebeğiyle ünlü Damal İlçesi Belediye Başkanı Kemal Çamlıyurt ile Gazeteci Baki Özışık’ı Çarşamba günü, saat: 15.**’da konuk etmeye hazırlanırken güncel haberleri de kaçırmama mücadelesi veriyorduk..
Ve, ‘Reklamlarınızla yerelden ulusala gazetecilik..’ diyerek gazetelerimizi, haberlerimizi, programımızı tamamlayıp, eve dönerken tavandan da, tabandan da koptuğu ileri sürülen köylü İl Başkanı olan DEM Ardahan İl Örgütünün, DEM Genel Merkezinden istediği 250 bin TL.’yi alamadığı ama bir gont, bir tezek, bir kibrit ya da çakmak bulamadığından ateş yakıp, Newroz’u kutlayamadığı gibi Ardahanlı Vali Ozan Balcı’nın da olduğu Van Hakkari, Mardin, Batman, Halfeti, Tunceli, Bahçesaray, Akdeniz, Siirt, Kağızman belediyelerine  kayyum atattıran MHP destekli AK Parti’ye bayram ziyaretine gittiği şu günlerde ülkemize doğru geldiği ama yapıldı denen ve Demir kubbeden daha iyi olduğu söylenen Çelik Kubbe ile veya 2,5 milyar dolara alındığı söylenip, depolarda paslanmaya bırakılan S-400’lerle değil, ‘Dünya 5’ten büyüktür. Bitti, tükendi,‘ denen NATO unsurları ile imha edildiği belirtilen İran’dan gelme 4. füzenin imha  edildiğini haberini alıyorduk..
Gerçi, gazeteci yetiştirdiğim için pişman olmasam da, ‘Herkes Özkan..’ dediği benim ise, ‘Özkan’ın adı çıkmış ama kirvesi olduğumdan  çıkmasın dediğim ve asıl o sazı çalıyor..’ dediğim Barış’ın pompaladığı türkücü başkanında 2 dönemdir Ardahan Bal Festivalini de yapmadığını da hatırlayıp, onu destekleyip, milletvekili yetmedi iki kez de belediye başkanlığı eden hewal pardon helwacı  DEM’in olduğu gibi onca belediyesi kayyumun elinde olan CHP’li belediyelerden birine daha, başkan yardımcısı Ardahan Damal'lı Mutlu Kerimoğlu’nun, Kent Konseyi Başkanı Ayhan Yılmaz’ın olduğu başkent Ankara Etimesgut’a da yeni bir füze pardon operasyon yapıldığı haberlerini de alıyorduk.
Ve bunca yoğunluk içinde ‘HANGİ CHP’Lİ AK PARTİ’YE, HANGİ AK PARTİLİ CHP’YE 1 NİSAN ŞAKASI YAPACAK?!.’ başlığıyla yaptığımız ve 1 Nisan’da yapılacak olan Ardahan İl Genel Meclisi Başkanlık seçimi öncesi adaylarını belirleyen CHP ile AK Parti yeni başkanın kendi patilerinde olması için büyük bir çaba içinde oldukları görülürken, kentte en çok konuşulan 6 Meclis üyesi olan ve AK Parti Çıldır İl Genel Meclis Üyesi Ahmet Rıfat Vural’ı aday eden AK Parti’n in 7 Meclis Üyesi olan CHP’den bir oy alıp, alamayacağı tartışılıyor.’ dediğimiz haberi yapıp yeniden dışarıya bakıyorduk ki 10 yıl önce ele aldığım bir yazım dikkatimi çekiyordu..
Çünkü, 10 yıl önce bu köşede ele aldığım ve  ‘ABD’nin samimiyetsizliği..’ başlıklı yazımı bir kez daha okurken, İran’ın direndiğini belirtip, sanallarda klavyelere vurarak yere döktükleri Colalarla kurtarmaya çalıştıkları Gazze gibi İran’ın yenilmeyeceğini iler süren safların daha dün yenilen Irak’ı, Suriye’yi ve bugün Suriye gibi adım adım işgal  eden Lübnan’ı görmediklerini de anlatır gibiydi..
Ve ben 10 yıl önce yazdığıma dokunmadan, siz okurken İran diye okumanızı ve bir iki aya bitecek denen ama benim 6 bilemediniz 10 yıl sonra da olsa Irak, Suriye, Gazze, Sarı Bölge Kobani, Venezuela, ve niceleri gibi düşecek dediğim sanki İran’ı ve Erdoğan’ı çok seviyorum diyen Trump’u anlatan, İsrail bahanesi ile bölgeye çöken, dostum Rusya’yı Ukrayna bataklığına saplayan, Çin’in enerji kanallarını kesen Amerika’nın ne kadar samimi (!) olduğunu bir kez daha görün..
Ah o yazı, aha dün Suriye, bugün şuan ki İran’ı, bölgeyi, ülkeyi anlatan o yazı..

ABD’nin samimiyetsizliği..
Suriye’de yıllardır yaşanan iç çatışmaların sebebinin kimler olduğunu, İŞID denen örgüte kimlerin destek verdiğini sorgulamayan Avrupa Birliği bölgede yaşanan göçün kendisine doğru geleceğinden korkarak, insan haklarını hiçe sayan, basın özgürlüğünü yok sayan, ağzını açanın kendisini kodeste bulduğu bir anlayışa teslim olmuş gibi..
Çünkü korkusu, ‘Siz benim içeri de yaptıklarıma bir şey derseniz, bende Suriyeli göçmeni üzerinize salarım’ tehdidi ve şantajı ile karşı karşıya olan AB insanlığı insanlık dramına satmış gibi, hem de 3 yok yok 6 Milyon Euro’ya..
AB’nin bu teslimiyeti ve de çıkarcı insan hakları savunuculuğuna tükürdükten sonra ABD’nin bugün orada olan Başkan’dan ne istediğine bir bakalım ..
Çünkü son günlerde kuyruğu İsrail’le birlikte bir şeyler çeviren gizli ve asıl yönlendiricisi İsrail değil, para borsasının döndüğü İngiltere’nin olduğu ABD’nin bir kaç aydır Başkan’a karşı kırın, mırın ettiğini görüyor, gözlemliyor, Zarraf’ın paketlendiğini görüyoruz..
Yani sanki sahtekar ABD, Başkan’ı sıkıştırmak, yeniden bir şeyler yaptırmak istiyor..
Oda yapacak ama onun da karşılığında eski hocasını istediği de sanki gündemin hızlı rüzgarı ve de fırtınasının arasında kayıp olup, gidiveriyor..
Evet, geçtiğimiz günlerde İncirlik’te bulunan personelin ailelerini Türkiye’yi terk etmesini isteyen ve yeni şeylerin yaşanacağın ı ima eden ABD’nin tümüyle İncirlik’te ve ülkemizde çekilmesi gerektiğini haykıran Kızıldere kahramanları gibi ben de burada diyorum ki sahte dost, silah tüccarı, ABD’ye güvenmenin de bir bedeli var..
Çünkü dostluğun da çıkar olan samimiyetsiz ABD günü geldiğinde terk ederse, işler de hayallerde, ters, düz olur iyi biline..
Gazeteci Fakir Yılmaz’ın 30 Mart 2016 Tarihli yazısı..

Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Yazar Fakir Yılmaz, bu metinde Ardahan’ın yerel siyasetinden Ortadoğu’daki küresel çatışmalara kadar uzanan geniş bir yelpazeyi ele almaktadır. Bölgedeki belediye başkanlıkları, kayyum atamaları ve siyasi ittifaklar üzerinden Türkiye’nin iç dinamiklerini sorgulayan yazar, aynı zamanda İran, Suriye ve Gazze ekseninde yaşanan uluslararası gerilimlere dikkat çekmektedir. Metnin ana odağını, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin bölge politikalarındaki ikiyüzlülüğü ile emperyalist güçlerin stratejik hamlelerine yönelik sert eleştiriler oluşturmaktadır. Yazar, on yıl önce kaleme aldığı görüşlerinin bugünkü jeopolitik krizlerle nasıl örtüştüğünü vurgulayarak geçmişten günümüze değişmeyen siyasi samimiyetsizlikleri gözler önüne sermektedir. Kendi deneyimlerini ve güncel haberleri birleştiren bu anlatı, hem yerel kalkınma çabalarını hem de büyük devletlerin Orta Doğu üzerindeki emellerini bütüncül bir bakış açısıyla yansıtmaktadır.

 Bankamatikçi Özel Kalem Müdürlü Memleket.. 


Bir memleket düşünün, bugün çoğu hayatta olmayan birilerince 34 yıl önce başlatılan bir kampanya ile 'İl olsun' diye kendini yırtarak, gecesini gündüzüne katsın 'Bu memleket yeniden İl, yani Vilayet olsun' derken o ana kadar ortalıkta görünmeyenle, yırtık, solmuş, kulpları olmayan kara çantalarının içine para değil, pijamalarını koyup gelsin, otellerde, akrabalarda kalsın milletvekili, belediye başkanı, vali, rektör, prof., doçent, müdür, amir, işçi olsun gitsin..
Yetmedi kaymakam olsun, çaycılıktan müdürlüğe terfi etsin.. Yada, 'amirlik rütbesine müdürlük hatta daire başkanlığı' diyerek yeni yıldız taksın ve iki ay içinde gitsin..
Evet.. Bir memleket düşününün o memleketin yeniden vilayet olması için çabalayanlar o memleket İl olduktan sonra hâlâ 'bu memleket gelişsin, büyüsün..' diye mücadele etsin, kendisini yırtsın, birileri de değişmez karayolları şefi gibi 35 yıl şef olsun, geriye kalan kadrolarını da aynı sülalenin bir değil 2 hiç değil, İl Spor'u havuzunda ki gibi 3 çocukları, karıları, akrabaları doldurup, iş bulsun, işçilikten sonra daire amiri, il idarecisi olsun..
Ve bir memleket düşünün kültür, turizme 30 yıldır asaleten bir İl Müdürü atanmazken Valinin Özel Kalem Müdür kadrosunu alan memur 15 yıl boyunca Ardahan'a gelmesin, Ankara'da oturup, bankamatikten maaşını alsın ve yine Ardahan'a gelmeden emekli olup, bir kaç gün yada ay hariç hiç gelmediği Ardahan'ı geride bırakıp, çekip gitsin..
Ve bir memleket düşünün 'Ardahan çocuğuyum.' diye bastırsın, gelsin iş kadro, makam, mevki aldıktan sonra çekip, gitsin.. Ve Kocaeli hastanesi yatağında poz verip, yalandan 'Ben kanser oldum' deyip, 'Ardahan çocuğu' diye aldığı kadronun keyfini başka memlekette yaşasın..
Ve bir memleket düşünün sanal da memleket sevdası deyip, sahiden mirasçı olup, gelip, sahiplenmediği memlekette ata, dededen kalma mala konsun, müteahhitte versin uzaktan iyi para eden bir değil, Ardahan İl Özel İdarenin üst düzey çalışanlarının, Özle İdareye iş yapanlardan aldıkları 2, 3 daire sahibi gibi mal, mülk, kat sahibi olsun..
Evet..
Halkla diyaloğu gayet iyi olan ve en önemlisi halk ile devletin temsilcisi olan vali arasında köprü görevini yapan İbrahim Güllüdağ'ın ve öncekilerin ek bir ücret almadan baktığı Ardahan Özel Kalem Müdürlüğünün kadrolu bir müdürlük olduğu ve bu kadroda 15 yıl boyunca görünüp, Ardahan'a hiç gelmeyen bir bankamatikçi Valilik Özel Kalem Müdürü olduğunu ve Çıldır Ağcakale'den sonra TİGEM'de hazine pardon Kale arayan kültür, turizm müdürlüğü gibi vekilin vekiliyle onca yıl idare edildiğini biliyor musunuz?
Bilmem ama aynı aileden bir değil, 3 yetmedi 4 ferdin iş bulduğu ama 'TUİK tarafından işsizlerin en az gösterildiği bir İl yani Vilayet var mı?' diye sorulursa çantacı vekil, başkanlarca idare edilen sınırın dibinde, gözde ırak Ardahan diyebilirsiniz..
Çünkü, vekilin vekili ile idare edilen valilerin, özel kalem müdürlerinin, müdürünün 15 yıl boyunca Ardahan'a gelmeden, ek işi, ek makamı olduğu Ankara'da oturan ve orada emekli olduğu bankamatikçi Valilik Özel Kalem Müdürü olduğunu yerine emanet bakanların ise; 'Bana Özel Kalem Müdürü' desinler' diye bunu bilmelerine karşın dillendirmediği başka bir memleket var mı acaba?!
Bilmemem ama bir değil, 3 değil, 11 maaş alanların bol olduğu söylenen, yetmedi çivisi çıkmış denen bu ülkeyi oluşturan diğer memleketlerde de kesin Ardahan'da ki gibi bankamatikçi müdür, amir, işçi, memur vardır..
Ve ben dahil memlekette gazeteci geçinenlerin bundan, bu yaşanan rezilliklerden 'söylenmediğinden, tiyo verilmediğinden' haberdar olmadığı, haberi olanında, 'Boş ver bana ne, nasılsa gazeteci olmazsam da beni gazeteci bilirler ya' diyerek olanları  haber diye algılamayıp, haber yapamadığı ve bu kentte yaşananlardan günahı olanların başında gelen ajanslar pardon ajan muhbirlerin bol olduğu başka memleket var mı?
Ha bu arada Ardahan'da evi olmayan türkücü başkanlı Ardahan Belediyesinde kaç bankamatikçe işçi, memur var ve acaba kaçı rütbe alıp, bankamatikten hak etmedikleri maaşlarını çektikleri gibi gizlice çekip gittiler..
Onu da, 'Güller açmazsa da çukurlar açılır Ardahan yollarından' türküsünde dinleyelim mi?..
Haydi o zaman şu an boş olan ve dünkü işçi, bugünkü idareci Gülay'ın, İbrahim Güllüdağ'ın hiç bir ek ücret almadan 15 yıl emaneten baktığı ve valilere dahil, kimseye söylemediği Ardahan Valiliği Özel Kalem Müdürlüğü kadrosu bankamatikçi müdür emekli olduğundan boşalmış..
Şimdi sıra yeni bir bankamatikçi müdür bulmaya..
Nasılsa memleket, 'memleket, memleket' diye kendini yırtanlar için değil, birileri vali, vekil, başkan, rektör, prof, doçent, önce çaycı sonrada müdür, makam, mevki için İl olmuş.. Yani, her yıl bin yetmedi bin 500 kişinin göç etmeye devam ettiği yeniden kasaba olmaya aday 34 yıl içinde birerine makam, mevki, bulmaktan öteye bir şeye yaramaVilayet Ardahan..

Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Ardahan’ın il oluşundan bu yana geçen süreçte yaşanan yönetimsel aksaklıkları, liyakatsiz atamaları ve yerel düzeydeki yolsuzluk iddialarını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazar, kentin gelişimine katkı sağlamak yerine makam ve mevki peşinde koşanların, çalışmadan maaş alan "bankamatikçi" memurların ve akraba kayırmacılığının şehre verdiği zararları vurgulamaktadır. Özellikle 15 yıl boyunca şehre hiç uğramadan Özel Kalem Müdürü kadrosu üzerinden maaş alan kişilerin varlığı, sistemdeki denetimsizliğin çarpıcı bir örneği olarak sunulmaktadır. Kaynak, kentin sosyo-ekonomik kaybını ve gazetecilerin sessizliği ile birleşen bu suistimallerin Ardahan'ın geleceğini nasıl kararttığını anlatmaktadır. Sonuç olarak yazı, yerel idaredeki etik çöküşü ve kamu kaynaklarının şahsi çıkarlar doğrultusunda tüketilmesini sert bir biçimde sorgular.


AYNA YOKSA GÖLGENE YETMEZ İSE LÜBNAN’A BAK..


Mescid-i Aksa'nın İslam'ın onuru ve ilk kıblesi olduğunu vurgulayarak, bölgedeki Siyonist işgal girişimlerine ve Müslümanların sessizliğine karşı duruş sergileyen ve bir isim olarak tarih yazan Alparslan'ın adını alan 7. torunu olan bir gazeteci olarak İngilizlerin Arapları Osmanlı'ya karşı fış fışlaması sonrası bölgede yaşanan boşluğu fırsat bilip, 1948 yılında bağımsızlığını ilan eden, 1970'de müttefik olduğu Amerika'yı arkasına alan ve başta Filistinlilerin olmak üzere bölge halklarının topraklarını adım adım işgal etmeye devam edip, birilerinin yerlere döktüğü colalar ile kurtarmaya çalıştığımız Gazze'yi de ilhak eden İsrail 'şu an nerede, ne yapıyor?' diye sorsam çoğunuz, 'İran'ı bombalıyor..' der ya da öyle sanır.. 

Ve Mervani Kürtlerinin desteği ile Anadolu'nun kapısını açan 2. Sultan Alpaslan'ın adını, 7. Torunuma verdiği adıyla şimdi de Kürt olan dedesinin ellerinde güvende iken siz, Müslümanların ilk kıblesi, yeryüzündeki ikinci mescit ve üçüncü kutsal mekanı olan Mescid-i Aksa'yı bile ibadete kapatan İsrail'in nerede, ne yaptığına bakıp, sorduğum soruya cevap bulmaya çalışırken ben kaç gündür adeta takıntı yaptığım diğer bir konuya,aklım İran'da iken Lübnan'da yaşananlara yani Ayna ve Gölgeyi anlatmaya çalışacağım asıl konuya bir bakayım..

Evet, insanın kendi gölgesiyle kurduğu içsel diyaloğu ve yabancılaşmayı "gurbet elin kanepesi" imgesiyle aktaran, yoğun bir "divanelik" ve hüzün atmosferi barındıran o çok şeyi anlatan satırların altına imza atan Cemal Süreya'nın, 'Gölge Oyunu' aynı şiirinin satırları aralarında kendi adımın iki kez geçtiğini görüp, bugünkü düşüncelerimi, 'Ayna yoksa Gölgene bak, yetmez ise Lübnan'a bak' başlıklı yazıma dökmeden önce çok şeyi anlatan usta şaire ve şiirine saygı diyerek önce şiirini tümünü yayınlamak gerekir dedim.

Çünkü, 'Ayna yoksa Gölgene bak yetmez ise Lübnan'a bak' başlıklı bugünkü yazımda anlatmak istediğimi aşağıdaki kısa ama çok anlamlı olan 'Gölge Oyunu' isimi Cemal Süreya'nı şiiri anlatıyor gibiydi.. Bu nedenle önce şiire yer verelim.. Ve, çok şeyi anlatan o şiir..

Gölge Oyunu

Gölgeme bak gölgeme

Amma aşık, amma divane

Oturmuş kanepesinde gurbet elin

Kendini seyreder gözlerimde

Amma aşık, amma divane.

Gölgene bak senin gölgene

Amma fakir, amma biçare

Ceplerini elleriyle doldurmuş

Aynı kanepesinde gurbet elin

Amma fakir, amma biçare.

Ya öbür adamın gölgesi, öbür

Amma hinoğlu hin, amma hergele

Ayıp fiiller kuruyor belli

Kulakları toprağın üstünde kocaman

Amma hinoğlu hin, amma hergele.

Gölgelere bak gölgelere

Amma işsiz güçsüz, amma avare

Şarkılara inanıyorlar bütün gün

Hepsi de aynı şarkının insanları

Amma işsiz güçsüz, amma avare...

Evet, "Gölgeme bak gölgeme" ifadesiyle, insanın kendi gerçekliğinden kopup, dışarıdan bir gözlemci gibi kendi suretini incelemesini konu eden ve bireyin kendiyle yüzleşmesini anlatmaya çalışan, 'Gölge Oyunu' yabancılaşma ve kişinin kendi benliğine, bedenine veya yaşadığı dünyaya yabancılaşmasını da (kendine gurbet olma durumu) simgeler diyen yapay zekanın teslim almaya başladığı dünya da gölgesine bakmadan kendilerini 7. torunuma adını veren Alparslan sananların Mervani Kürtlerinin torunlarının Ortadoğu'da ki rolünü de görmezden gelirler..

Şiirdeki "Amma aşık, amma divane" sözü, bu içsel yolculukta bireyin yoğun duygular (tutku, çaresizlik, yalnızlık) yaşadığını vurgularken, yaşamın bir rüya perdesi gibi geçici olduğunu, gerçeklik ile hayal arasındaki ince çizgiyi sorgulatır. Yani bireyin modern dünyada veya kendi içsel karmaşasında yaşadığı "görünme, görünmeme", "var olma, yok olma" ikilemini ve yalnızlığını anlatırken tüm yok edilmelere karşın var olma mücadelesi verenlerin rüya ile gerçeklik arasındaki sorgulamayı da yapma cesaretini bile ortaya koyamaz, kabul etmezler..

Bunları, 'Ayna yoksa Gölgene bak yetmez ise Lübnan'a bak' başlığını koyan ben değil, 7. torunuma Alparslan'ın adını koyan 4 oğlum dediğim damadım Alperen değil, Cemal Süreya'nın 'Gölge Oyunu' başlıklı şiirinin anlatmaya çalıştıkları olurken, benim asıl anlatmak istediğimin başka bir şey olmadığı gibi son olarak gazeteci meslektaşım, İsmail Arı'nın düştüğü ve tutuklandığı o karakollar da olup, olmadığından emin olmadığım ama Sibel Can, İbrahim Tatlıses, Müslüm Gürses, Mustafa Keser gibi ünlü ses sanatçılarımız tarafından seslendirdiği, 'Karakolda Ayna Var''  türküsünü sıkça dillendiren halkımızın kendi kırık aynalarına olduğu gibi üstündeki ekonomik, emperyalistlerin oluşturduğu gölgesine bakmadığı gibi Lübnan'a da bakamıyor, Ortadoğu'da oynanan gölge oyununu da anlamıyor..

Bunun en bariz örneği telefonumun durumunda, 'Al dedesi 7. Ceviz içi..'  satırları ile bir kez daha torun sahibi olduğumun sevincini anlatan fotoğrafımı görüp, 'Kimin çocuğu oldu?' diye bana soran Seher ablamın Reis dedikleri AK Parti Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yorgun, düşünceli ve camili meydanda duran otobüsün üzerinde halka dönmüş haliyle otobüsün üzerine oturmuş olan fotoğrafını sayfasının ana fotosu yaptığı kendi sanal sayfasındaki, 'Havada iken Radara, yerdeyken CHP'ye görünmüyor' paylaşımdaki uçağın motorunun yanı sıra yapay zeka ile yönlendiren bilgisayar cipinin nerede, hangi gölgede olduğunu bile sorgulamamasıdır..

Ve aynı ablanın her gün gelen zamlara eriyen parasını altına çevirip, kalanı kurtarmak için kuyumculara koşan vatandaşın kuyumcuların önünde oluşturduğu kuyruğu eski bir fotoğraf ile süsleyip, bu ülkenin 70 yıldır sağ ve muhafazakar, milliyetçi, ulusalcı iktidarlarca yönetildiğini bilmeden, 'CHP dönemi tüp kuyruğu' deyip, aynı paylaşımın altına eklediği, 'Cumhurunreisi Erdoğan'ın dönemi kuyumcu kuyruğu..' fotoğrafına bakmak ve Seher ablaları yayınları ile etkilemeyi başaran havuz medyanın aynı kareye 'Pide değil, altın kuyruğu! Fiyatı gören koştu: Kar ederiz amacıyla girdik..' manşetiyle oynanan gölge oyununu veya Cemal Süreya'nın 'Gölge Oyunu' şiirini anlamak yeter, artar bile..

Çünkü, Aya yol gibi 'yaptık' dediğimiz uçağa motor vermeyen aynı emperyalistlerin, 'Kimyasal silahı var' dediği  Saddam'a verdikleri teknoloji ile Kürtlere elma kokusu koklatıp, Halepçe katliamı yapan Irak sonrası açtıkları Arap Baharında yanıp, yakılan Suriye sonrası şimdide, 'Sabır edin kıyamete yakın bir zamanda Mehdi ile birlikte Adalete gelecek..' diyerek 60 yıldan fazadır hak, hukuk, adalet ve refah isteyen halkını baskı altında tutan Molla yönetiminde ki Şii İran'a dönen gözlerin görmediği aslı yer Lübnan ve Suriye gibi orayı da adım adım işgal eden, sınırımıza komşu olmaya hazırlanan ve 'Vaat edilen topraklar' diye diye dünyayı kana bulayan Siyonizm İsrail'in, Amerika gölgesinde bölge yetmedi, tüm dünyayı kana buladığını anlamayız..

Peki, biz ne yapıyoruz?

Bilmem, helwacı dediğim ve bahar bayramını 'Newroz' olarak kutlamak için bakkaldan alacağı meyve kasaları ve evlerinde getirecekleri bir tezek, iki odunu yakacağına genel merkezden para isteyen ve Newroz'a değil, MHP'li iktidara gölge ortakları olduklarını artık gizlemeye gerek görmeyip, AK Parti'ye bayram kutlamasına giden Ardahanlı DEM'lilerden aldığı oylarla bir dönem milletvekili, iki dönemdir belediye başkan olan çift maaşlı hizmet beklenen koltuğunda değil, keyiuçakta inmeyen türkücünün 'Kereste rüşveti' dosyasına, haberine bakıp, bakmadığı merak edilen ve yolları gül değil, çamur açan ve hakkında onca olumsuz iddianın olduğu türkücüye 'hayırlı olsun' giden valiliğin yaktığı Newroz değil, Nevruz ateşinin üzerinde kimlerin atladığına bakmak yeter artar bile..

Veya 'Ayna yoksa Gölgene bak yetmez ise Lübnan'a bak' der, dururum..


Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Bu yazı, İsrail’in yayılmacı politikaları ve Ortadoğu’da yaşanan insani dramlar üzerinden toplumsal bir farkındalık çağrısı yapmaktadır. Yazar, Mescid-i Aksa ve Gazze gibi kutsal değerlerin işgaline sessiz kalınmasını eleştirirken, bölgedeki siyasi boşluğun tarihsel kökenlerine değinmektedir. Cemal Süreya’nın "Gölge Oyunu" şiiriyle metaforik bir bağ kurularak, bireylerin kendi gerçekliklerine ve çevrelerinde dönen oyunlara karşı yabancılaşması işlenmektedir. Güncel ekonomik sıkıntılar ve medya manipülasyonları üzerinden halkın nasıl yanıltıldığına dikkat çekilmektedir. Metin, Türkiye’nin iç siyasi kutuplaşmalarını ve emperyalist güçlerin bölge üzerindeki stratejik hamlelerini sorgulamaktadır. Sonuç olarak, aynadaki aksimize bakıp gerçeklerle yüzleşmek yerine, Lübnan ve Suriye gibi komşu coğrafyalardaki tehlikeleri görmezden gelişimiz vurgulanmaktadır.


Peker’den sonra Özel’in kıskanılan gazeteciliği.. 


Yazıma başlarken haber ajansları, ‘Katar’da askeri helikopter düştü: 3’ü Türk 7 kişi hayatını kaybetti.. Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, ‘Kazada helikopterde bulunan dört Katar Silahlı Kuvvetler personeli, bir Türk Silahlı Kuvvetleri personelimiz ile ASELSAN personeli iki teknisyenimiz şehit olmuştur’ diye kendi özel haberlerini değil,  ‘yapılan resmi açıklama’ diyerek  ‘son dakika’ logolu kara haberini veriyordu.

Yani Askeri helikopter ile Muğla’ya iftara oradan da ‘Aya yol yaptık..’ dedikleri ülkenin kuzeyini Karadeniz’e bağlayan Sahara tünelini açamadıkları Ardahan’a gelen burada da kendi bünyesinde bulunan hastanenin Ambulans Helikopter sahasına inemediğinde yaşanabilecek bir savaşa hazır olup olmadığı tartışılan ama Süleyman Soylu’nun “Hatay’dan İsrail toplam 5 saattir… 300-400 bin şehit veririz belki ama İsrail diye bir memleket Allah’ın izniyle kalmaz” ifadeleriyle çok güçlü ve hazır olduğunu ima ettiği askeri birliklerden biri olan Tugay’ın helikopter alanına inemeyip, top sahasına indiğini değil, vatandaşın açlıktan değil, sağlıktan zayıfladığını yazan, anlatan basın Soylu’nun, ‘300-400 bin’ dediği şehitler arasında, ‘kendi bir yakını, çocuğu da olacak mı?’ demeden helikopterin neden düştüğünü kendisi değil, resmi’ kanallarda gelen haberle ‘son dakika’ diye haber yapıyordu.

Ve bende kendi yazıma, yazacaklarıma dönüp,  Kılıçdaroğlu’nun milletvekili iken art arda sunduğu yolsuzluk, usulsüzlük belgelerini kamuoyuna sunarak geldiği CHP Genel Başkanlığını bırakmak zorunda kaldıktan sonra yerine gelen eski grup başkan vekili yeni CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in eski savcı yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 452 milyon TL eden 11 tane evi olduğu konusunda ileri sürdüğü iddiaları ardından tartışılan meslektaşlarıma dönüyordum..

Ve sol yakasında, muhalif denen o ‘Çok ünlü’ gazetecilerin tartışıldığı şu günlerde, AA, A Haber, TGRT, DHA veya Hakkari’nin, İzmir’in, Hatay’ın, Samsun’un Zonguldak’ın, Çanakkale’nin, Çorum’un değil, ya da Ardahan eski Valisi Hayrettin Çiçek’in 2. valiliğini yapmak için gittiği Karaman’da Arapça değil, Osmanlıca okunduğu söylenen, savunulan İstiklal Marşıyla birlikte şu ‘bizim’ denen bir diğer içi boş konu daha ateşli bir şekilde tartışılıyordu..

Şimdi dönüp, 86 milyonluk ülkede ancak 100 bin gazetenin neden satıldığını sorgulamayan ve her gün gazete bayisine gidip, günlük bir gazete almayı düşünmeden biz gazetecileri ‘satılık basın’ diyen ve eleştiren, xtwitrda değil, tik tokta, facede verilen cenaze ve yemek haberleri ile takip eden siz çok gazete okuyan (!) okurlara bir soru sorayım..

İstiklal Marşını Arapça değil, Osmanlıca okunduğunu belirtip, CHP’nin bunu  anlamadığını ve boşuna kızılca kıyamet kopardığını belirtip, havuz medyadan aşağı kalmama ve iktidara yaranma adına CHP’ye yüklenen Eskişehir haber sitesi gibi kendi kapısının önündeki haberi söylemeyip, Afrika’nın, Kanada’nın, Japonya’nın haberini yapan gazeteciler değil, sizin solcu Atatürkçü, ulusalcı, benim ise sahte solcular dediğim sözde ‘muhalif’ denen gazetecilerin Adalet Bakanı Akın Gürlek’le ilgili iddialara bakışının tartışıldığından haberiniz var mı?

Evet, ilk denecek bir fotoğraf ile görüp, fotoğraflayıp, bu köşemde ve gazetelerimde ‘Cumhuriyet Gazetesi polis bariyerleri ile korunuyor’ başlığı ile bugün yaşananları, yaşanacakları yıllar önce anlatmaya çalıştığımı da hatırlayıp, yeni Bakan Akın Gürlek’in 452 milyon TL eden 11 tane evi olduğu konusunda ileri sürdüğü iddiaların tartışıldığı bir sırada gazeteci Cumhuriyet Gazetesinde de yazıları yayınlanan Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Nevşin Mengü’nün Özgür Özel’in kıskandıkları alenen göründüğünden haberdarımsınız?

Ve Gazeteci mi, trol mü yoksa içeriden çıkmasının karşılığında taraf değiştiren mi diye şaşılıp, sorgulanan Nedim Şener’in “Devletin içerisinde, Akın Gürlek gibi bir Adalet Bakanı’nın tapu kayıtlarına ulaşabilen bir çete yapılanması var. Bu bilgilere nasıl ulaşıldı, kim ulaştı ve bunu CHP’ye kim ulaştırdı?” diye aslında gazetecilik olan ve gazetecilerin bulup, haber yapması beklenen bu olayı iki yönüyle, tarafsızca araştıran bir  gazeteci değil, savcı edasıyla sorduğuna sizde şok oluyor musunuz?

Ve yerlerde süründüğü söylenen Almanya’da yaşayan Bolulu bir ailenin çocuğu olan Almanya doğumlu Nedim Şenel’lerin, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e, ‘Gazeteci sen misin biz miyiz, yapıyor gibi diye yutturduğumuz gazeteciliği niye bizim yapmamız gereken işi, gazeteciliği işi sen niye yapıyorsun?’ diyecek olan pardon absürt açıklamalarının tartışıldığına sizde benim kadar üzülüyor musunuz?!.


Peki, Özgür Özel’in, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 452 milyon TL eden 11 tane evi olduğu konusunda ileri sürdüğü iddiaların tartışıldığı şu günlerde adı geçen gazetecilerin bu tartışmaya bakışlarının tartışıldığı şu günlerde ve Kamu kurumlardaki yolsuzluklar ve usulsüzlükler başta olmak üzere ülkedeki çarpıklıklara ilişkin haberleriyle tanınan bir dönem Ardahan muhabirliği ve onca manşet haberler yaptığım BirGün Gazetesi muhabiri İsmail Arı, aile ziyareti için gittiği Tokat’ın Turhal ilçesinde göz altına alındığı ve ardından tutuklandığı da haber aldınız mı?

Çünkü bu tartışmaları ve haberlerini okuduğumuz bir sırada Adalet Bakanı hakkında öne sürülen iddialara, “Bundan halka ne, belki ailesinden kalmıştır, muhalefetin başka işi mi yok?’ diye kendini paralayan Nevşin Mengü, ‘bunu CHP’ye kim ulaştırdı? diyen Nedim Şener, ‘Adalet Bakan beyin yakınlarından aldığım bilgiye göre o kadar da değil..’ diyen Saymaz’ların bu yaşananları hiçe saydıkları ve muhalif görünümlü bu gazetecilerin yıllarıdır bunlara inanan ve kendilerinin sesi, soluğu olduğunu sanan muhalif tarafça bir hayli tartışılıyor.

Gerçi bunlardan önce Güneydoğu’da gözaltına alınan ve tutuklanan gazetecileri ‘Örgüte bilgi taşıyan ajanlar’ diyen bir bakışla haber yapan Sözcü Gazetesi ile TV’si gibi muhalif denen tv’ler yani medyanın da özelikle ben diyeyim 23, siz deyin son bir yıl içinde Aydın Doğanlı dönemde CNN Türk’ün izlettiği o penguen belgeselini olmazsa da, ‘kim kime ne etti?’ denen sabah kuşaklı programlarına mafyalı, aşiret ağalı bolca diziler arasında sıkıştırdıkları o muhteşem (!) muhalif haberleri de çok konuşulan konuların başında geldiği tartışılıp, konuşulduğu bir ülke de, ‘Kemalist, Ulusalcı yetmedi solcu..’ diye kendilerini yutturmaya çalışanların pos bıyıkları eşliğinde kolların altında taşıdıkları Cumhuriyet Gazetesi’nin de içinde olduğu 86 milyonluk ülkede yarısı at yarışı, magazin, bulmaca olan günlük alınan gazete sayısının toplam tirajının 100 bini bulmadığı da tartışılıp, konuşulmakta ya neyse..

Ve CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp’ın da aralarında olduğu siyasilerin biz gazetecileri kıskandıran onca güzel bir o kadarda manşet olması gereken ilginç, çarpıcı haberlerini pardon açıklamalarını yakından izlediğimiz bir ülkede mafya lideri denen Sedat Peker’in de bir zamanlar onca belge, bilgi, kaynak, görüntülerle bir döneme imza atan iddialarıyla gazeteciliğin nasıl yapılacağını adeta ortaya koyarlarken şimdi de Özgür Özel’in Adalet Bakanı 452 milyon TL eden 11 tane evi olduğu konusunda ileri sürdüğü iddiaları ile benim de aralarında olduğu basın ve medyanın yüzüne 7 sütun manşet çekiyordu..

Yani sizin muhalif bildiğimiz gazetecilerin kendilerinin yapamadığı gazeteciliği yapanları ya, ‘yok canım o kadar da değil’ diye küçümseyip yada Nevşi Menguları gibi ‘Bundan halka ne, belki ailesinden kalmıştır, muhalefetin başka işi mi yok?’ şeklinde yapamadıkları gazeteciliği yaptığı için Özgür Özel’i neredeyse eleştirip, Bakan bey hakkında öne sürülen iddiaları görmezden gelip temizlemeye kalktıkları tartışmaları yaşanıyor..

Hem de AK Parti Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Gazeteciler ve yazarlar, toplumun bir anlamda hafızasını teşkil eder. Gerektiğinde eleştirerek, gerektiğinde sorgulayarak, gerektiğinde ise takdir ve teşvik ederek hayati bir kamu hizmetini yerine getirir..’ diyerek bu  ülkede eskiden daha özgür basın var dediği bir zamanda..


Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Bu metin, Türkiye’deki gazetecilik mesleğinin mevcut durumunu ve medya mensuplarının toplumsal olaylara yaklaşımını sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Adalet Bakanı hakkındaki yolsuzluk iddialarını gündeme getirmesi üzerinden, muhalif olarak bilinen gazetecilerin bu görevleri yerine getirememesini sorgulamaktadır. Resmî açıklamalara bağımlı kalan ana akım medya ile tarafsızlığını yitirdiği iddia edilen ünlü gazeteciler arasındaki tezatlıklar vurgulanmaktadır. Ayrıca, halkın haber alma kaynaklarının zayıflaması ve basın etiğinin tartışmalı hale gelmesi bir mesleki kriz olarak sunulmaktadır. Sonuç olarak kaynak, gerçeklerin peşinden gitmek yerine siyasi figürlerin gölgesinde kalan mevcut medya yapısına yönelik kapsamlı bir sitem içermektedir.


Newroz'u olmazsa da Double W'yi özgürleştiren haberimiz..


Göle Gözlem Gazetemize, 'Dün bayram, bugün Newroz' manşet haberini yaparken Iğdır Doğuş Gazetesi Sahibi ve Kurucusu, Iğdırlı gazeteci meslektaşım Murat Akkuş'un 'Bin Yılların Kürt Efsanesi: NEWROZ' başlığı yazısını bana gönderdikten sonra 'Newroz ile ilgili bir yazını da bekliyorum üstadım..' dediğini, 'Kalp, kalbe karşı dedikleri bu olmalı' diyerek gülümseyerek görüyordum.

Ve Murat'ın, 'Kürt Efsanesi: NEWROZ' başlıklı yazsındaki Double W'nin benim yakamdaki hikayesini birde Murat'a ve size anlatmak için haberlerime ve günün yorumuna dönüyor, Irak ve Suriye'den sonra İran ve İsrail yetmedi bölgedeki yabancıların kendi babalarının tarlalarıymış gibi kullanıp, bomba yüklü uçaklarını, askerlerini doldurduğu ve Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil'lerin dün, '6. filo defol' dediği için bugün kapitalizmin dişleri arasında başları kan gölüne dönenlerin, 'Komünist, anarşist, bölücü' dediği üslerini kurduğu tüm ülkelere kahrolsun denen Amerikaya, 'Siyonist' denip, arka kapılarda masaya oturulduğu söylenen İsrail ile yıllardır, Neft'i halkıyla değil, küçük bir grupla su gibi içen molla füzeleri art arda düştüğünü hatırlatmak istiyordum.

Çünkü, Ardahan Çıldırlı meslektaşım, Gazeteci Olgun Kızıltepe'nin yönetiminde olduğu haberler.com adlı ulusal haber sitesinde, 'İran'ın, daha önce açıkladığı 2000 kilometrelik menzil sınırının iki katına ulaşan bir füzeyle, ABD-İngiltere'nin Hint Okyanusu'ndaki Diego Garcia askeri üssünü hedef aldığını iddiaları ardından, Orta Doğu'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları sürerken, İsrail Savunma Bakanı Israel Katz operasyonların bu hafta ciddi şekilde şiddetleneceğini açıklayan ve Haşhaşi taktikleri ile hareket eden istihbarat örgütü Mosaadlı İsrail'in Cumhurbaşkanı ve Dini Liderinin de aralarında olduğu İran'da bu kez Devrim Muhafızları Ordusu sözcüsü Ali Muhammed Naini’nin öldüğünü de haber alıyordum.

Kısacası, her an dev bir 3. savaşla baş başa olduğu ileri sürülen tüm dünyanın ne kadar garantili olduğu bilinmeyen, insanların 'neyime' dediği bayram dolayısıyla kendilerini evlere, içeriye kapattığı, valinin, o 'Kereste rüşveti, parfüm ve çit davaları' ile tartışılan, lojmanları depreme dayanıklı olmadığından Anjiyo binasını yapamayan ama İl Özel İdare üst düzey çalışanlarını yeni daire ve ev sahibi yapan müteahhite yeni lojman inşaatını veren İl Özel İdarenin pikabıyla bindirdiği meclis üyeleri ile basın mensuplarıyla değil, sanalla memleketim Ardahan'ın dünyaya tanıtılmaya çalışıldığı bir günde kimine göre baharın gelişinin ilk günü, kimine göre özgürlük ateşi, kimilerine göre ise siyasi ve ticari komplo teorileriyle bunun bir kimyasal savaşa  giden yol olduğunu belirttiği ve birileri Kawalalı Newroz, diğerleri ise o unutulan operasyonlara adlarını verildiği Balyoz, Çekiçle Nevruz dediği 21 Mart bugün..

Unutulan Balyoz derken hatırlatalım.. Balyoz Operasyonu (veya Balyoz Darbe Planı), 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 1. Ordu Komutanlığı'nda hazırlandığı iddia edilen, hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmeyi hedeflediği öne sürülen askerî darbe planı soruşturması ve davası denen onca davalara arasında bir dava mı, yoksa Kılıçdaroğlu'nun mevcut iktidarın devamı için 'kontrollü' dediği gibi 15 Temmuz darbe girişimi denen bir davamı bilmem ama ben bu yaşananların, başta ekonomi olmak üzere 'Hak, hukuk, adalet, demokrasi insan hakları özgürlük mü?' bırak şimdi bunları zamanı mı?' denen bir psikolojik savaş olarak değerlendirdiğim ve düşünüp, başkaldıranları, 'güç bende' diyenler karşında diz üstü çökertme savaşı olarak algıladığım şu günlerde ilginç, bir o kadar da düşündürücü olaylarda yaşanmıyor değil..

Bunun en ilginçi eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu araştırıp, yıllardır çözüm bekleyen sorunları bulacağına kimin evinde hangi marka televizyon, bilgisayar, internet olduğunu düşünen ve yeni satışlar yapılmasını teşvik eden açıklamalarıyla araştıran bir Milli Eğitim Bakanlığının görevi olan alanda vermediği eğitimi nasıl evlerde internet, televizyon ve bilgisayarda vermeye çalışması, Sağlık Bakanlığının, açlıktan doğal zayıflamak zorunda kalan insanlarla dalga geçercesine 'İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa” demesidir..

Çünkü işin aslının silah, teknolojik ve tıbbi malzemeler satmak olduğu gün geçtikçe daha da net görünen bir süreçte dün 'Vatan, Millet, Sakarya edebiyatları ile saldıkları onca korku alıp 'Daha özgür, barış ve kardeşliğin olduğu bir dünya' diyenleri 'terörist, hain' diyerek engelleyenler bugün Double W'yi bile özgür gösterip, Newroz korkusu yaratma formülleri ile insanları korkutup, evlere kapattığını da görmekteyiz.

21 Mart Newroz'u olduğu gibi onca olay ve gelişmeyi öteleyen ve sanki her olayın, günün, tarihin bir merkezde idare edildiği ve günü geldiğinde piyasaya sürüldüğünü de ortaya koyan bu duruma bakınca dün yani 8 yıl önce 21 Mart 2010'de yani ele aldığım yazımın hala geçerli ve içinde onca 'Niye?' ye hala bir cevap bulunmadığını görmekteydim..

Ve sanki dün pandemi bugün füze virüsü furyaları ile insanların psikolojisini medya aracılığıyla çökertme savaşı ardından her an bir seçim olacakmış gibi emekli maaşlarını arttırılmadığını erken yatırıldığını açıklayan bir anlayışın hacı-hocaları getirip, öğrenci yurtlarına yerleştirdiği, cezaevlerindeki insanları, Suriye, Irak, Libya'dan sonra İran'ı düşünmemesi için kızılca kıyamet koparanların da Newroz'u, Nevruz'u ve göz yaşı döktüren, yürek yakan savaş, çatışma gibi diğer bir çok olayı 'şimdilik' adeta beklenmeye alındığını da görmekte, düşünmekteyim..

Evet, 19 Mart 2006 yılında yayın grubumuzun amiral gazetesi olan Kuzey Doğu Anadolu Gazetesinde manşet olarak verip, o manşette, Nevruz diyeceğimize Newroz dediğimiz için savcılık emri ile polis tarafından toplatılan ve dava açılan gazetemizin mahkemelik olup, toplatıldığı haberi yine benim imzamla ulusalda manşet olmuştu. Ve bizim 36 yıldır, 'Daha özgür bir ülke, dillere, 'bilinmeyen' demeyen bir anlayış, halklara, milletlere, insanlara daha çok hak, hukuk, adalet' diyerek o günden bugüne mücadelesini verdiğimiz haberlerimiz ardından silahla, dayatma ile, yasaklama ile, zorla değil, özgür bir gazetecilik ve hukuk mücadelesi ile top, tüfek, fantom uçak, füze ile değil insanı bir fikirle, korkmadan çekinmeden yazan bir kalem ile Double W'yi özgürleştirmiştik..

Ve altına bir daha kalın kalemle imza attığımız ve dağda değil, ovada, bir matbaada, yerelde, sınır kentinde ki haklı hukuk mücadelemiz üzerine bizim, ülke genelinde özgürleştirdiği Double W harfinin bir dönem başımıza ne işler açtığı o yıllar önceki yazımda, haberimde belirttiğim gibi 'bir merkezde yönetilen, yönlendirilen biz insanların neden birbirini yediğini anlaması gerekir?' diyerek dünkü yazımı bugünkü Newroz'a hediye ederek sağlıklı bir bahar ve savaşsız bir ülke dileyerek bir bayram günü ele aldığım bu üst yazıma son veriyorum, psikolojik savaşa dirençli olan vücudunuzun sağlıklı olması umuduyla hepinizin, Newrozunuz, Nevruzunuz ve kandiliniz kutlu olsun derken..

Haydi Nevroz’a, Kol Kola Halay’a!

Sabah işe gelmek için çıktığım binada yan yana kalıyor, aynı binaya girerken selamlaşıyor, çıkarken gülümsüyoruz..

Bizden çok eşlerimiz daha yakın, daha samimi, çocuklarımız birlikte parkta oynuyorlar..

Aynı çatı altında, aynı binada huzur içinde yaşar, hepimiz bir birimizin güvencesi olarak gece rahat uyur, sabah huzur içinde çıkarız evlerimizde..

Ben artık benim gibi yorulan GAZETECİ'yi çalıştırırken, onlar selam verip, işlerine giderler..

Bugünde aynı oldu ama bir fark ile..

Ben Newroz için kameramı, fotoğraf makinemi hazırlamış, onlar çelik yeleklerini, coplarını..

Yine aynı gülümseme, yine selamlaşma..

Sanki iki tarafta meydan muharebesine gidiyor gibi hazırlıklı, birazda şüpheli..

Ben gazeteci, onlar polis..

Her iki tarafta aynı binada, aynı evlerde kalmış, aynı suyu içmiş, aynı nefesi koklamış olsa da..

Bahar bayramı Newroz'a gidiyoruz, gülüp, halay çekeceğimizi düşündüğümüz ama günlerdir yaşanan gerginlikler dolayısıyla neler olacağını, karşı karşıya gelip gelmeyeceğimizi kara kara düşünürken..

Evet her yıl tekrarlanan, halaylarla değil, ölümlerle, yaralamalarla sona eren bir Newroz'a daha giderken bu yaşadıklarım gerçek..

Aynı çatı altında oturur, aynı suyu birlikte içeriz ama gerek gazetecilikte, gerek dünya düşüncesinde hep karşı karşıya gelir, çatışır, birimiz hak ararken, birimiz cop atarız..

Çünkü biz birbirimize düşmanca bakanlar, aynı ülkede olduğu gibi aynı binada oturmayı bilir, birlikte yaşamayı seçer, eşlerimizin, çocuklarımızın kaynaşmasına müsaade ederiz..


Birimiz penceremize bayrak asarken, diğerimizin siyasi görüşüne de saygı gösteririz..

Ama her nedense alanlarda, çarşıda, resmi işlerde hep karşı karşıya gelir, o binadaki barışı unutur, kardeş olmayı değil, düşman olmayı seçeriz..

Düşünsenize benim gibi aynı binada olmasanız da, yan komşunuz, aynı dolmuşa bindiğiniz, aynı cafe de çay içtiğiniz, aynı lokantanın tabağında yemek yediğinizin biri polis, biri siz değil misiniz?!.

Polis olmazsa da savcı, hakim, asker, jandarma, istihbaratçı,ya da devletin bir memuru değil mi o birlikte yaşamayı seçmiş, aynı evde, aynı binada, aynı ülkede yaşarken yıllardır süren inatlar dolayısıyla karşı karşıya geldiğiniz..

İşte size son inat..

Biri, 'Ben erken Newroz'u kutlayacağım' dedi, diğeri, 'Hayır erken kutlayamazsın' dedi..

Dünde aynı değil miydi, erken olmazsa da, aynı güne bile izin vermiyorlardı..

Ve sonuç meydan muhaberesinde karşı karşıya gelip, kan revan içinde kalıp, yaralanıp, ölüp aynı binaya, aynı eve gelip, aynı suyu içtiğimizi hep unuttuk..

Kim kazanıyor bu yıllardır süren ama çare bulunamayan inatlaşmada, kim kayıp ediyor bu anlamsız ve de anlaşılmaz inatlaşmada kim?..

Her iki tarafta kayıp etmiyor mu?..


Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Yazar, Newroz kutlamaları ve Kürt meselesi etrafında şekillenen toplumsal gerilimleri, kendi gazetecilik serüveni ve kişisel tanıklıkları üzerinden analiz etmektedir. Metin, geçmişte yasaklanan "W" harfi gibi sembollerin özgürleşme sürecini anlatırken, devletin güvenlik politikaları ile halkın bayram coşkusu arasındaki sancılı çatışmayı ele almaktadır. Aynı binada huzur içinde yaşayan polis ve sivil halkın, sokaktaki ideolojik kutuplaşmalar nedeniyle nasıl karşı karşıya getirildiğini çarpıcı bir dille sorgulanmaktadır. Küresel siyasetin ve askeri operasyonların gölgesinde kalan bu süreçte, yazar hak, hukuk ve barış arayışının önemini vurgulamaktadır. Nihayetinde kaynak, toplumsal kutuplaşmanın anlamsızlığını ve birlikte yaşama iradesinin siyasi inatlaşmalara feda edilmemesi gerektiğini savunmaktadır.


 İMAMLAR VURULURKEN İNEKLİ KÖYÜ DİNLEMEK..


Her zaman ki gibi geç saatlere kadar yorum ve haberleri yazıp, yattıktan kısa süre sonra 'Kalk bugün bayram..' dercesine üzerime atlayan Tatina adlı kedimiz beni yeniden uyandırırken, 'bayramın ilk günü ne yazılır? diye düşünerek, yastığımın yanı başında bulunan telefona elim uzanıyordu.

Yorgun bir vücudun tembelliği ile uzanıp, günün ilk haberlerini dinlemek için xtvitin video kısmında youTube yönelip, bir yandan küçük değil, asıl ortağına 'Enerji bölgelerine saldırma' diyen diğer yandan 'Bu gece muhteşem bir saldırı yapacağız' diyerek İran'a savaş açan Trumplu Amerika'nın saldırısını yapıp yapmadığına bakarken usta meslektaşım Yılmaz Özdil'in İran'ı nasıl olup, mollanın eline teslim edildiğini anlatan videosunu dinliyordum.

Benim doğum yılım olan 1969 yılının Şubat ayında başlayan ve bugüne kadar devam eden Amerika'nın Ruslara karşı oluşturduğu yeşil kuşak sürecini anlatan Yılmaz Özdil'in o anlatımında, bugün kan, revan içinde olan Ortadoğu'nun adı verilen ODTÜ'lü öğrencilerin 'önce 6. filoya sonra tüm kapitalizme karşı direnişlerin başını çeken devrimci öğrencilerden olan ve Deniz Gezmişle birlikte asılan ODTÜ'nün fizik öğrencisi Yusuf Aslan - İktisadi fakültesi öğrencisi Hüseyin İnan ve Yeniden Refah Partisi iGenel Başkanı Fatih Erbakan'ın kapatılmasını istediği Kürecik Radar Üssü'nün bulunduğu Nurhak dağına çıktığı sırada İnekli köyün muhtarı tarafından ihbar edildiği jandarma ile çatışmada öldürülen 3 dil bilen Sinan Cemgil'i anlatıyordu.

Ben ise İranlı imamların pardon mollaların kuş misali nasıl olup tek tek vurulduğunu düşünüp, İnekli köyünün o bilerek mi bilmeden mi Amerika'ya çalışıp, orda bulunan radarı protesto etmek için tepeye doğru yürüyen gençleri öldürten ihbarcı muhtarını değil, 11. yüzyılda Hasan Sabbah tarafından kurulan, İran mollaların da içinde olduğu Şiiliğin İsmailiyye koluna bağlı, Alamut Kalesi merkezli gizli bir siyasi ve dini örgüt olan ve Moğol komutanı, Cengiz Han'ın torunu ve Mengü Han'ın kardeşi olan Hülâgû Han'dır. Hülâgû, Alamut Kalesine gömdüğü söylenen Haşhaşilerin ölmediğini ve yaşadıklarını düşünüyordum..

Gerçi, Haşhaşilerin yaşadığını daha önce yani başta İmamoğlu olmak üzere partisinin onca belediye başkanının tutuklanmasına, genel başkanlığını yaptığı partisine yönelik baskıları uzaktan sessizce ve bir şey demeden izlediği gibi bugünlerde sesi, soluğu çıkmayan Kılıçdaroğlu'nun kontrollü dediği o dönemin başbakanı, bugünkü AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'da, 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu sonrasında yaşananlar nedeniyle başta eski savcı, yeni adalet bakanının başına geçtiği yargı kurumunu ve savcıları eleştirirken, "Acırsanız acınacak hale gelirsiniz." Nasıl bir kokuşmuşluksa bu ortaya çıkacak. Ancak bu bünye kendisini sinsi virüslere teslim edecek kadar zayıf değil. Haşhaşiler denilen gizli örgütün devlet bünyesini nasıl esir almaya çalıştığını Büyük Selçuklu'da gördük. Önümüzdeki mesele kuvvetler ayrılığına ya da yargı bağımsızlığına ilişkin bir mesele değildir. Mesele yargının bir örgüt tarafından adeta teslim alınarak tarafsızlığını yitirme meselesidir.' ‘Haşhaşiler’ diyerek yaşadıklarını ima etmişti.

11. yüzyılda Hasan Sabbah tarafından kurulan, Şiiliğin İsmailiyye koluna bağlı, Alamut Kalesi merkezli gizli bir siyasi ve dini örgütten çok ajan örgütü olarak ülke yöneticilerinin dibine kadar giren Haşhaşilerin bugünde İran'da kuş misali Mossadlı İsrailce tek tek öldürülen İranlı mollaların aralarında olduğu artık gizlenemeyecek bir durumda olduğunu da görmekteyiz.

Tabi bu arada Irak ve Suriye'den sonra 'İran'da savaş var, bizim askeri birliklerimiz, istihbaratımız, teknolojimiz, silahlarımız ne durumda?'  diye sorulup merak edildiği bir zamanda bende gece boyu yazdığım haberlerin arasında bulunan iki haberin etkisinde kalıp, üstteki satırların aşağıdaki haberlerimdeki rolünü de düşünüyordum.

Çünkü insanların önce dışarıda, sınır ötesinde Irak, sonra Suriye 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu, Gezi, benim ilaç sektörünün dalaveresi deyip, aşı yaptırmadığım ve ağır bir gribal olay olduğunu daha ilk günde bir canlı yayın röportajında söyleyip, inanmadığım Pandemi, Balyoz, Çekiç, KCK denen ve son olarak İmamoğlu'nun yanı sıra onca seçilmişin, aydının, gazetecinin tutuklanmasıyla devam eden onca operasyonlar, kayıp olduğu söylenen 128 Milyon dolarlar kısacası onca olaylar bahane edilip, bir türlü düzelmeyen ekonomide orta direğin ötesine geçip, zayıflama rekoru kırdığı bir ülkede “İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa” kampanyası başlatan sağlık bakanı yıllardır bir tünel bekleyen Sahara'yı Helikopter ile Karadeniz yakasında aşıp, geldiği Ardahan'da yere inmek için pist aramasını pas geçilemez bir durum olmasıydı..

Evet, geldiği Ardahan'da kalp anjiyo merkezini açacağı sanılan ancak 'Anjiyo merkezini bitremediysen de biz de sana idarecilerinin dairelendirdiğin Özel İdarenin lojmanları inşaatını çok özel şartlarla verelim' diye ödüllendiren müteahhit firmanın beceriksizliğinden dolayı bitmediği anlaşılan Anjiyo merkezini açmadan geri dönen Sağlık Bakanının, Posof Ulgar tüneli gibi tünel bekleyen Sahara dağını helikopter ile aşıp, geldiği Ardahan’da kendi bünyesinde bulunan ve yapıldığından bu yana doğru dürüst kullanılamayan hastanenin Ambulans Helikopter sahasına inemediği gibi dünyanın savaşta olduğu bir zamanda, ‘hazırlar mı?’ diye merak edilen Askeri birliklerinden olan 25 Mekanize Piyade Tugayının helikopter alanına yöneldiği ancak nedense buraya da inemeyip, sonrasında doğal çim değil, saten hali sahalı futbol sahasına inmek zorunda kalan Sağlık Bakanı ile ilgili haberimi ve şu bir çok köyünde imam olmadan ramazanı geride bırakan bizim Ardahanlı imamlarla ilgili haberleri ve 'Barışın kardeşliği yeşerten birliktelikle nice bayramlar..' denen, Ay'a yol yaptırdıysakta, türkücü belediye başkanının, adalet bakanını  pahalı özel yatına binmek için yine İl dışında olurken bende, 'Ardahan yollarında güller açtıramadık..' diye türküler çalınan ülkemin halini anlatmaya çalıştığım bu köşemde de vermek isterim.

Çünkü, bol 'Al/Yapıştır' hazır bayram mesajları eşliğinde ele aldığım günün 'İmamlı, İnekli' başlığını alan yukarıda yazımın ne anlatmak istediğini aşağıdaki haberler anlatır gibiydi..

Evet, 86 milyonluk ülkede yarısı spor, magazin, at yarışı olmak üzere ancak 100 bin günlük gazetenin ancak satıldığı, bir haber dergisinin kalmadığı, Ardahan'daki gazetelerin 'bayram tatili' denerek iki gün çıkmayacağını duyduğum ama herkesin  telefon ekranlarını okşayarak göz ucuyla haber okuyup, gelen hazır kutlamaları kabul ettiği bayramın birinci günü ele aldığım 1 köşe yazısı ile o 3 haberimiz..


SAĞLIK BAKANI HELİKOPTERİ KENDİ SAHASINA DEĞİL, ASKERİ ALANA İNDİ!

Yıllardır açıldı, açılacak denen Kalp Anjiyo merkezini açacağı söylenen Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu tünel bekleyen Sahara dağını araçla aşamayınca helikopter ile geldiği Ardahan’da kendisine bağlı hastanenin Ambulans Helikopter sahasına değil, önce Askeri alana buraya da inemeyince şehir sahasına inmek zorun da kaldı.

Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, Ardahan programları kapsamında Valiliği ziyaret ettikten sonra tamamlanmadığı ileri sürülen Kalp Anjiyo Merkezi bitmediği için açamadan, inceleyip, Ardahan’dan ayrıldı.


HOCA EFENDİ DURDUĞUN MERKEZ DOĞRU MU?

Ardahan Valisinin insanların kaymaması için Özel İdareye emir edip, kapısına mavi hali döşettiği Ardahan Merkez camisinde imamlık yapan imamın katıldığı cenaze töreninde,cemaatten helallik isterken hayata göz yuman cenazeyi arkasına alması, 'İmam, cenaze namazı sonrası helallik isterken kıbleye karşı, cemaate dönük, vakur, mütevazı ve saygılı bir duruş sergilemelidir. Genellikle musalla taşının arkasında (tabutu önüne alarak)  veya minber/mihrap önünde, elleri yanlarında veya hafif bağlı şekilde, samimi bir ses tonuyla cemaati selamlayarak helallik talebini iletir.' ilkesine uymadığı gerekesiyle Hoca efendi durduğun merkez doğru mu?' tartışma konusu oldu.

İmamlara yönelik gelen asıllı, asılsız ihbarlara karşı duyarlı olduğu ancak bu durumu adeta mobing  durumuna sokup, başta imamlara olmak üzere müftülük çalışanlarına baskı konuma soktuğu ileri sürülen Ardahan İl Müftülüğünde görevli imamın 'Helallik alınacağı zaman, imam tabutu ve cenazeyi önüne alır, bu merhuma haklarınızı helal ediyor musunuz diye sorar' cenaze merasimiyle ilgili kurallara uymadığını belirtilerek, sanal ortanda tartışma konusu oldu. Müftü yardımcısının imam eşinin de görev yaptığı camiye namaz saatlerinde doğru dürüst uyup, gelmediği de iddia edilen Ardahan'da merkez köylerinden birinde çekilen ve sanalda paylaşılan bu fotoğrafla ilgili yaşanan bu tartışmaya cevap verip, vermeyeceği de merak edildi. 

PARAYI İMAM ALIYOR, GÖREVİNİ MÜEZZIN YAPIYOR..

Ardahan İl Müftüsü Yeni Mahalle TOKİ camii imamı (il müftü yardımcısının kocası) ramazan bayram namazını kıldırmadan, izine ayrılıp Balıkesir e tatile gitmesi cami cemaatinin tepkisine neden oldu.

Alınan bilgilere göre Bayram sabahı erkenden namaz kılmak için camiye giden cemaat, hocanın izinli olduğunu öğrenince büyük bir şaşkınlık yaşadı. Yılda iki kez dini bayram olmasına rağmen hocanın görevinin başında olmaması cemaat arasında mırıldanmalara neden olurken hocanın yerine Mikail Efendi Camii Müezzini görevlendirildiği de öğrenilen Ardahan'da yaşanan  bu duruma 'parayı imam efendi alırken, görevi müezzin yapıyor..' diyerek tepki koyan cemaat, 'İl Müftülüğünün zaten imam sıkıntısı yaşanan Ardahan'daki camiler tutuklu ve hükümlülerce temizlenip, Müezzinlerce namaz kıldırıyorsa yüksek maaş alan imamları neden çalıştırır..' diye soramadan edemediler.


BAYRAM ŞEKERİNİ, TATLISINI ve HARÇLIĞINI NASIL ALACAĞIZ?

Bir yetmez, 3 oda yetmez 11 maaşı alanların olduğu söylenen ülkenin Adalet Bakanı Akın Gürlek’i  “Küçük turpun büyük marifetleri”  başlığı ile suçlayıp, eski savcı, yeni bakanın Lüksemburg’da kendine ait bir yatı başta olmak üzere toplam değerinin 452 milyon liralık konut mal varlığının olduğu ileri süren muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in kendi partilisi, Ardahan’ın türkücü Belediye başkanın da yatının olduğundan haberi var mı bilmem ama ‘Bir bayram mesajı, bir reklam alabilir miyiz?’ telaşı içinde olan biz gazeteciler başta olmak üzere ‘Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır’ denen aya merhaba diyen halkın, milletin derdinin bunlar değil, bayram tatlısı, çocuk, torun harçlığı olduğu bir gerçek..

Yaklaşan Ramazan bayramı öncesi ‘BAYRAM ŞEKERİNİ, TATLISINI ve HARÇLIĞINI NASIL ALACAĞIZ?’ diye kara kara düşünen insanlara, “İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa” diyen ve Posof Ulgar tüneli gibi tünel bekleyen Sahara dağını helikopter ile aşıp, geldiği Ardahan’da kendi bünyesinde bulunan ve yapıldığından bu yana doğru dürüst kullanılamayan hastanenin Ambulans Helikopter sahasına inemeyen dünyanın savaşta olduğu bir zamanda ‘hazırlar mı?’ diye merak edilen Askeri birliklerin helikopter alanına yönelen ancak buraya da inemeyip, sonrasında paketlenip, markalaşamadığından vita tenekelerinde, domates salçası kavanozlarında satılmaya çalışılan Kafkas Ardahan Balına yapışıp, kalan şehrin BAL ligi takımının top koşturduğu futbol sahasına inmek zorunda kalan Sağlık Bakanı, 10 milyon kişinin kilosunun ölçüldüğünü ve 210 bin vatandaşın ideal kiloya ulaştığını açıklıyordu.

Yani, ‘Ya açılışını yapmak, hizmete sokmak için geldiğimi sandığım bu Kalp Anjiyo Merkezi yine mi bitmemiş.. Bu yetmez burayı bitiremeyen müteahhitle yeni bir iş, Özel İdare lojmanlarını nasıl verirsiniz.. Ki o müteahhittin yaptığı daireleri alanların başında, kendisine ait malları satıp, nakde çevirdiği söylenen Genel Sekreter’in başında olduğu Ardahan İl Özel İdarenin üst düzey çalışanları olduğu iddiaları da ne iş?’ demeyen ve  hemen her gün gelen zamlarla market raflarında kalan tüketim malzemelerini alamayan,, tüketemeyen ve ‘BAYRAM ŞEKERİNİ, TATLISINI ve HARÇLIĞINI NASIL ALACAĞIZ?’ diye kara kara düşünen vatandaşın kendiliğinden değil, başında bulunduğu bakanlığın başlattığı “İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa” kampanyası sonucu zayıflayıp, bir kemik, bir deri pardon sağlıklı kaldığını söylüyordu.

Evet, ‘BAYRAM ŞEKERİNİ, TATLISINI ve HARÇLIĞINI NASIL ALACAĞIZ?’ diye kara kara düşünüp, yeni bir bayrama, ‘gelmişsin de neyime?’ diyen vatandaşın Amerika’nın, İsrail’in, İran’ın başlayan yeni savaşın 20. günün de attığı füzelerin Güney Pars’tan önce Suudi Arabistan, BAE ve Katar’dan önce ülkemizdeki akaryakıt istasyonlarında bulunan pompalara ardından ceplerine düşüp, deldiğini, kalan bir kaç kuruşu da ellerinden aldığını belirttiği bir bayram öncesi  bayramlarını cezaevlerinde geçiren belediye başkanlarına yönelen ve devam eden operasyonlarda devam ederken, kendi eş başkanlarına, belediye başkanlarına yapılanları unutan, ülke ve dünyada yaşananları konusun da şu bizim kazcı, sazcı, iftarcı dernekler, federasyonlar gibi ortada gözükmeyen, kirasını ödeyemediği için Ardahan’daki İl ve İlçe Binasını daha ucuz, uygun yere taşımaya hazırlanan DEM’in de Newroz’da yakılacak olan ateşlerin etrafında halaylar çekmeye hazırlandığı ülke ‘Allah kabul etsin’ denen bol ve lüks iftar sofralarına geçen bir ramazan ayını bitirip, tatsız denen ve ‘BAYRAM ŞEKERİNİ, TATLISINI ve HARÇLIĞINI NASIL ALACAĞIZ?’ denen bayrama giriyor.

Ve, ‘BAYRAM ŞEKERİNİ, TATLISINI ve HARÇLIĞINI NASIL ALACAĞIZ?’ diyen Anayasanın 4. kuvveti, vatandaşın sesi, kulağı dili olduğu söylenen ama bir reklam, bir mesajla daha özgür basın diyen ama sağlık bakanının Ardahan’a geldiğini fotoğraflayıp, bir soru sormasına izin verilmeden ‘Haydi arkadaşlar, sayın basın mensupları siz hele buradan çıkın, bizim kendi iletişim başkanlığı, basın müdürlüğü, tik, tok, ınstagram, facebook, xtwit yeter’ denip, cumhurbaşkanına, bakana, belediye başkanına valiye, kaymakama soru sormaya izin verilmeyen biz gazetecilere de düşende, ‘hayırlı bayramlar’ deyip, bugünkü yazımızı tatsız pardon tatlısız bitirmek..

Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Bu metin, Türkiye’deki ekonomik darboğazı ve halkın alım gücündeki keskin düşüşü, yaklaşan dini bayram arefesinde eleştirel bir yaklaşımla ele almaktadır. Yazar, siyasilerin sahip olduğu iddia edilen büyük servetler ile vatandaşın bir bayram tatlısı dahi alamayacak duruma gelmesi arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir. Ardahan özelindeki yerel sorunlar, aksayan kamu hizmetleri ve bürokratik engeller üzerinden, devlet yetkililerinin halkın gerçeklerinden ne kadar kopuk bir söylem içerisinde olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca, zor şartlar altında görev yapan yerel basının ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve geçim derdinin bayram sevincinin önüne geçmesi etkileyici bir dille anlatılmaktadır. Toplumun geniş bir kesiminin kutlamalardan ziyade hayatta kalma mücadelesine odaklandığı bu karamsar tablo, resmi açıklamaların sahadaki karşılığını sorgulatmaktadır.




Sen gidersen..


Başkan, son bir seçimde buluştuğu ve valilik ve kaymakamlıklarca belirlenen 'seçme muhtarlar'a seslenirken demiş ki; ‘Ben gidersem, devlet yıkılır’

Vallahi başkan bunu derken aklıma bir başka gidenler geldi..

Çünkü bir değil, 11 maaş alanlara benzettiğim ve hemen herkesin bir değil, bir kaç gideninin olduğunu bildiğim şu dünyada birilerinin gitmesi, terk edileni sarssada dünyanın yıkılmadığını bizzat ben bilirim..

Rahmetli babamın bizlere sık sık hatırlattığı ve ‘Sen yapmazsan, birileri yapar, çünkü bu dünya da her şeyin bir yedeği var’ sözünü de hatırlatan başkanın bu çıkışı, o günden bugüne sanki tutmadı gibi.

Ve tam aksine bir çok insan ‘Sen hele git bakarız’ diyerek, başkana güldüğünü de görüyordum..

Evet, ‘Ben gidersem devlet yıkılır’ diyen başkanın bunu derken yine yeni bir korku yaratmak istediğini, milletin, ‘Aman sen gitme de ne yaparsan yap’ demesini beklediğini de anlamak mümkün..

Çünkü, ne aşamada olduğu bilinmeyen yeni sürecin Ahmetleri makamlarına geri oturtamadığı, şu günlerde İran'dan Tel Aviv'e art arda atılan füzelerin İsrail ile Amerika'yı patlatamadığı ama bizim ekonomimizi patlattığını görürken cebimizde olanında gittiğini anlasakta, geçilemez denilen Çanakkale ruhu ile devlet dimdik hala ayakta..

Ve onca sorun, sıkıntı gibi bir kez daha unutulan Demirtaşların tutuklanmasına ve Can Atalay, Kavala gibilerinin AHİM ile Anayasa Mahkemelerinin kararlarına rağmen  yıllardır hapiste olmasına vesile olan tüm olumsuzluklara rağmen herkesin olan bu devler hala burada ve Ortadoğu-Avrupa dengesinde..

Kısacası; HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırılmasını emir eden ve ‘eğer dokunulmazlıklar kaldırılırsa sorunlar da biter’ diyen aynı reisin pardon başkanın, ‘Ben gidersem, devlet yıkılır’ sözünün bizzat kendisini bağladığını ve bu koskoca devlete bir şey olmayacağını bir de ben söylemek isterim..

Belki, beklenmedik bir anda, çekip, gidenler ve yenileri ile kısa sürede unutulanlar misali yaşanacak bir gidiş ilk etapta bazı sarsıntılar yapar, zaten tartabelide olan borsa düşer, kalkar ama devlet, millet bir yere gitmez..

Çünkü, Ben gidersem..'  bakışıyla devlet yönetenlerin çoğu giderken bu devlet hala ayakta, hala demokrasi mücadelesi veriyor..

Aynı durum, 'Ya benimsin yada kara toprağın' denen aşkta da yok mu? 

İnanmıyorsan bak kara toprağınsın diyenlerin çoğu sıcak yataklarında, başka alemlerde olduğunu gör derler..

Yani, ‘Ben gidersem devlet yıkılır’ derken iki aşığın ‘sen gidersen ben yaşamam’ saçmalığnı da akıllara getiriyor..

Çünkü, ‘Ben gidersem devlet yıkılır’ diyerek bizleri korkutmaya çalışan başkan bilmeli ki; bu dünyada,  ‘Sen gidersen, ben yaşamam’ deyip, o gittikten sonra gününü gün edenlerle dolu.. 

Bu nedenle; Başkan’a derim ki; Sen gitmektense biraz demokrat ol, HDP'lilerin durumuna soktuğun CHP'lileri, biz gazeteci ve aydınları, kısaca sende olmayan, senin gibi düşünmeyenleri az rahat bırak ve yolsuzluk, yoksulluk, yasakları hatırla yeter..


FÜZELER TAHRAN’A, TEL AVİV’E GİDERKEN, ÇAKTIRMADAN BİZE Mİ GİRİYOR?.. 


Yazıma başlamadan önce ‘Reklam ve sponsorluklarınızla yerelden ulusala daha özgür gazetecilik’ ilkesi ile bir iki yerel haberden bahsetmek istiyorum… Ama öncelikle ‘Özgürlük getireceğiz’ diyen ve özgürlüğü ölümlerle getiren güçlerin ellerinde, etkisinde olan YouTube’nin hiç bir uyarı yapmadan birçok görüntülü haberlerin yanında onca emeğimizin olduğu YouTube ArdahanTV adlı sanal tv kanalımızı kapattığı için yeni açtığımız YouTube kanalımız www.youtube.com/@fakirajansardahan bir Tıkla ücretsiz abone olmanızı rica ediyorum.

Şimdi önce yerel haberlerimize bakalım..

Ve şimdiden kutladığımız ve ‘özgür gazetecilik adına istediğimiz mesajlarınızı beklediğimiz Ramazan bayramı öncesi bu Çarşamba günü yani yarın saat: 15.00’da ulusal tv’de canlı olarak sunduğumuz ‘Gazetecilerle Gündem Özel’ adlı  programımızın konuğu, onca dernek, federasyon, konfederasyon kurmada ustalaşan Ardahan’lılardan biri olan ve iyi bir kadro ile kısa süre önce kurup, resmileştirdiği Fetih Partisi’nin Genel Başkanı Fatih Sinan Yılmaz ve gazeteci meslektaşım Baki Özışık konuk olacaklar..

Geçtiğimiz yıl 5 bin hayvanın telef olmasına 30 milyonun çöpe atılmasının önüne geçemeyen ve kar, tipi yüzünden trafiğe kapanan köy, ilçe değil, 35 yıldır aynı şefin başında olduğu, karayollarınca açılamayınca trafik ekiplerince kapatılan şehirlerarası yollar dolayısıyla Tarım Bakanının yerine Damal sağlık ocağında olduğu gibi kentteki hastanede yeterince doktor ve sağlık çalışanı olmadığından, beyin ameliyatı yapıldığı söylenen hastaneye gelen bir gencin beynine atan pıtı dolaysıyla tırnağı kanayanın başka İl hastanelerine sevk edildiği gibi Erzurum’a sevk edildiğinden haberi olup olmadığını bilmediğim Sağlık Bakanı Ardahan’a gelecek..

‘TİGEM’DE KALE DEĞİL, ALTIN MI ARANDI?’ başlıklı özel haberim olan ve ‘Brezilya’dan 10 Bin hayvanın getirileceği söylenen ancak getirilmeyen bu yetmez Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünün izniyle Kars Müze Müdürlüğü başkanlığında, Ardahan Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü sorumluluğunda yürütülen Göle TİGEM’de yapılan kazılar esnasında kale, kule, kilise değil hazine altın arandığı iler sürüldü.’ metnimizin devamı gelmeden konunun ve bu yöndeki iddiaların Kars Müze Müdürlüğüne iletildiğini de haber alıyorduk.

Ve kentin her girişine kontrol noktaları koyan, şehir merkezinde olduğu gibi ilçe merkezlerinin yanında, her yeri ‘Biri biz gözetliyor’ dedirten kamaralardan Ahırlara da kurulmasını isteyen ama Yargıtay 12. Ceza Dairesinin ‘Bir dairenin giriş kapısını görecek şekilde güvenlik kamerası yerleştiren ve eve girenleri kayıt altına alan apartman yöneticisine, yerel mahkemece “özel hayatın gizliliğini ihlal” suçudur..’ dediği bir gelişmeye, ‘Bu yok zamanda ne kamerası’ diyen köylülerden ve muhtarlardan itiraz geldiğini de öğreniyorduk.

Çünkü, yıllar önce Hanak/Damal Gazetemizin manşetinde, ‘Karakolun Aynası da, Nezaretide yok!’ diye yazdığımız Hanak’a ve Çamlıçatak (Gölebert) köyüne yeni Karakol binaları yaptıran, köy ve yayla yollarının yapımı başta olmak üzere köylere hizmet için ayrılan İl Özel İdareden aldığı paralar ile yeni araçlar alan Ardahan İl Jandarmanın Serhat Ardahanspor’un boğa bağışı beklediği muhtarlara gönderdiği yazıda,  ‘MUHTARIM: 1-10 ve üzeri ağıl sayısı: 2- Kamera takılan ağıl sayısı: 3- Kamera taktırmayan ağıl sahibi A) adı soyadı B) Telefon numarası C) TC BİLGİLERE İHTİYAC DUYULMUŞTUR. 2 GÜN İCİNDE BİLGİ VERİLMESİ ‘ şeklinde köylülerden ahırlarına zorunlu kamera kurmalarını istediğini haber allıyorduk..

Kafkas arısının ürettiği ama markalaşıp, paketlenemediği için hâlâ vita tenekelerinde, salça kavanozlarında satılmaya çalışılan Ardahan’ın balına yapışıp, Bal liginde kalıp, bir türlü 3. lige çıkamayan kentin erkek futbol takımına Ardahanlı değil, bir Ağrılının sahip çıkması ardından bu kez de aynı kentin kadın futbol takımına yine bir Ardahanlı değil, Posoflu ama tünel bekleyen Saharalı Şavşat’ın gelini sahip çıktı..

Ve bu arada yeni valinin başlattığı boğa kampanyasının başta Gölespor başkanınca olmak üzere kentteki kobuğ yemiş fesatların engeline takıldığı ve boğa bağışlanması istenen köy  muhtarlarının tek tek aranıp, sanki Ardahanlı değillermiş gibi muhtarlara, ‘Ardahan takımına boğa bağışla denen muhtar önce bizim ilçe takıma sahip çık..’ denilerek, hemşeri ayakları ile samimi muhtarları tatlı, sert tehditlerle telkin edildiğini de duyduk, bunu da burada valiye haber verelim dedik..

21 Mart Nekrozuna doğru giden Ardahan ve İlçelerinde ısınmaya başlayan havalarla birlikte çatılarda erimeye başlayan kar ve buzlar füze hızıyla düştükleri binaların önüne park etmiş araçları hurdaya çevirmeye devam ediyor.

Başta Ardahan’da olmak üzere Göle ve diğer ilçelerde yaşanan bu manzarayı görenler, ‘İRAN’A AMERİKAN, İSRAİL, TEL AVİVE İRAN, ARDAHAN’A İSE BUZ FÜZELERİ DÜŞÜYOR!’ diyemeden kendilerini alamıyorlar.

Tatile giren büyük mecliste bulunan Ardahan’ın iki milletvekilin Ardahan’a gelip, başta iftarlar olmak üzere çeşitli toplantılar ile seçmenleriyle, partileriyle buluştukları günlerde her iki milletvekilinin bayram sonrası seçime gidecek olan ve ‘Ges ve Hes’lere ruhsat versek Özel İdare iyi para kazanır’ diyen valinin küçük meclis üyelerine Polis Evi olacağı söylenen Yalanızçam Kayak Dağ Evi’nde iftar verdiği Ardahan İl Genel Meclisinin başkanlık seçimiyle ilgili yakın temaslarda bulundukları, parti İl Başkanlarının da yerel parlamento denen burada kendi meclis üyelerinden birinin seçilmesine çalıştıkları ancak rakiplerin karşı tarafta olmaktansa kendini parti içinde olduğunu görüp, şaşırdıklarını ve bunun için 13 meclis üyesi ile tek tek görüşüp, ikna etmeye çalıştıklarını öğreniyoruz.

Bu arada son köylü İl başkanı ile tabandan ve Ardahan merkezde iyiden iyiye kopan ve adeta kentte partinin adını unutturan DEM’in de mevcut yerinde başka yere taşınmaya çalıştığı haberini alırken, Kısır dağının suyunu içemeyen Hoçvan’ın Hoç/Fed’in, ‘açacağız’ dediği Ardahan şubesini de ‘Hoçvan ilçe olsun’ kampanyası gibi bu unutması da kentte tartışılmakta..

Gerçi son yıllarda ortaya koyamadığı çalışmaları ile adeta unutulan Arda/Fed’in de Ardahan kongre caddesinde açıp, ancak İstanbul Şişli’deki merkezi gibi kirasını ödemediği için kapattığı Ardahan şubesi de unutuluvermişti ya…

Neyse deyip, şimdi ulusal konumuza, yazımızın başlığına dönelim..

Evet, biz Adalet Akademisi içinde olduğu Ankara’nın ODTÜ arazisi içindeki Ahlatlıbel semtinde inşa edilen Hacı İbrahim Demir Camisi’nin açılışını canlı yayınlar ve dualar eşliğinde yaparken, Amerika ve İsrail’in cetvellerle çizilen sınırları yeniden belirlemek, Ortadoğu’yu işgal etmek, Büyük Ortadoğu Projesi, BOB’u gerçekleştirmek, “Vaat Edilmiş Topraklar” hayalini gerçekleştirmek için kurup, kiraladığı yani aslında, çocuk öldürmek dahil, insanlık dışı vahşi saldırılarını haklı çıkarmak, hayallerini gerçekleştirmek için kurduğu örgütler arasında söylenen Hamas ve diğer Filistinli militan gruplarının 2023 yılının 7. ayında beklenmediği bir anda İsrail’e yaptığı sürpriz bir füze  saldırısı ile taş üzerine taş, baş üzerine baş bırakılmayan Gazze unutulmuşken şimdide İsrail’in İran savaşı gölgesinde asıl diğer bir amacını adım adım yerine getiriyor da kimse anlamıyor, anlamak istemiyor gibi..


Çünkü, 2023 yılında yaşanan ve Hamas ve diğer Filistinli militan gruplarının 815’ı sivil toplam 1.195 İsrailli ve yabancı uyruklu öldürmesi ile başlayan o filmin son karesi İran’a yönelik başlatılan savaş ile devam ederken yani gözler İran’da iken Şam’a kadar gelen İsrail Suriye’den sonra şimdi de Hizbullah’ın son füze saldırılarının ardından strateji değiştirerek, Lübnan’ı Suriye’ye ve bize doğru geldiği gibi yaya olarak adım, adım işgal etmeye devam ediyor..

Ve birilerinin Colaları dökerek gerçekleştirdiği gibi eylemler sonrası unutulan o saldırıda yani 2023 yılının 7. ayında yaşanan çatışmalar arından 251 kişiyi de rehin alıp, İsrail’in Filistinli tutukluları serbest bırakmasını zorlama hesapları yapıldığı bir anda bu saldırıyı fırsata çevirip, saldırıya geçen İsrail girdiği ve öldürülenlerin mezarları üzerine turistik otellerin yapılması hedeflenen Gazze’de yarısı kadın ve çocuk olmak üzere 68.000’den fazla Filistinli öldürüp, 170 Binden fazlasını yaralayıp, milyonların göç ettiği Gazze’nin tümünü yerle, bir ettiğini kimsenin konuşmadığını da görmekteyiz..

Solcu Başbakan Pedro Sanchez’in başında olduğu İspanya’dan sonra İtalya’nın aşırı sağcı Giorgia Meloni kadın başbakanından cesaret alan,  dostum Donald Trump tarafından hep aşağılana, küçümsenen Avrupa ve Birleşmiş Milletler ülkelerinin NATO’sundan destek alamayan ve Hürmüz boğazından sıkışıp, kalan Amerika ve ‘Başbakanı Netanyahu öldü mü?” diye sorulan, söylenen İsrail’in son model uçaklarıyla hava gücü sıfır olan İran’a, İran’ın ise başta Tel Aviv’e olmak üzere o körler gibi nereye, kime gittiği çokta anlaşılmayan yani gelişi güzel sağa sola attığı söylenen ve benim, Ebabil kuşları olarak adlandırdığım füzeler konuşulurken, ülkemiz sınırlarına kadar geleceği söylenen İsrail asıl hedefi, topraklarını büyütmeye devam ediyor.

Ve, Gazze Barış Kurulun da İsrail ile aynı masada olan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, ‘Lübnan yıkılma noktasına gelmeden İsrail’in saldırıları sona ermeli’ şeklinde ki nazik uyarıyı yaparken, ben de bugünkü yazımı yazarken, ülkenin en üst düzey ilgili ve yetkilileri ise Mescid-i Aksa’nın İsrail’ce ibadete kapatıldığında haberi olan başkent Ankara’da canlı yayın ve dualar eşliğinde cami açarken başta dini lideri olmak üzere onca İranlı üst düzey yetkiliyi tek tek vurulduğu haberlerini almaya devam ediyorduk.

Ve aynı İsrail’in yeni dini liderinin yaralanıp, tedavi için Rusya’ya götürüldüğü söylenen İran’ın savunma bakanını da avlayıp, yok ettiği iddiaları da yine benim, havuz, pardon Okyanus basın ve medyası dediğim kanallarla canlı yayınlar ile ‘son dakika haber’ duyuruluyordu. Tabi bunlar olurken asıl füzelerin nereye, kime geldiği hatta girdiğini de cep telefonlarımıza art arda gelen mesajlarla anlamıyor olsakta o füzelerin zaten delik, deşik olan ceplerimize girdiğini fark ettiriyordu..

Çünkü biz havaya bakıp, Amerika’nın, İsrail’ini İran’ın füzelerini nereye düştüğüne bakarken cep telefonlarımıza yanı sıra maillerimize ve kapımıza gelen asıl füzeler pardon mesaj ve ödeme faturalarla, Almanya’daki gibi (!) zaten yerlerde sürünen ekonomimizle art arda vurulduğumuzu anlamıyorduk.

Yani, cetvellerle çizilen sınırları yeniden belirlemek, Ortadoğu’yu işgal etmek, Büyük Ortadoğu Projesi, BOB’u gerçekleştirmek, “Vaat Edilmiş Topraklar” hayalini gerçekleştirmek için atılan füzelerin aslında bize, cebimize atıldığını, yeni yeni anlıyorduk..

Ve başta ülkedeki ekonomik kriz olmak üzere bir çok önemli iç sorunlar ve İmamoğlu davası, Öcalan’lı yeni barış sürecini yürüten siyasi gelişmeler gibi unutulan, ötelenen Gazze’den önce 1986-1988’de Irak’ın kuzeyinde Kürtlere karşı düzenlenen ve ‘Elma kokulu ölüm’ de Halepçe’nin de unutulup, yeni bir Newroz’da ateşler yakıp, çevresinde halaylar çekmeye hazırlandığımız şu günler de bir yandan İran değil, Lübnan işgal edilirken, diğer yanda atılan füzeler bize cebimize girip, Dolar, Euro karşısında zaten kül olan tl’yi yakıyordu..

Bu durumu bana hissettiren ve bugünkü yazıyı yazdıran füzelerden biride hâlâ muayenesini yaptıramadığım için günlerdir trafiğe çıkarmadığım arabamın trafik sigortasının son günü olduğunu ve gereken paranın hemen yatırılması gerektiğini anlatan füze, pardon sizlere de gelenler gibi ödeme emirli bir mesajdı..

İnanmıyorsanız faturaları bir hayli yükselen cep telefonunuzun mesajlarına, kapınıza gelen postacıların bıraktığı zarflara, icra hukuk bürolarından aranıp, art arda çalan ‘borcunuzu ödeyin’ diyen telefonlara bakın..

Çünkü o füzeler Tel Aviv’e, İran Tahran’a, BAE’ye, Umman’a, Kuveyt’e, S. Arabistan’a, Irak’a, Bahreyn'e, Lübnan’a, Güney Kıbrıs’a ve Türkiye’ye giderken aslında Hürmüz boğazından dolan Akaryakıt pompalarının saatlerini vurup, marketlerdeki, pazarlardaki fiyatları darmadağın edip, bize pardon delik denen cebimize, girdiğini sizde anlayacaksınız..


Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Bu metin, Ardahan yerelinden küresel gelişmelere uzanan geniş bir perspektifle bölgedeki güncel sorunları ve Orta Doğu’daki çatışmaların Türkiye üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Yazıda, Ardahan’daki sağlık hizmetleri yetersizliği, hayvancılık problemleri ve güvenlik kameralarına yönelik köylü itirazları gibi yerel şikayetler, bölgedeki siyasi hareketlilikle harmanlanarak sunulmaktadır. Müellif, İsrail ve İran arasındaki askeri gerilimin asıl maliyetinin, artan yaşam pahalılığı ve ekonomik kriz yoluyla doğrudan Türk vatandaşının cebine yansıdığını savunmaktadır. Özellikle akaryakıt zamları, sigorta borçları ve faturalar üzerinden yapılan “füze” benzetmesiyle, dış politikanın halkın gündelik geçim derdiyle olan kopmaz bağına dikkat çekilmektedir. Sonuç olarak kaynak, yerel mağduriyetler ile uluslararası jeopolitik risklerin toplumun ekonomik refahını nasıl eş zamanlı olarak tehdit ettiğini vurgulayan eleştirel bir değerlendirme sunmaktadır.


Siz Aktaş’ın nerede biliyor musunuz?


Sevap diye ‘Al/Yapıştır/Gönder’ hazır Cuma ve kandil mesajları gibi bizde erkenden ama emek verip hatırladığımız mesajlar ile şimdiden kutladığımız bayram öncesi Ulusal tv TEMPO TV’de, ‘Gönülleri fethedeceğiz’ diyen Fetih Partisi Genel Başkanı Fatih Sinan Yılmaz’ı konuk edeceğimiz özel bir programın hazırlıklar ve ‘Reklam, Mesaj ve Sponsorluklarınızla yerelden ulusala özgür gazetecilik..’ diyerek, ramazan bayramı öncesi okur ve gönüllü destekçilerimizin bayram mesajlarını hazırlama telaşında, gazetelerimizi hazırlarken, Çıldır gazetemizin sesi olduğu bölgede önüme bir haber düşüyordu.

Video oynatıcı

Haberin başlığı, ‘Orta Doğu’daki gerilim Aktaş sınır kapısını kilitledi..’ olurken aynı haberin devamında, ‘ Orta Doğu’da tırmanan gerilim, Türkiye’nin Kafkasya’ya açılan sınır kapısı Aktaş’taki yoğunluğu artırdı. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı hava saldırıları 15’nci gününe girerken, güvenlik endişesi taşıyan uluslar arası nakliye firmaları rotayı Ardahan’a çevirdi. Türkiye’nin en büyük üçüncü gümrük kapısı olan Çıldır Aktaş Sınır Kapısı, tarihinin en yoğun günlerinden birini yaşıyor.’  idi.

Bir daha okumanızı istediğim bu haberi okurken yıllardır ve her seçimde, ‘Kurulacak’ denilen ama hâlâ ortada olmayan Sınır Ticaret Merkezi, bir STM olmadığından aynı haberin satırları içinde ‘ticaret’ diye bir satırın olmadığını yani bir konsolosluğun, bir gümrük müdürlüğü, yol boyunca bir lokantası, lastikçisi, su satan büfesi olmayan bu gümrük kapısın da yaşanan tır hareketinde başta bölge insanı olmak üzere ‘yöre ticaretine şu kadar katkı oldu, bu kadar para kazanıldı’ satırları yoktu.

Çünkü, türkücü başkanın yediği balıkların parasını vermediği için zorda kalan tek göl kenarı lokantalı Çıldır Gölünün yanı başında her gün gelip, geçen Kars-Tiflis-Bakü Demiryolundaki her gün gelip, geçen trenlerin bir istasyon, bir antrepo olmadığı için bölge ekonomisine hiç bir katkı sunmadığı gibi İran’a yapılan saldırı dolayısıyla güneydeki gümrükleri kullanmayıp, kuzeydeki Aktaş’a, Posof Türkgözü Gümrük kapısına yönelen tırlarda  gelip, geçmekten öte bir işe yaramıyordu.

Evet, açıkça soruyorum ey Ardahan’ı kurtarmaya aday ama bir gün bir fotoğraflarını, bir görüntülerini Ardahan sınırları içinde geçen Kars-Tiflis-Bakü Demiryolunun raylarının üzerinde göremediğimiz milletvekillerimiz, belediye başkanlarımız, stk başkanlarımız, vekil adaylarımız, hatta vali, kaymakam, il, ilçe mülkü amiri vali, kaymakamlar ve içinde ticaret, sorunların çözümü konusunda bir kelimeleri olmayan bu tür haberleri yapan gazeteci arkadaşlarımız, ‘Siz, STM’si olmadığından sınır ticaretinin yapılmadığı Çıldır gölünün yanı başında, Ermenistan-Türkiye sınırının dibinde, Çin’den kalkıp, Kafkaslara uzanırken Ardahan toprakları içinden geçen KTB yani Kars Tiflis Bakü Demiryolunun, Aktaş Gümrük Kapısının nerede olduğunu biliyor musunuz?’

Sanmıyorum, çünkü seçimden seçime ellerine aldıkları içi boş ve kalacakları otelde giyecekleri pijamaları olan çantalarla temsil etmek için gelmeye çalışırlarken, ‘Ardahan’da havaalanı var mı?’ diye soranlardan sizde aşağı değil, kazcı, sazcı, iftiracı, lobiciliği, nenelerinin lobiyesi sanan dernekler, federasyonlar, konfederasyonlar gibi her yıl bin kişinin göç ettiği o çok sevdiğiniz Ardahan’ı tanımaz, bilmez ama miras,  mazot, arpa, buğday, tosun desteklerine, ‘Ardahanlıyım ben..’ diyenlersiniz..

Bugün Ardahan’ı kurtarmak için yola çıkanların bu bir zamanlar, yollarında güller açan ve ‘Ardahan’ın yollarında, güller açar bağlarında’ türküsünü söyleten Ardahan’ın yollarının niye böyle bozuk, çamur deryası içinde olduğunu acaba hiç konuşup, yazıp, düşünüyorlar mı?

Ve başta Aktaş’a olmak üzere tüneli açılmayan Posof Türkgözü gümrüğü ile bilinen Ardahan’a gelen, giden yollar gibi bu kentin sağlıkta, ekonomide, eğitimde, sosyal hayatta, niye böyle yoksul, böyle fakir kaldığını akıllarına getiriyorlar mı?

Getiremezler çünkü Ardahan onların aklına seçimden seçime gelir ve aday gösterilip, seçildikleri takdirde ve ya yazdan yaza köye gidip, kuruyan köy çeşmeleri dibinde selfie çekmekle Ardahan’ı kurtarmak gelir ..

Ardahan’ın kaç ilçesinin olduğunu bilmeyenlerin, Ardahan’ın diğer ilçelerini gidip görmeyenlerin, her yıl yüzlerce insanın kişinin daha göç ettiği köylerinin içler acısı halinin nedenini sorup, sorgulamayanların ve seçimden seçime Ardahan sevdalısı olup, bunu da vekil adayı olmakla ortaya koyanların cirit attığı şu günlerde seçmenden bir ricam var..

O ricam da size gelip, oy isteyenlere Tibat köyünün nerede olduğunu, üzerinden Şavşat’a direk bağlanmak istenen yol ile Posof Türkgözü gümrüğünü direk Karadeniz’e bağlama hesapları yapılan Kol köyünün hangi ilçeye bağlı bulunduğunu, göl kenarında olmasına karşın bir restoranı, bir oteli ya da villanın olmadığı, Çıldır Gölünün yanı sıra Çıldır ilçe merkezinin içme suyunu karşılayan bir su kaynağı olan ama değil ilçe belde, nahiye bile edilemeyen Hoçvan’a suyu verilmeyen Ardahan’ın en büyük dağı olan Kısırın dibindeki Meredis köyünün yeni isminin ne olduğunu, Hamaş köyün de kaç kişi kaldığını, 21 köy gibi Kısır dağının boşa akan suyunu içme umuduyla bekleyen Hoçuvan Murka nerede, dünyanın 8. harikası olarak kayıtlara geçmesi gereken Atatürk’ün siluetinin hangi köyde pardon yoksul ve ‘köprü, kanal istemezuk’ diyen CHP’li Damal Belediye meclis üyelerinin, ‘Çocuk kreşi de istemezuk’ dediği Damal’ın hangi mahallesin de ve ne zaman hangi saatlerde ortaya çıktığını, Alevi mi Suni mi diye tartışılan Şekke köyünün Göle’ye mi, Posof’a mı bağlı olduğunu sormalılar..

Sormalılar ki; Bunların daha Aktaş’ın nerede olduğunu,  Göle, Damal, Hanak, Posof, Çıldır ilçeleri olan 227 köyü, 39 mahallesi, bir beldesi olan, yağan her kardan, esen tipiden kapanan şehirler arası yolları dolayısıyla her yıl yüzlerce hayvanının buzağı atmadan, şaptan telef olmasından sorumlu ve kale diye define arandığı söylenen Göle TİGEM’den sorumlu tarım bakanının gelemediği, bir türlü açılamayan kalp anjiyo merkezini açacak mı diye merak ettiğimiz sağlık bakanının geleceği söylenen, başta köy, yayla kent yolları olmak üzere onca sorunun yaşandığı ve çözüm beklediği, vita tenekelerinde satılan Kafkas arısının balına yapışıp, BAL’dan değil, parasızlıktan 3. lige çıkamayan futbol takımının, Ağrılı başkana bırakıldığı, bir türkücünün sazlı festival, şenliklerin yapılacağı söylenen Ağustos böceği gibi saz çaldığı, lise konumunda olduğu söylenen, bodrumu ile tartışılan üniversitesinin öğrencilerinin dolmuş parası bulamadığı Ardahan’ın sorunlarını bilmediklerini ortaya çıksın..

Ve be bu yazımı yazarken yukarıdaki haber gibi onca haberlerin arasında havuz ve okyanus medya aracılığı ile Afrika, Ortadoğu, Irak, Libya, Lübnan ve Suriye’den sonra İran’a açtığı savaşı normal ve haklı olarak gösteren Gazze’den sonra Suriye Şam’a kadar geldiği gibi şimdide Lübnan’a giren İsrail ortağı Amerika’nın okul, hastane, cami demeden yağdırdığı bombaların yarattığı yeni katliamları da vardı. Ha unutmadan yerelde ise sağlık bakanının Ardahan’da olacağını da haber alıyor, Göle Federasyonunun seçim sonucunu dernek başkanları değil, içi boş diasporanın ve sözde toplum liderleri denenlerin yönlendirmesine inanmayan ve elinin tersi ile geri iten delegasyonunun belirlediği haberi de vardı.

Şimdi siz bu yazıyı okuyup, kendi yorumunuzu yaparken bende, muhalefetin nerde olduğu sorulan, bu nedenle yeni partilerin kurulduğu ve bu partiler arasında bulunan, çok hızlı bir şekilde ciddi bir kadro ile kuruluşunu tamamlayan Fetih Partisi Genel Başkanı Fatih Sina Yılmaz ile meslektaşım Baki Özışık’ın saat: 15.00’da konuklarımız olacağı, ulusal tv TEMPO TV’de canlı olarak yayınlanan ‘Gazetecilerle Gündem’ adlı yayınımıza Hazırlanayayım..

Yani Ardahan’da bulunan ama ithalatın, ihracatın, ticaretin Aktaş ve Posof Gümrük Kapıları ile Ardahan sınırları içinde geçtiği Ardahanlılarca bilinmeyen ve üzerinde bir istasyon, bir Antrepo olmadığından trenlerin durmadığı ama birilerinin ‘iş yaptığımız sanılsın, torbamız dolsun’ diyerek ‘Doğu ekspresi gelsin’ dediği sanal ve kıytırıktan kampanyalardan da haber alamayan Kars-Tiflis-Bakü Demiryolunda gelip, geçen tır ve trenler gibi hızla değişen gündem arasında gelip, geçen haberleri ve gündemi takip etmeye devam edeyim..

Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Yazar, Orta Doğu’daki gerginlikler nedeniyle Aktaş Sınır Kapısı’nda artan tır trafiğine dikkat çekerek bölgenin bu yoğunluktan ekonomik olarak faydalanamamasını eleştirmektedir. Ardahan’ın ulaşım hatları üzerinde stratejik bir konumda bulunmasına rağmen, Sınır Ticaret Merkezi ve demir yolu durakları gibi temel altyapıların eksikliği nedeniyle yerel ticaretin gelişmediği vurgulanmaktadır. Siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin şehrin gerçek sorunlarından kopuk olduğunu savunan metin, bölgenin yoksulluk ve göç gibi kronik problemlerine çözüm üretilmemesini sert bir dille eleştirmektedir. Gazeteci, halkın adaylara memleketin coğrafyası ve ihtiyaçları hakkında hesap sorması gerektiğini belirterek yerel dinamiklerin ihmal edildiğine işaret etmektedir. Son olarak, ulusal ve uluslar arası gelişmelerin gölgesinde kalan Ardahan’ın sahipsizliği, somut eksiklikler ve yetersiz hizmetler üzerinden bir yerel sitem olarak sunulmaktadır.



 Birliktelik İlla ki İftar veya Mezarlıklarda mı Olacak?!

Son seçimlerde, 41 kez maşallah deyip, muhafazakar kesime 40 milletvekili verip, o kesimden oy alamayan ama yine de umudunu yitirmediğinden iftarlar verip, cuma namazlarına koşarak giden solcu CHP'nin Genel Başkanı Özgür Özel'in hemşerisi, AK Partili eski meclis başkanını ziyaretinin allanıp, pullandığı ve nerdeyse CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olabilir denen Bülent Arınç'ı ziyaretini konuşan muhalefet ile DEM ile muhalif basınının unuttuğu Demirtaş'ın serbest kalacağı, Ahmetlerin seçildikleri belediyelere geri döneceği iddialarının yeni mahkeme kararları ile suya düştüğü ülkenin ekonomisi çok iyi (!) iç gündemi de 'Hele durum İran'da savaş var' denip, unutulmuş bir durumda.

Güney sınırlarımız da dün Irak, Libya, Lübnan, ardından Gazze ile Suriye şimdi de İran'da yaşanan savaşın sonun nereye varacağını kendi iç bilgilerimiz, resmi açıklamalarımızla değil, Hollywood'lu Amerika'nın başını çektiği Okyanus medyadan tırtıklanıp, bize sunan ülkenin ulusal havuz medyası ve basınının aratmayan yerel basının kaz ve saz gecelerinden sonra iftar yemekleri ile birlik sağlandığını manşet yapmakla meşgul olurken bende o çok bahsedilen ama bir türlü örülemeyen birliğe bir başka yönden bakacağım.

Çünkü, Nato'yu, Bileşmiş Milletleri, Avrupa'yı öteleyip, her zamanki gibi kurduğu ittifakla İsrail ile birlikte saldırıya geçen uluslar arası hukuku tanımayan Amerika'nın, 'liderini, liderlerini vurup, öldürdük ve yendik' diyeceği bir anda İran'ın Ebabil kuşlarını hatırlatan füzeleri karşısında kara harekatına hazırlandığını konuşan, söyleyen ama ülkemize doğru gelen aynı İran füzelerinin neden bizim değil, Nato savunma sistemleri ile vurulduğunu sorup, sorgulamayan havuzun içindeki ulusal basının okyanusta akan su, pardon haberlerle gazetecilik yaparken Arınçla bir araya gelen Özgür Özel'in 'Açıklamayacağım' dediği yeni Adalet Bakanını niye unuttuğunu da sormaz.

Bu nedenle; Ben de 'Sorma, duyma, görme' diyerek ulusal basından aşağı kalmayıp, parasını kimin ödediğini sormadığı türkücünün davet ettiklerinin olağanüstü bozuk yolları aşıp, hesabı verilemeyen restoranına gelenlere verdiği iftara 'Büyük birlik' derken 14 Mart TIP bayramını kutlayanların ilk kez beyin ameliyatını yaptıklarını belirttiği söylenen Ardahan'da beynine pıtı kaçan bir gencin, CHP'li Meclis Üyesi Mustafa Badem'in küçük kardeşinin neden Erzurum'a sevk edildiğini de görmediğini sormayacağım.

Ve bir demiryolu olmak üzere 3 gümrük kapısı olmasında karşın, ithalatın, ihracatın ve yatırımın rekor kırdığı, hazırda olan organize sanayi faaliyete geçti, ay yüzlü, çukurlarla dolu yollar yapıldı, açılamayan tüneler açıldı, hayvancılığın merkezinde etin kilosu 100 lira oldu  haberleri ile değil, resmi bir kurumda yaşandığı ileri sürülen aşk meselesi ile ülke, dünya gündemine giren aynı Ardahan'da  bu aşk hikayesinde birilerinin bankalardan krediler alıp, birisine verdikleri paralarının akıbetinin ne olacağının acısını çektiğini de yazmadan bir başka konuya, ama yukarıda anlattığım konulardan kopmamaya gayret edeceğim..

Çünkü, İran-ABD/İsrail Savaşını bazı cemaat ve din adamlarının sadece mezhepsel açıdan değerlendirmeleri ve bu değerlendirmeleri yapanların hemen görevden alması bekleyenin, "Sünnilik, Şiilik gibi bir dinimiz yok, tek dinimiz var o da İslam. Millet olarak bizim için Türk, Kürt, Arap, Şii değil sadece insan vardır. Son günlerde sosyal medyada mezhepçiliğin yeniden körüklendiğine şahit oluyoruz. Menşei bundan 13-14 asır öncesine uzanan  meselelerin bugün tekrar gündeme getirilmesi asla tesadüf değildir."  diyerek sadece açıklama ile geçiştiriyordu..

Ve birileri de yalakalık adına bu açıklamayı, 'Olması Gerekenleri Söylemiş..' diyerek geçiştirirken savaş dolayısıyla kaçanları yani Irak ve Suriye'de olduğu gibi İran'da yaşanan savaştan kaçıp, ülkemize gelenleri, göç veya kaça kaç denen süreci yaşamıyorlarmış, sanki 'turistik gezi, akraba ziyareti ' havuzdan akan emir, komutadan gelen haberlerle 'çok güzel gelişme' diye bize haber diye yutturan ulusal basın gibi bende bizim yerel medya gibi  'Görmedim, Duymadım' Konuşmadım ve Sustum' şeklinde davranmaya çalışacağım..

Yani siz bu yazıyı okurken, ben bir yandan ulusal tv TEMPO TV'de, 6 yıldır kesintisiz canlı olarak sunduğumuz ve 'Yerelden Ulusal Özgür Basın' diyen bizlere gönüllü sponsor, reklam verenlerin bayram mesajlarını da yayınlayacağımız, 'Gazetecililerle Gündem' adlı programıma giderken, diğer bir yandan da suya, sabuna dokunmadan bir önceki kongresinde yaşanan usulsüzlükler, oy çalmalar, çift oy kullanmalar nedeniyle darmadağın olduğu söylenip, mahkeme kapılarına düşürüldükten sonra aldığı olağanüstü kongre kararı ile 'Belki (!) yeniden birlik' adına yeni bir seçime giden Göle Dernekler Federasyonunun seçimini takip edeceğim..

Evet, ben yeni bir yazı yazmaktansa 8 yıl önce ele aldığım, 'Ardahan' lıların Birlikteliği İllaki Mezarlıklarda mı Olacak?' başlıklı aşağıda ki yazıyı güncellenip, yazım hatalarında düzeltmeye çalışarak ölümlerden çok füzelerin, petrol ve gemilerin daha çok konuşulduğu şu dünyada, 'savaşa gidecek mi?' denen ve savunma sanayisinde casusluk olduğu gerekçesiyle yeni bir jandarma operasyonun olduğu söylenen ülkemin beni bir hayli geren gündeminde azıcık uzaklaşmak adına bir kez daha yayınlayacağım..

Çünkü, bende 'Görmedim, Duymadım; Konuşmadım' diyerek, izledikçe insanı geren ülke ve dünya gündeminde az olsun uzaklaşıp, bu yazımı okuyanların hemen hepsinin, doymak için doğdukları yerlerden  göç edip, başta İstanbul'da olmak üzere gittikleri batı kentlerindeki gibi kentlerde yaşayan hemşerilerimin de üzücü bir değil, onca unutulmayan acısı, anısı da var..

İşte o anılardan biri de bizleri İstanbul'la tanıştıran, bir odalı evinde misafir eden, ekmeğini, suyunu bizlerle paylaşan ve geçtiğimiz günlerde kaç yıl olduğunu bile hatırlamadığımız ve yıllar önce hayata göz yumup, giden Yakup Yılmaz amcamın başta Harziyanlıların olmak üzere bir çok dost akrabanın İstanbul'a ilk geldiğinde ilk ve aylarca, yıllarca kaldıkları evin önünde gözlerimi yaşartırken, uzun uzun da düşündürdü..

Ölümü ile bizi derinden üzen Yakup amcanın evine yıllar önce, çocuk denecek yaşta ilk geldiğimde bugün üzerinden geçmek için saatlerce trafikte kaldığımız ve bugünlerde satılacak denen 1. Boğaz Köprüsü daha yeni yapılıyordu.

Bölgede heyecan vardı, amcalarım, dayılarımın, akrabalarımın, köylülerimin yaşadığı Beykoz'da, Kavacık'ta, Rüzgarlıbahçe'de devasa kamyonlar gelip, geçerken bugün bir çoğumuzun unuttuğu, aklına bile getirmediği nice insanın emeği ile ilmik, ilmik örülen ve süren dava ile yeniden CHP'nin başına geçmeyi hayal eden Kılıçdaroğlu'nun 'Kontrollü darbe' dediği o hâlâ girişim üzerine adı 15 Temmuz Köprüsü olarak değiştirilen ve bugün, 'O da satılacak..' denen o köprü bölgeyi olduğu gibi İstanbul'u güzelleştirmişti..

'Atı alan köprüyü geçti..' denen özlediğim Kız Kuleli Üsküdar'da ki O köprünün yapıldığı yıllardaki gecekondular gitmiş, yerlerine plazalar dikilmiş olsa da o unutulan yılların anıları her yerde ekmeğini, suyunu bizlerle bölüp, İstanbul'a tırnak tutturmamıza yardımcı olan rahmetle andığım Yakup amcanın evinin önünde de vardı..

Cenazesine gelenlerin büyük bölümünün Yakup amca ve onun gibi büyüklerin kendilerinde olan haklarını helalliğini almak için o İstanbul'a ilk geldiklerinde gördükleri, yaşadıkları evin önünde bir araya olduklarını bir kez daha görürken bir şeyi fark ettim. Ve üzüntüme yeni bir üzüntü katarak, uzun uzun düşündüm..

Bu düşünceli halim yer kalmadığı için ölen insanların üst üste gömüldüğü mezarlıkta da sürdü.. Çünkü gerek bir çoğumuzun anılarının yaşandığı evinin önünde gerekse Yakup amcamızı toprağa verdiğimiz mezarlıkta bir araya gelen Ardahan'lıların, bugün nüfusu 20 Milyonu bulan, seçilmiş başkanı1 yıldır hapiste olduğu İstanbul'da kayıp olmamak için ilk yıllardaki gibi bugün de bir birlerine tutunmaya devam ettiklerini de görüyordum..

Ama bir farkla..

Ya cenaze de yada düğünde bunu yapmaya çalışmaları dışında başka yerde ayrılıyor, ayrılışıyorlardı

Evet, kardeşim Savaş, babam Kürt Fezo ve yine kardeşim olan son beşiğimiz Deniz gibi yıllar önce toprağa verdiğimiz Yakup amcamın evinin önünde biriken, el ele, kol kola girip, hal hatır sorarak, mezarlığa kadar birlikte giden Ardahan'lıların o çok istenen ama bir muhtarları bile olmayan seçilmiş başkanı hapiste olan yerine gelenin parti değişip, topuğu kırık efe misali iktidara doğru yelken açtığı Beykoz'da, Ardahan'da olduğu gibi İstanbul genelinde yılladır oynan ayak oyunları ile bir türlü istenen seviyeye gelemeyen birlikteliği mezarlıkta olabiliyordu..

Yani derneklerin, federasyonların, siyasilerin, irili, ufaklı çıkar menfaatlerinin bir araya getiremediği tam aksine bölüp, parçaladığı Ardahan'lıları bir ölüm, bir cenaze, bir düğün, bir damat-gelinin bir araya getirmeyi başardığını görüyordum, rahmet dilediğim Yakup amcamın cenazesinde..

Benimde içinde bulunduğum stk'ların her biri ayrı telden çalıp, bir araya getirmeye çalıştığı Ardahanlıların cenazelerde, düğünlerde ortaya koydukları bu samimiyetlerini nasıl olupda derneklere, 'Güçlü Bir Ardahan Lobisi' oluşturma mücadelesi veren federasyonlara taşınabileceğini de bana düşündüren Yakup amcanın cenaze töreninde anladığım tek şey biz Ardahan'lıların birlikte hareket etmesi için illaki ölü ya da düğün beklediğimiz gibiydi?

Bilmem ama başında bulunduğum ve 'Acaba federasyon merkezini mezarlığına mı taşısak?' diye gülümseyerek ağlanacak halimize gülerken federasyon başta olmak üzere bu yönde ki oluşumların ölmemesi için, o oluşturulmak istenen Ardahan birlikteliğinin mezarlıklarda değil, insanlar sağken samimiyete geçtiğini anlamak yeter, artar bile..

Çünkü ne ölü haberine, nede cenazeye ihtiyaç olmaksızın Yakup amcamın evinin önünde ortaya konulan samimiyet insanlar hayattayken olsa daha güzel olmaz mı?

Bilmem ama sanırım biz insanlar, değerleri kaybettikten 

sonra daha iyi anlıyor, ağlıyoruz.

Ve mezarlıkta çıktıktan sonra o birlikteliği unutup, başa sarıp her birimiz yeniden bir araya gelmek için beklediğimiz yeni ölüm haberini almak üzere dağılırken, Ardahan'da ki türkücünün iftar yemeğinin ardından olduğu gibi yeniden darmadağın olduğumuzu da fark edemiyorduk..


Ben, resimlerimi pardon haberlerimi tavuklar için yapmıyorum

**1900’de Fransa’ya göç ettikten sonra polis ve Akademi tarafından damgalanan Picasso’ya yaptığı tabloların gerçeği yansıtmadığı söylendiğinde şu cevabı vermiş: “Zaten gördüğümüz hiçbir şey gerçekte olduğu gibi değildir ki…”

Fotoğrafçılar deklanşöre basmadan önce “Gülümseyin!” diyorlar. Gülümseyin ve örtün yaşadıklarınızı.”

Bir adam Picasso’ya şöyle der:

-Renkleri karıştırmaktan ve iç içe geçmiş çizgiler yapmaktan başka resim yeteneğin yok gibi geliyor bana…

Picasso fırçasını alır ve yere bir buğday tanesi resmi çizer. Öyle gerçekçi olur ki bir tavuk yemek için gagalamaya başlar.

Gördüğü durumdan şaşkına dönen adam Picassoya:

-Bu kadar mükemmel resimler yapabiliyorken niçin bu garip resimleri yapmakta ısrar ediyorsunuz?

Picasso yanıtı yapıştırır:

-Çünkü ben resimlerimi tavuklar için yapmıyorum…

Süslenip, püslenip, yorma kendini, güldüğün kadar güzelsin bu hayatta.

Benim görüşüm.

Başarılı biri olmaya değil, değerli biri olmaya çalışın. Başarı egoya yakındır. Sevgi değere yakındır” demiş…

Evet, 36 yıldır gazetecilik yapan ve bu yönde bir çok gazeteci yetiştiren, ve bıı yolda olan usta, çırak hatta daha yeni üniversiteyi bitirip, mezun olur olmaz ‘Abi tecrübelerine bana yardımcı ol’ diyen gazeteci adayı meslektaşlara onca ulusal gazete ve medyada manşet olmuş, üst manşete çıkmış, 7 sütun haber olmuş haberlerimle, yorumlarımla yoldaş olduğum şu mesleğin nasıl yapılması gerektiğini en güzel anlatan yukarıda ki satırlar ve o satırlara konu olanın hala yaşadığı ama onu beğenmeyip, bin bir kulp takanların adının bile anılmadığını görmekte gerek..

Evet, son olarak, ‘vaat edilmiş topraklar hedefim diyen İsrail’le birlikte molla İran’a saldırıp, Ortadoğu’yu kana bulamaya devam ettiği söylenen Amerika’ya kafa tutan tek lider denen bugünkü solcu bir başbakanın başında olmadığı zamanlarda İspanya’daki akademik ortamdan sıyrılarak Fransa’ya gittiğinde tek kelime Fransızca bilmeyen, hatta zayıf konuşan bu dahi için 1935’ten itibaren şiirin ek bir ifade aracı haline gelmesini nasıl açıklayabiliriz? 

Bilmem ama Molla Humeyni'yi yetiştirilip, ‘kahrolsun’ dediği emperyalistlerin uşağı olan uçağı ile İran’a gittiği Fransa’da bir yabancı olarak kırılganlığında, sınırsız yaratıcı enerjisinde, toplumun en dışlanmış bireylerine -yani şairlere- duyduğu empatide ve her şeyden önemlisi, Fransız toplumunun sayısız zorluğunun üstesinden gelmesini sağlayan Picasso’nun o olağanüstü siyasi zekâsında yatmaktadır.

Çünkü Paris’e arka kapıdan girmesine, dışlanmış biri olarak muamele görmesine ve elli yıl boyunca ulusal koleksiyonlardan dışlanmasına rağmen, Picasso ülke genelinde dostluk ağları kurmaktan asla vazgeçmedi. 1955’te başkent yerine taşrada yaşamayı seçti, Güzel Sanatlar akademisyenleri yerine zanaatkârları tercih etti, Akdeniz’i vatanı olarak benimsedi ve bağımsız olarak küresel itibarını inşa etti..

Peki bu konuya nerden geldik desek yani ‘Leb demeden leblebi’ diyerek, yukarıdaki satırların ne çıkarılması gerektiğini ve benim ne anlatacağımı anlarımınsınız bilmem ama ben yine dönüp, dolaşıp, kendi meslektaşlarıma ve Picasso gibi resim yapamasam da yabancı olmadığım, dinlemekten zevk aldığım ve zaman zamanda Picasso gibilerinin çizdiği, çektiği fotoğrafları konuşturan şiirlik sarılarımla şairlik yönümü de anlatmaya çalıştığım ama beni anlamayan okurlarıma döneceğim.

Çünkü; Yaptığım, yazdığım ve ulusalda olduğu gibi yerelde bir hayli yayınlanan son iki habere yapılan yorumlara bakınca ne resim, ne şiir yine haber ve yorum benim işim diyerek kendi dünyama, asıl işime, gazeteciliğime ve bu mesleğin gerektiği gibi yapmadıklarında sık sık şikayetçi olduklarım meslektaşlarım gibi okurlarımın da beni anlamadıklarını düşünüyordum..

Bu duygulara neden olan haberlerimden olan ‘VALİ 2 AYDIR BASINLA BİR KEZ BİR ARAYA GELMEDİ!.. ‘ başlıklı harbime yapılan yorumlar arasında bulunan beni anlamayan onca yorumlardan biri aynen şöyle idi..

‘Fakir abi Ardahan’a ilk kez bir şeyler yapmak için çabalayan bir vali gelmiş. Bizlerde yıpratmak, adamı bezdirmek yerine memleketimiz adına güzel şeyler yapılıyorsa destek olmamız lazım. Artık bu Fakir edebiyatı kimseye bir şey kazandırmıyor. Fakir derken senden bahsetmiyorum abi.. Selamlar saygılar.. Birol Demir’

Benim ise kendinse verdiğim cevapta şöyle idi; ‘Birol.. Ben bir şey mi dedim.. Vali gibi kamu görevini yapan basın mensuplarıyla kamu görevlilerinin sık sık bir araya gelmesi ve çokta dolu olmayan ele resmi açıklamalardan çok halkla kamu arasında köprü olan gazetecilere direk bilgiler verse daha iyi olur dedim.. Ki doğrusu da o değil mi? O zaman kulaktan dolma haberlerde şüpheli bakmayız demi? Ardahan’ı zenginleştiren habbelerle buluşmak umuduyla Selam..’

Ve, ‘Göl/Fed’e Çetin aday’ başlıklı ikinci haberime yapılan diğer bir yorumda Göle’nin en büyük köylerinden olan Senemoğlu köyü dernek başkanı ve Göle Derneğini beğenmeyip, ikinci bir Göle derneğini kurucu önderliğini yapan sevgili iş insanı Yılmaz Yeni’nin haberime yaptığı, ‘Fakir bey yapmayın kimsenin tanımadığı bir kişi çatı adayı olamaz.. Göle’ye büyük bir saygısızlık.. Pazar günü saat 18:00 de çatının çöküşünü hep beraber göreceğiz….’ yorumuydu..

‘Yılmaz abi Çetin Kılıç’ta senin kadar, benim kadar Göleli ve Ardahanlıdır.. Bu nasıl bir bakış abi.. Bende seni tanımıyordum ama bak tanıştığımızda bu uyan hep kardaş kaldık ve birlikte tek başımıza da Göle Ardahan için bu haber gibi güzel bir şeyler yapmadık mı?’ diye cevapladığım Yılmaz Yeni ile Birol Demir’in bu yorumlarında gördüğüm tek şey gerek beni gerekse okurlarımın yorum yaptıkları haberlerin içeriğinin beni anlamadıkları gibi anlamadıklarıydı..

Çünkü birinci, ‘VALİ 2 AYDIR BASINLA BİR KEZ BİR ARAYA GELMEDİ!.. ‘ başlıklı haberimde hem bir gazeteci olarak, hem de Ardahan Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olarak kamunun dördüncü kuvvet denen basınla kopmaması gerektiğine işaret etmekten öte bir amacım yoktu.

Ve ikinci haberim olan ‘Göl/Fed’e Çetin aday’ derken, bir önceki kongresi mahkeme kapılarına kadar düşen Göle Dernekler Federasyonun hem çetin geçeceği söylenen yeni bir kongreye hazırlandığını ve aday olan isimin bunu anlattığını anlatmaktan öte bir şey yazmamış dememiştim..

Ama dedim ya anlaşılmamak, anlatamamak, ‘Ben, resimlerimi pardon haberlerimi tavuklar için yapmıyorum…’ diyen benim mi, yoksa bu mesleğin derdi mi bilmem ama ‘insanım, düşünüyor, düşünürken susmayıp, konuşuyor, yazıyorum’ diyenin dün Picasso gibileri bugün ise bizler gibi hiç anlaşılmadıkları da diğer bir gerçektir..

Çünkü o hiç silinmeyen gerçekler ve o resimler, şiirler gibi acı veren haber diliyle yapılanları ,’iş olsun, torba dolsun’ diyerek yorumlayanladır.. Ama o haberlere, resimlere, şiirler imza atanlar bugün hep anılan Nazımlar, Ape Musalar gibi  ölmedikleri ve hep yaşadıkları da diğer bir gerçektir..

ha unutmadan gelelim şu bizim ünlü, ünsüz gazeteci meslektaşlara diyerek, ‘Amma çok uzattın’ diyenleri de kızdırmadan yeni yolum yaptırmadan yazımıza son verelim..

Dikkat ediyor musunuz bilmem ama onca yerel gazetesi, bi kadar ulusal basın temsilcisinin olduğu Ardahan’da, ülkede bir elin parmağın geçmeyecek diyebileceğimiz bir, bilemediniz iki kişi dışında onca sorunu olan bu kentte yaşanan gerçek ve yazılması, haber olması gereken sorunları dile getirmiyorlar.

Buna örnek olarak yerel gazetelerinin yanı sıra bir o kadar ulusal basın temsilcisi internet haber sitesine sahip olan Ardahan’da başta, çalışanlarının şu günlerde ulusal basınlık, hatta dünya medyalık haberlere konu olduğu valilikle ilgili yada kulağa türkü gibi gelen açıklamalar yapan yolları gül açmayan belediye ile,  plan ve projede olmamasına karşın ‘müteahhitte hediye iş’ olarak söylenen bodrumunun ardından zayıflama bandından düşüp, ayağını kıran üniversiteye ilgili olmak üzere valilik, müftülük ve havuzuna basın değil, İl müdürlerinin keyif yaptığı spor farikası olan müdürlük gibi kurumların resmi çalışmalarını mail yolu ile göndertip, haberleştirdiği bu kentte halkın sorunları, istemleri hiç yok mu?

Bilmiyorum ama bu kentin bir muhalefet partisi için bulunmaz Hint kumaşı olduğunu sık sık yazıp, dururken, muhalefetin ve kendilerine ‘gazeteciyim’ deyip, çamurlu yollarda, çöp dolu çevrede gezenleri de var..

Evet, bir bilemediniz iki kişinin yazıp durduğu bunca sorun karşısında kör olup, kulak tıkayıp, ağız açmayanların çok olduğu bu kentte bunca sorunu yazması gerekenler neredeler, ne iş yaparlar?

Onları bilmiyoruz ama onlar gibi duyarsız olan bu toplumu sıkça iğneleyen, hakkınızı arayın diyenler olmaz ise acaba bu kentin hali ne olur onu da düşünmek istemiyorum..

Bu arada bu sitemim sadece Ardahan’dakilere mi ki?..

Hayır Kars’ta, Erzurum’da kısacası tüm ülkede gazeteci geçinip, kendi evinin önünü göremeyen bizdeki havuz medyayı örnek alan Hollywood’lu Amerika’nın başını çektiği Okyanus havuzunda bir araya toplanan dünya medyasının çektiği görüntüleri, yaptığı haberleri, yorumları biz okurlara kendi haberleri, yorumları diye yutturan bu yetmez bizim stk’lar gibi dernek, federasyon yetmedi konfederasyonlar kurmaya kalkanlara da gazeteciliğin buğday tanesi olmadığını anlamaları içindi..

-Çünkü ben resimlerimi tavuklar için yapmıyorum…’ diyen Picasso gibi bende ‘görmedim, duymadım, bilmiyorum’ demeden işim gereği, gazeteciliğin anlamı olan haber yapıyorum..

Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Yazar, kişisel YouTube kanalının aniden kapatılmasıyla yaşadığı dijital kaybı ve yeni bir platform kurma çabalarını paylaşarak yerel gazetecilik mücadelesini anlatmaktadır. Metin, Ardahan’da anaokulu öğrencilerinin ahırlarda eğitim aldığı “Minik Çiftçi Akademisi” projesini takdirle karşılayan ve bu örnek çalışmayı ulusal medyaya taşıyan süreci aktarmaktadır. Aynı zamanda şehirde infial yaratan bir kamu görevlisine saldırı olayını ve valiliğin bu konudaki sessizliğini bozan resmi açıklamaları eleştirel bir dille sorgulamaktadır.

Yazar, Çin’de yaşanan magazinel bir aldatma haberi ile Ardahan’da kapalı kapılar ardında dönen karmaşık olaylar arasında ironik bir bağ kurmaktadır. Sonuç olarak yazı, yerel bir gazetecinin haber peşinde koşarken karşılaştığı teknik zorlukları, toplumsal başarıları ve bölgedeki siyasi çalkantıları bir arada sunmaktadır.

 


Günahı bana sevabı size..

Tevrat'ta geçen ve "Vadedilmiş Topraklar" olarak adlandırılan hedefinde olduğu söylenen, Azerbaycan'ın doğalgazı ile ısınan İsrail'in Avrupa'yı öteleyen BOB'u adım adım hayata geçirdiği söylenen Amerika'yı ardına alıp, Ortadoğu'da ki onca ülkeden sonra saldırdığı kendisini bile koruyamayan babadan oğul Mücteba Hamaney'e bırakılan İran yanarken, gözaltına alınıp, tutuklanan, yerlerine kayyumlar atanan belediye başkanları kervanına Bolu Belediye Başkanında katan mevcut iktidar Milli Savunma Bakanlığı haricindeki 16 bakanlığa, 'Acil Durumlar ve Savunma Planlamaları Dairesi Başkanlığı' adlı bir birim, kurup, iki, üç, beş yetmedi 11 maaş alanlarında aralarında olup olmayacağı merak edilen ve kendisine yakın onca insanın iş bulacağı yeni kadroya yol verdiğini gördüğümüz ve eskiden okulların da tuvalet bile olmadığı söylenen ülke ile dünyanın tez değişen gündemi arasında yerele baktığımızda karşımıza siyasetten çok stk'larımızın bir kez daha çıktığını görmekteyiz.

Ve dönüp, yerele baktığımızda başta, Ardahan Şoförler Ve Otomobilciler Odası AŞOB Başkanı Asım Özer ile Ardahan Esnaf ve Sanatkarlar Odası ESOB Başkanı Candar Yılmaz'ın iftarda bir araya gelip, kendilerinin en büyük destekçilerinden olan Göle Esnaf Odası Başkanı ESOBB eski başkanı Yılmaz Kaya'yı ellerinin tersiyle itip, Mayıs ayına kadar Ardahan Esnaf ve Sanatkarlar Odalar Birliği Başkanlığına devam edecek olan Ardahan ESOBB'un mevcut başkan İskender Alihanoğlu'na karşı, 'biz adayız' demeleri ile yeniden tartışılmaya başlanan Ardahan'daki yarı resmi stk'ların başı olan Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası, ATSO seçimi de 'Biz adayız diyenlerin geri adım atıp, sus, pus olmaları ile yine unutulurken birde batı kentlerindeki Ardahan stk'larına ve bu stk'lara saz, kaz ve iftar düzenleyen organizatör şirketi yapanlara bakmak isterim. 

Ha unutulmadan yerel parlamento olarak bilinen ama halkın önemsemediği, hatta başkanı ve üyelerinin kim olduğunu bile merak etmediği, vali, kaymakam, genel sekreterlerin başında olduğu bürokrasinin ve belediye başkanlarının gölgesinde, emrinde çıkamamakla eleştirilen meclisler arasında bulunan yerel meclislerden olan  Belediye ve İl Genel Meclislilerinde yaşananları da buraya not düşmek isterken, 13 delegesi bulunan Ardahan İl Genel Meclisinin de Nisan'da yapılacak olan seçimde 1 Nisan şakası yapıp, yapmayacağı merak etmekteyim.

Bu arada belediye ve belediye meclisi  demişken son seçimde bağımsız seçilip, sülale ve birilerinin sırtına bindiği Damal'lılara belediyeciliğin, hizmetin ne olduğunu yaptığı çalışmalarla ortaya koyan Damal Belediye Başkanı Kemal Çamlıyurt'un CHP'li Meclis Belediyenin kıt kanat imkanlara rağmen bir ilke imza atıp, ilçede yaptırdığı çocuk kreşini istememeleri ve kentte yapılmak istenen imar değişikliğine karşı çıkmalarının  toplum nezdinde aldığı haklı tepkiyi de kutluyor, tıraşsız, kravatsız, ahırdan çıkıp geldikleri hala hizmet etmeye çalışan mecliste türkücünün gazına gelip, saçmalamalamalar da gerçekten gülünç bir o kadarda acı vericiydi.

Çünkü genelde iktidar olan ve Damal'da CHP'yi unutturan Bağımsız adayla da ilgilenmediğini gördüğüm Ardahan AK Parti'nin, türkücü CHP'li başkana bıraktığı Ardahan'da yıllardır bir çok stk'yı muhalefete bıraktığı ve çokta ilgilenmediğini bilen biri olarak İl Genel Meclisinin yanından Ardahan Ticaret ve Sanayi Odasının seçimlerinde de nasıl bir rol alacağınının da sorulup, sorgulanması gereken bir durum olduğunu sık sık söyleyenlerin başında gelen bir gazeteci olarak iyi biliyorum.

Evet, ülkede sarılaştıkları ön sürülen sendikalar, 8 Mart'ı bol güller ve yemeklerle kutlayan kadın stk'ları ve diğerleri gibi yerlerde sürünen bölge dernekçiliği ve stk anlayışını ayağa kaldırma çabasını ortaya koyduğum, içinde bir eğitimcinin olmadığı etçilerden oluşan vakfın, Ardahan'ın 100. yılında yapacaklarını söyledikleri bir anıtı yapamaya vakıf olamayan, bağlı oldukları ve Kısır dağı kadar büyük olduklarını ama bi yanı Çıldır gölüne ve Çıldırlılara içme suyu veren Kısır'ın suyu gibi boşa akıp giden federasyonlardan umut kesip, kendi içlerinde bölünüp, sülale derneğine kadar indirgenen stk'larımızı bir kez daha yazıp, anlamak istiyorum.

Çünkü, bahsi geçen bu stk'ların bol olduğu İstanbul’da iki dönem başında olduğum Ardahan Dernekler Federasyonu, ARDAFED kurulduğundan bu yana yapmadıklarını,benim başkanlığını yaptığım o dönemin ekibinin yapması, elin oğlunu değil, başta stk'ları siyasete atlama tahtası yapanlar, rantlarına rant katma hesabının içinde olanlar başta olmak üzere o dönemde, ARDAFED başkalığım da olduğu gibi şimdi de, İstanbul SARDAFED başkanlığım ardından birilerini bir hayli rahatsız ettiği görüyorum..

Ve bunların kendilerini Ardahan’ın tek sahibi sanırlarken aslında, Ardahan ve Ardahanlıların, 'Güçlü Bir Ardahan Lobisi' hedefi ve amacına zarar verdiklerini bir türlü anlamayanları bu kez SARDAFED'in başına gelmemle yeniden bir hayli rahatsız ettiğini yeniden görmekteyim.

Ve aynı çete, aynı diaspora aynı lobiyeciler dediğim bunların bu kez benim İstanbul Serhat Ardahan Dernekler Federasyonu, SARDAFED'in başına geçmemle birlikte dün bir birilerine demediklerini unutup, benim başkanlığımın hatırı için yeniden bir araya gelip, bana özel karşı cephe oluşturduklarını, SARDAFED olarak, 'Havaalanı olmayan Ardahan Havaalanından Tanıtılacak' başlığı ile yaptığımız yeni bir Ardahan Tanıtım Günü  girişiminin korsan komisyonunda katkısıyla engellenip, 'Esenyurt Ardahan Günleri' ne dönüştürülmesi ile tüm Ardahan kamuoyu gibi bende bir kez daha görmüştüm.

Evet, Ay ile Güneş gibi yıllardır bir birinin etrafında dönen ve bugüne kadar Ardahan’a, Ardahan'lılara hatta kendilerine bir hayrı olmayanların bizim ilk, 'Ardahan Tanıtım Günleri'ni ardından ses getiren onca etkinlik yaptığımız ARDAFED başkanlığım döneminde ortaya koyduğumuz çabaları engellemek, güçlü bir lobi için attığımız adımları boşa çıkarma çabalarına bu kez SARDAFED başkanlığımda da görmekteyim.

Çünkü yılda bir düzenledikleri kaz ve saz geceleri ve oruç tutmadıkları halde belediyelerin geri dönüşümde elde edilen naylon kaplar içinde verdiği bedava yemek ve salonlarda verdikleri sözde iftarlar ile Ardahan’ı kurtarmaya çalıştıklarını sanıp, kendilerini bile kurtaramayan bu içi boş diaspora, lobiciliği nenelerinin lobiye sanan  bu Ardahanlıların yerlere serdikleri dernekçilik anlayışını ayağa kaldırma çabamıza bin bir kulp takıp, bizi yormaya, beni bizzat yıpratmaya, ekibim arasına nifak sokmaya çalışmalarına da şahit olmuyor değilim..

Ancak, toplumda büyük destek gören çabalarımızın önüne geçmek için benden değil yapılması gerekenlerden korktuklarından olacak ki direk bana yüklenmektense, sağda solda dedikodu üretip, arkadaşlarımı etkilemeye çalışmalarına şahit olduğumuz bu miadı dolmuşların unuttukları bir şey var..

O da gerek şu an ortalıkta görünmeyen, adından bahsedilmeyen, iki kişiyi bir araya getiremeyen, tabelası hâlâ Şişli'de duvarda kalan ARDAFED’in başında şu an olmasam da, gerek bir Ardahanlı, gerek, gerekse bir gazeteci ve Ardahan Gazeteciler Cemiyeti AGC, Ardahanlı İş insanları ve Sanayiciler Derneği, ARSİAD'ın yanından ARDAKON'un kurucu federasyonu olan Ardahan Dernekler Federasyonu SARDAFED'in başında olmanın yanında hep Ardahan diyen ömrüm yettiğince bu çeteleler ile mücadele eden biri olduğumdur..

Ve mahkemelik olan ve diğer dernek ve federasyonlar gibi Esenyurt sınırlarının dışına çıkamayan ve önümüzde ki pazar günü yapılacak olan ve Çetin Kılıç'ın başkan adayı olduğu Göle Dernekler Federasyonu, GölFed'in yeniden kongreye gitmeye hazırlandığı şu günlerde bir soru ile bu yöndeki yazımıza son verip, ben adım atınca adam sayılıp, durunca adları unutulanların yani toplum tarafından olduğu gibi kendi köy ve çevrelerinde bile ciddiye alınmayanların, kısacası kendilerine bile hayrı olmayanların dün ARDAFED'in başında olarak bugün SARDAFED'in başından olan benim ortaya koyduğum samimi çabalarımın onlar için de olduğunu da anlamayanlardır..

Yani ortaya koyduğum samimi çabalarımın toplumda, kamuoyunda kendilerinin bile adam sayılmalarına neden olduğunu bile anlamayan bunların bana değil, aslında 'Güçlü Bir Ardahan Lobisi' özlemi çeken Ardahan ve Ardahanlılara yaptıkları bu yanlışlarının ne kadar doğru olduğunu kendilerine sorulmasını gerektiğini düşünüp, benim 'Ardahan dernekçiliğini, vakıfçılığını, federasyonculuğunu ayağa kaldırma çabam acaba yanlış bir şey mi?' diye sorup, tüm Ardahanlılardan cevap vermelerini isterim..

Çünkü ben adım atınca ayağa kalkan bu diasporanın, ben durunca ortadan kayıp olup, nereye gittikleri ne yaptıkları ve niye bu kadar kobuğ yemiş hainler olduklarını ve niye saz, kaz ve iftar etkinliklerinden öteye gidemediklerini ve Sönmez Karadağ'ın başında olduğu Gürcübeg Derneği gibi tuvaleti olmadığı söylenen o terk edilen köy okullarını güzel bir kültürevine çeviremediklerini merak edilmesini ve bunun nedeninin sorulup, bunca yazdıklarımdan cevap alınmasını, ve yıllardır olduğu gibi yukarıda anlattıklarım gibi bugün de bir kez daha yazıp, 'şarlatan içi boş diaspora, kazcı, sazcı, iftarcılar siz niye böylesiniz?' diyerek nedenlerinin onlara, suçlulara 'Biz niye böyleyiz?' diyerek  sorulması için 'günahı bana sevabı size..' diyerek tüm Ardahanlıların boynuna yüklüyorum..


Bugün Kırmızı Fistanlı Kadınlar Günü..


Bugün, Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Yani bugün 8 Mart Kadınlar Günü..

Hem de sadece birinin değil, Irak, Libya, Afrika, Ukrayna, Suriye, Gazze, Kobani ve İran’da ölen çocuklarına, eşlerine feryatlar içinde ağlayan, yıkılan evlerine göz yaşı döken, savaş kararı almada önde olan erkeklerin yakıp, yıktığı tüm dünyaya ağlayan kadınlar günü..

Yani kadınların çok sevildiği, onların omuzlarda değil, kalplerde, baş üstlerinde taşındığının sözlerini çok duyacağımız, dinleyeceğimiz ve cepte para varsa ‘acaba kaçadır?’ diye düşünüp, tereddütlü bir düşünce ile uğramayı düşündüğümüz kırmızı güller alacağımız gün..

Dövülen, dışlanan, evden çıkarılmayan, kıskanılıp, bıçaklanan, öldürülen, ot saman taşıttırılan, aylarca yaylaya çıkarılıp, sütü peynir, peyniri yağ gibi biz erkekleri adam eden kadınlar günü..

Bugün, 4 dininde nedense insanlar arasında birinci sınıf (!) dediği ileri sürülen ama başta ‘Cennet anaların ayağını altındadır’ diyen Kur’an da olmak üzere tüm kitaplarda ele bir şey olmadığına inanmadığım biz erkeklerin kahve köşelerinde çay içip, hoşgün, pişti, fanti keyfi yaptığı sırada kadınların karnında ki bebekle ahırı sildiği, işe gittiği, buzdolabı boş mutfağı düşündüğü, kıt kanatlı ama asgari ücret denen para ile çalışan diğer insanlar gibi en çok vergi kesilen maaşı aldığı resmi dairede olduğu gün..

Bugün eşinde güzel bir gül, elbiseyi bırakın söz bekleyen ama hep horlanan, dışlanan kadınların günü.. Ve bugün en demokrat, en muhafazakar, en sağcı partilerde neden kadının adı olmadığının sorulduğu bir gün..

Ve bugün oyları kocalarının emriyle ellerinden alınırken, hakları gibi partilerde, odalarda, stk’larda, hatta resmi kurumlarda yeterince yer verilmeyen elesine denilen onlarında çok hevesli olmadığı kadınların günü..

Ve bugün, Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Bugün hep cinsellik arzusuyla bakılıp, bunun dışında akıllara getirilmeyen, hep ikinci sınıf statüsüne konulduklarını ileri sürülen ama kendisi de birinci adıma, adama ulaşmak için bir adım atmayan kadınlar günü..

Evet, buraya kadar ülkenin de içinde olduğu dünya kadınlar günü için bir erkek, bir gazetecinin ele aldığı satırlar tüm kadınlara derken, şimdi de benim memleketim, sınır kenti, erkek takımına olduğu gibi kadın takımına sahip çıkılmayan doğru dürüst bir kadın evi olmayan serhat Ardahan’ın kadınlarına bir iki kelam, selam satırı..

Ve bugün taş salların, çürük ağaç gontların örttüğü toprak damlarda, nefes alınmayan ahırlarda ömür tüketen, bayramdan bayrama kırmızı bir fistanla kandırılan kadınların günü..

Bugün, tren yolunun sınırları içinde, gözünün önünde geçen erkeklerinin ithalat ihracat nedir demektense türkücü gibi yılbaşı gibi özel günlerde bir tosun parası ile sınır geçip, karşı tarafta içtiği günün gecesinde dönen kumar çarklarının durduğu an Gürcistan’dan evine dönmesini beklediği Çıldırlı kadının günü..

Bugün Çıldır gibi hala doğalgaz ile ısınmayan Aşıkşenlik adını taşıyan belediye benzer Ortakent Beldesi Belediyesi ve yolları her kış kardan kapanan Hanaklı kadının, ithalat ihracatı bırakın, gümrük müdürlünün olmadığı, sınır ticaret merkezinin yapılmadığı, Ulgar tünelinin açılmadığı Aktaş Gümrük kapısında olduğu gibi Türkgözü’nden geçilip, gidildiği Gürcistan’da, ‘Ahıskalı akraba ziyafetindeyim’ diyen bebeklere değil kendisi gibi yaşlı dedelere bakan ninelere kalmış Posoflu kadınların günü..

Ve, ‘çocuğuma bir şeker, bir etek, bir çikolata alırım’ diyerek yorgunluktan bükülen boynu ve beline rağmen el emeği, alın teriyle kendisi gibi renge renk boncuklara ilim ilim ördüğü,  göz nurunu döktüğü bebeği yapan ama Barbie bebeği gibi marka edip, satamayan karalara bürünen yırtık, yamalı elbiselerinin sardığı kolları hep önünde bağlı Damalı kadının günü..

Bugün, ovası kendisi gibi güzel bin bir çiçeklerle dolu ama 3 köyü Kürt Ahıskalı soydaşının bile gelmediği Posof’un, Alevi-Suni’nin yaşadığı Hanak’ın, Kürt Hoçuvan’ın gibi Kafkas arsının balından tadamayan, Kısır, Ulgar, Sahara gibi başı dik, yolu, suyu olmayan yaylalarda aylarca derme, çatma taş evlerde kalıp, nasırlı ellerinin ürettiği kaşarı, sütü sömürülen Goreveng beldeli Göleli Kadınların günü.

Ha unutmadan bugün sevgili, eş, arkadaş diyen ve biz erkeklerin üzen Narsistik derecesinde olan normal insan sanılan ve bir kadın olan yazar Umay Umay’ın kitabına kapak olan, zaman zaman benim kitap olacak olan, ‘Özel hayat anlatılır mı?’ ‘Kararan Ayçiçekler’  ve ‘Cumartesi yazılarım’a zaman zaman konu olan kırmızılı günlerini kutlamadığım kadınlarında günü..


Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..

Bu metin, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü özelinde kadınların toplumsal hayatta maruz kaldığı derin çelişkileri ve hak mahrumiyetlerini sarsıcı bir dille ele almaktadır. Yazar, kadınların süslü sözlerle yüceltildiği bu günde aslında şiddet, yoksulluk ve ağır emek sömürüsü gibi acı gerçeklerle boğuştuğunu vurgulamaktadır. Özellikle Ardahan ve çevresindeki kırsal bölgelerde yaşayan kadınların, zorlu doğa koşulları ve erkek egemen yapı altındaki görünmez mücadelesine dikkat çekilmektedir. Siyasetten sosyal hayata kadar her alanda dışlanan kadınların, sadece bir gün hatırlanmak yerine gerçek haklarına kavuşmaları gerektiği savunulmaktadır. Kaynak, romantize edilen kutlamaların ötesine geçerek, savaşların ve ekonomik zorlukların yükünü omuzlayan kadınların sessiz feryadını kamuoyuna duyurmayı amaçlamaktadır. Sonuç olarak bu eser, kadının toplumdaki ikincilleştirilmiş konumunu yerel ve küresel örneklerle sorgulayan toplumsal bir eleştiri niteliği taşımaktadır.



Okyanus medyada gündemi takip ederken, başkasının kaleminde babayı dinlemek, okumak, anlamak..


Irak, Suriye şimdide İran filmini bize izleten BOB sinemacılarının kamerayı İsrail'e, çekimi ve reklamını Amerika'ya bıraktığı şu günlerde bir Kürt babanın Kürt oğlu olarak bu oynana son filme bakarken xtwittim ve sanal ortamlarımda aşağıda ki mesajı atıyor, benim gibi Kürt olanları kendimce uyarıyordum.

'Kürtlere Para Verdik Kendileri için Harcadılar' diyen Epstein belgelerinin baş aktörüne ve küçük ama her baharda büyüyen tulasına bir kez daha inanıp, Kürt değil, keriz olurlar mı? Olmamalı..  Çünkü onlar dilsiz, yersiz, kimliksiz olsalar da, dar zaman da komşusuna, birlikte yaşadığı toplumalar silah çekmeyenlerdir.. Komşusu da yıllardır onlara vermekte direndikleri hak, hukuklarını hemen verip, 'gel biz kardeşiz' demeli.. gazetecifakiryilmaz www.kuzeyanadolugazetesi.com' şeklinde ki mesajı atıp, son yaşananlara bakışımı ve tereddütlümü tüm kamuoyuna duyuruyor ve durduğum yeri ilan ediyordum.

Evet, içine bol helvacıların sızdığını düşündüğüm hewallı DEM'liler başta olmak üzere Kürt dünyasının dikkat etmesi gereken bu sürece yönelik olarak kendi bakışımı ve bu konuda ele aldığım yazılarımı yazmaya devam etmeyi düşünürken sanal ortama düşen bir paylaşım ve bu paylaşımı yapan isim dikkatimi çekiyordu.

Bu paylaşımı yapanın stk konusunda hiç anlaşamadığım, kobuğ yiyen, Ardahan'ın gölgeleyen KAI, KAISİAD'çılar, kazcı, sazcı, tabelacı, içi boş lobiyeciler başlıkları ile zaman zaman sert eleştirilerimin arasında olanların başını çekenlerin içinde olan ama kinli değil, kardeşce saygılı olduğum Ahmet Demirbaş'ın önce 'Kim bu muhtar?' başlığı ile günler öncesinde yaptığı paylaşıma bakınca takipçilerinin merak içinde heyecanla beklediği o muhtarın Ahmet Yücel Çiftçi'nin, 'Yoksul köylünün yiğit önderi' başlıklı yazısında daha önce ele aldığı ve 'Kurmaysız Dövüşen Devrimciler' adlı kitabında da yer verdiği o muhtarın olduğunu hemen anlıyordum.

Ve Ahmet Yüecl Çifçi'nin,'Yoksul köylünün yiğit önderi' başlıklı yazısında, 'Özetle o bir halk önderiydi. İyi bir öğretmen ve bildiğini ölümüne savunacak kadar cesur ve kararlıydı. O Ardahan köylülerinin ZAPATA’SIYDI.' dediği ve  Meksika Devrimi'nin liderlerinden Emiliano Zapata'ya benzettiği o muhtarın, o Kürt muhtarın babam olduğunu hemen anlıyor, hissediyor ve 'Kim bu muhtar?' başlığı ile paylaştığı duyurunun ardından ne yazacağını bende yerel ve dünya gündemini takip ederken  bir taraftan da o yazıyı merakla bekliyordum.

Ha bu arada bölgeyi yenden dizayn etmek isteyenlerin Kürtler olmaksızın hareket edemediklerini iki Kürt liderini direk telefonla arayan Trump ve ortağı İsrail'inde İran'ın karşı cevaplarıyla şokta olduğunu da anlıyor, bu yaşananlar içinde asıl kaçırılmaması gerekenin Kandil ve Kısır gibi dağlarla çevrili Preslerin dünyası İran'ın Irak, Libya ve Suriye gibi kolay lokma olamayacağını bu nedenle başta İran'da bulunan Kürtler olmak üzere bölgede ki Kürtlerin çok ama çok dikkatli olması gerektiğini ben değil, MHP lideri Bahçeli'nin 'statü verilmeli' dediği Öcalan'ın dediğini de hatırlıyordum.

Yani, o lüks ve bir araya gelse Gazze'yi, Kobbani'yi hatta okullara beslemesiz giden ülkedeki öğrencileri doyuracak olan iftar sofraları ile günlük, 23 milyon TL.  harcamanın yapıldığı sarayın pardon Milletin evi denilen Kulliye'ye bakıyor, ülkemize atıldığı söylenen füzenin neden o çok övünülen kendi milli ürünümüz savunma sistemleri ile değil de  NATO unsurlarca engellediğini okurken, uluslar arası hukuku tanımayan Amerika'nın İran'a kilo metrelerce uzaklıkta bulunan Sri-Lanka sahillerinde bir İran deniz altını vurduğunu ve bir çok İranlı denizcinin hayatını kayıp ettiğini duyuyordum. Ve dönüp, Venezuela da ki gibi İran liderini derdest eden Amerika ve İsrail'in neden şokta olduğuna bakarken, ülkemizde, 'havuz medya' denen dünya basın ve medyasının da oluşturulan okyanusa atıldığını da anlıyordum.

Çünkü, Avrupa'yı dışlayarak hava da İsrail ile kara da Kürtlerle ittifak kurduğunu söylenen Amerika'nın bir kez daha hukuk tanımadan Sri-Lanka'dan ülkesine dönen ve savaş halinde olmayan bir denizaltısını vurduğunu, okyanus havuzuna atıldığını  düşündüğüm dünya basın ve medya aracılığı ile 'kahramanlık' olarak, kamuoyuna yuttururken Hürmüz Boğazında boğulup, kaldığı, bölgedeki tüm üstlerinin o küçümsenen İran tarafından nokta vuruşları ile yerle bir edildiğini yamıyor, anlatmıyor, görüntülemiyordular..

Ve bir kaç güne bitecek denen bu savaşında Irak, Libya, Arap Baharı denen Arap adasında yaşananlardan sonra hedefe alınan Suriye'de ki gibi uzayacağını ve Ortadoğu'nun yanında dünyayı kana bulayan Amerika ve İsrail ittifakına tek direnenin de bir solcu bir liderin olduğunda diyemiyordular.

Yani, 'Amerika, İsrail haksız da ama İran'da ayıp ediyor..' sözde tepkileriyle yani 'ne şiş, kebap yansın' diyenlerimden olmadığını ortaya koyan tek liderin ve ülkenin Hristiyan İspanya'nın solcu başbakanı Sanchez olduğunu, ülkemizde ise yine bir solcu olan baskı altında olduğu söylenen CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in, 'Kahrolsun Amerikan emperyalizmi Küstah Trump ve Netanyahu barış getiremez" diye haykırdığını hem havuz medya, hem de okyanus medya yazmıyor, demiyor, seslendirmiyordu..

Ve başta olmak üzere kimsenin anlamadığı yada anlaşmazlıktan geldiğini ve akaryakıta peş peşe gelen zamlarla ekonomisi iyiden iyiye yerle bir olan bizim ülkedeki gerçek gündem gibi gibi gölgelenip, gizlendiğini de anlıyordum..

Evet, bir yandan dünya, ülke gündemini diğer yandan yerel ve genel gündemi takip edip, diğer yandan da Dünya Kadınlar Gününün kutlanacağı, 8 Mart'ta ulusla tv TEMPO TV'd canlı olarak yayınlanan  'Gazetecilerle Gündem' adlı programımı hazırlanırken Ahmet Demirbaş'ın 'Kim bu muhtar?'  ön tanıtım duyurusunu yazıya çevirip, yayınlandığını ve Kürt Fezo, Muhtar Fezo, Yoksul köylünün yiğit önderi, Ardahan köylülerinin ZAPATA’SIYDI' denen ve oğlu benim değil, dostu, arkadaşı ve halkın çocuklarına devrimciliğini, dik duruşunu, onurlu yaşamını anlattığı rahmetli babam Fevzi Yılmaz'ı anlattığı yazıda sanal ortama düşüyordu.

'Ardahan'ın yiğit Muhtarı' başlıklı yazıyı okuyup, kendi sanal sayfamda da paylaştığım bu onur veren güzel ve çok anlamlı yazıyı yazan sayın Psikolog Ahmet Demirbaş'a teşekkür ederek, birde burada, bu köşemde, kimin oğlu olduğumu, nasıl bir gurur içinde olduğumu ve o babanın biz çocuklarına bıraktığı halk adına mücadele eserini kendimce bir gazeteci olarak taşıma sorumluluğu ve ağırlığı ile satırlarına dokunmadan siz okuruma bir kez daha Teşekkürler Ahmet Demirbaş, teşekkürler Ahmet Yücel Çiftçi' diyerek buraya bırakmak isterim.

İşte Kürt Ape Musa ile Diyarbakır zindanlarında 4.5 yıl hapis yatan ve bugün hemen denilen bir af ile ani 'Ecevit affı' adı verilen af ile idamdan kurtulduktan sonra halkı için mücadele etmekten bir adım geri atmayan o babanın oğlunun sorumluluğunu bir kez daha gururla bana hatırlatan ve teşekkür ettiğim, İstanbul'un 39 ilçesinin içinde bulunan nezih ve yıllardır Alevi ağırlıklı solcuların yönetiminde olan bir şehir olan Ataşehir ilçesinde bulunan Nezih Bakım Evleri sahibi Ardahan Ölçekli, sayın Psikolog Ahmet Demirbaş'ın yazı..

Ardahan’ın Yiğit Muhtarı Fevzi Yılmaz

Yazan: Ahmet Demirbaş Psikolog

20. yüzyılın son çeyreğinde Ardahan’da bir muhtardan söz edilirdi. Dik başlıydı; hak ararken eğilip bükülmezdi. Herkesin karşısında saygıyla durduğu devlet adamlarının önünde bile çekinmeden konuşan, cesur ve atak tavrıyla örnek gösterilen bir muhtardı. Kimilerinin koruyucu meleği, kimilerinin idolü, kimilerinin ise korkulu rüyasıydı. Onun adı Fevzi Yılmaz, nam-ı diğer Muhtar Fezo ya da Kürt Fezo idi.

Ardahan Küçük Sütlüce (Harziyan) Köyü’nde 1938 yılında dünyaya gelen Fevzi Yılmaz, ömrünü halkına adamış bir mücadele insanıydı. Yoksul köylünün hakkını savunmayı hayatının merkezine koymuştu. Haksızlıklara boyun eğmeyen direnişçi ruhu nedeniyle hapisler yatmış, sürgünlere gönderilmiş ama inandığı yoldan hiçbir zaman dönmemişti.

Bu yüzden ondan hep sevgi ve saygıyla, biraz da imrenerek söz edilirdi.

Kürt Fezo’nun en büyük özelliği fakirin ve garibanın yanında olmasıydı. Yoksul köylünün hakkını arar, adaletsizliklere karşı dimdik dururdu. Onun için makam ve mevki değil, halkın hakkı önemliydi. Bu yönüyle Ardahan’da bir döneme damga vuran gerçek bir halk adamı olarak tanındı.

Onu tanıyanlar için Fevzi Yılmaz sadece bir muhtar değildi; cesaretiyle yol açan, dostlarını zor günde yalnız bırakmayan, halkın içinden çıkmış bir önderdi. Ardahan’ın direniş geleneğinde onun da alın teri ve emeği vardır.

Fevzi Yılmaz, 29 Ağustos 2012 Çarşamba günü ebediyete intikal etti. Onun ölümüyle fakirin dostu, yoksul köylünün koruyucusu sayılan bir isim aramızdan ayrıldı. 2012 yılının o Ağustos gününde sadece bir insan değil, Ardahan’da bir dönemin hatırası da toprağa verildi.

Bugün aradan yıllar geçse de yokluğunun bıraktığı hüzün hâlâ hissedilmektedir. Onun gibi yiğit ve dik duran insanların eksikliği daha da belirginleşmiştir.

Ancak bıraktığı mücadele ve onurlu yaşam, onu tanıyanların hafızasında yaşamaya devam etmektedir.

Kürt Fezo, Ardahan’da bir efsane olarak anılmaya devam edecektir.

Yoksulun dostu, haksızlığın karşısında dimdik duran o yiğit muhtarı saygı, rahmet ve özlemle anıyorum.

Işıklar içinde uyusun.

3.3.2026 - İstanbul




 SAVAŞ VE GAZETECİLİK.. 


Yazıma başlamadan önce ANKA Haber ajansında ki meslektaşlarına geçmiş olsun derken, bu gazetecilerin neden gözaltına alını, işlerini yapmalarına engel olunmaya çalışıldığını merak ediyordum.

Çünkü bir zaman benimde, üzerinde bir durak, bir antrepo olmadığından Doğu Expersi dahil, Çin’den kalkıp, Kafkaslara doğru her gün gelip, geçen trenlerin durmadığı Kars-Tiflis-Bakü Demiryolunun yanı başında geçtiği Çıldır Aktaş göllünün kuşlarını fotoğraflarken aynı durumu, yani ‘Dur, sen Askeri Bölgeyi fotoğrafladın, çektin..’ diye davalık olduğumu hatırlıyordum..

Evet, benim de, benim yetiştirdiğim gazetecilerin de başına gelen benzer bir olayı yaşayan ANKA’ya, ‘Sen İncirliği çekmişsin’ diyen anlayışını borazanı olduğu söylenen TRT’de İran ile ilgili savaşı haberlerini izlerken onunda başta Kıbrıs’ta ki İngiltere üslerinin olduğu alanları olmak üzere İncirliğe benzer diğer ülkelerde ki üslerin şakır, şakır haber diye veriyordu.

Amerika ile İsrail ittifakının Avrupa’yı saha dışına itip, ‘Siz olmazsanız da biz, bölgedeki kukla ve emir kulu dikta emirlerle, krallarla, şeyhlerle, bizi çocuklar darbecilerle yani kısacası kendi kamuoyuna bize küfür eden, arkadan bizle ortak hatta bir dediğimiz iki yapmanın dostum dediklerimizle gizli ortaklarımızla  ortaklarımızla hal ederiz..’ diyerek, Yahudi Kraliçe Ester’in Persleri kurtardığı söylenen ama bugün adı Molla İran denen ülkeye yönelik yapılan savaşı ekranlarına taşıyan televizyon kanallarının bu haberi veriş şekli dikkatimi çekiyordu..

Çünkü günlerdir sabah kadın ve yemek programları ile ekranlarını dolduran akşamlar savaşa ve savaş taktiğine çevirmiş olan televizyonların, adına BOB pardon Arap baharı denilen zemheri ile birlikte estirilen rüzgarla önce Suriye, sonra Libya ardından da İran’da gelen haberleri ‘son dakika’ olarak verirken geriye kalan ekranlarında ya erken spor tartışmaları yada diziler olduğunu görüyoruz..

İnanmıyorsanız eğer Ardahan’ın en yüksek dağı olan bir yakası Çıldır gölünü besleyen, diğer yakası Hoçvan’ın 21 pare köyüne verilemeyen su kaynağı olan Kısır dağı eteklerinde kavga edip, güreştiği Kiziroğlu’na yenilen Bolu Beyi sanan ve kendisini oralara taşıyan Kılıçdaroğlu’nu arkadan bıçaklayanların başını çeken,  ardından ‘Adalet’ tişörtünü giyip, Ankara’dan İstanbul’a yürüyen aynı Kılıçdaroğlu’na özenip, bizim türkücü başkan gibi o yedikçe şişen göbeğin sığmadığı ‘Değişim’ tişörtü ile Ankara’ya yürüyen sahte Bolu beyi ile ilgili gelişmelere bakın..

Çünkü anlattığı aynı basın ve medya CHP Genel Merkezi önünde otobüsün üstüne çıkıp, Kılıçdaroğlu’na sandalyeyi attığı günlerde benimde bu köşede, ‘Bolulu Adalet mi Arıyor?’ diye yazıp, eleştirdiğim CHP’li  Bolu Belediye Başkanın gözaltına alınıp, İmamoğlu ve onca belediye başkanı gibi tutuklanmasını bile doğru dürüst göremeyen, bu haberi de normalmiş gibi alt bant haberle geçiştiren ve her zaman ki gibi gerçek gündemi de saklamak adına günlerce savaş tam tamları çalıp, askeri, polisi sınır ötesine, Suriye’ye, Libya ve Irak’a hatta Çad’a gönderen daha sonra normale dönen aynı basın ve medya kanalları, dağların korumasın da olan İran coğrafyasında gelen şok edici kara haberler ile füze dolu haberleri ‘son dakika’ logosu altında normal bir habermişcesine gibi alt geçişle veriyordu..

Çünkü içine bulundukları havuzda bir birine benzer aynı kulaçları atıp, ellerine aldıkları çubuklarla, bidonlarda yaktıkları ateşler eşliğine sınıra yakın bir yerde canlı yayınla savaş tam tam tamlığı ve baronluğu yapan aynı medya ve basına bağlı tv kanalların zavallılıkları da ortaya çıkıyordu..

Bunun en son örneği şu günlerde canlı olarak izlediğimiz İran savaşında da görmekteyiz. Yani iktidarın bile tereddütte olduğu ve nasıl bir duruşta bulunulması gerektiğini düşünüp, başında olduğu ülkenin sınırlarının yanı başında yaşananlara bir çıkış yolu ararken, aynı basın ve medya bölgede, ‘büyük bir çatışma yaşanıyor’ diyerek verdiği haberlerine bile tereddütle, hatta inanmakta zorlanan ve imkan olsa yani  toplum baskısı olmazsa haberini bile vermekten kaçınıp, yeniden pengaen kılığına girecek olan bir medya ve basının var karşımızda..

Yani bir taraftan savaş tam tamlığı yapan diğer yandan yaşananları bol savaşlı diziler ile başta gençlere olmak üzere tüm topluma empoze eden ama bunu da ustaca gizlemeye çalışan bir medya ve basının çalışanlarının gazeteci değil, hepsi birer savaş uzmanı gazeteciler ile şimdide liderleri öldürülerek devre dışı bırakılan gazına, petrollüne muhtaç olduğumuz ve Azeri Türkü, dili bilinmeyen, kimliği verilmeyen Kürdü milyonlarca soydaşımız olan komşu Pers İran’da ki savaşını izliyoruz.

Evet, bu durumunun yaşandığı ülkemde gazeteciliğin nasıl yerlerde süründüğü ve gazetecilikten ziyade hükümetin politikalarını yayınlayan birer kanal haline gelen medya ve basının her dakika bir bakanın açıklamasını canlı verip, cumhurbaşkanı ve bakanlara saatler ayırırken bölgede yaşana  savaş haberlerini de İletişim Başkanlığında gelecek olan resmi bir açıklamayı saatlerce bekledikten sonra kısa ve normal bir habermiş gibi alt bant ile verip, geçiştirilir ülkemde..

Öte yandan bayan muhabirler dâhil hepsi birer savaş uzmanı olan gazetecilerin eşliğinde izlemeye devam ettiğimiz aynı basın ve medyanın şu günlerde hem savaşı açan Amerika ile İsrail’e sessiz, sakince yani ‘Eyyy..’ demeden karşı olduğunu belirten yani adeta desinler için  tepki gösteren hem de saldırıya uğrayan komşusu İran’a adeta ‘Sen niye karşılık veriyorsun?’ dercesine eleştiren çokta samimi olamayan açıklamaları da çok önemli ve son dakika haberi olarak değerlendiriyordu..

Bilmem ama bana sorarsanız çatışmaların, kavgaların, insan, millet, halk ayrımı yapmadan tüm savaşların yürekleri yaktığını, aç kalan çocukları için anaları ağlattığını art arda gelen savaş haberlerinin er geç kendi kapımızda çalacağını ve buna yönelik acil önlemleri samimi, gerçekçi, tarafsız bir medya ve basın aracılığı ile halka, kamuoyuna hemen anlatarak ve en önemlisi iç barışı unutmadan, acilen hatta güçlü bir genel af ile hızlandırarak ülkede ve tüm dünya da hemen barışı istemek için sesimizi yüreklice yükseltmemiz gerekir derim..

Cumhurbaşkanı TV

Televizyonu olmayan tek vilayet konumunda olan Ardahan’ın sesini duyuma adına ilk günlük, ilk renkli, ilk ve tüm ilçelerinde günlük gazeteleri gazetelerini, ilk internet gazetesi www.kuzeyanadolugazetesi.com u, youtube de ilk tv ve radyosunu kurma ve onca gazeteci yetiştirme çabası içinde olan bir gazeteci olarak şimdide yapay zekanın aracığıyla  Ardahan isimli ilk radyosunu dinletmeye çalışırken ülke genelinde de yeni değil 20 yıldır yeni bir kanalın daha açıldığını sizde fark ediyor musunuz bilmem ama bu ülkenin bir kaçı hariç tüm televizyon kanalının başbakanın televizyonu konumunda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz..

Çünkü, internetten, tik toktan, ıstragamdan, facebooktan kafayı katıltıp, elimize aldığımız kumanda ile izlemek istediğimiz  televizyonu her açtığımız da kumandayı her zapladığımız da o her yerde olan tv ekranında cumhurbaşkanını görmek mümkün..

Adeta ‘Cumhurbaşkanı TV’ konumuna gelen televizyonlarının başta AK Pati Mitingler olmak üzere aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanının her hareketini yayınlamak için adeta bir birleriyle yarışıyorlar.. Bununla yetinmeyip, İletişim başkanından başlayıp, bakanlar, bakanlardan sonra AK Parti sözcüleri ve AK parti iktidarının desteksisi MHP ile diğer her gelişme ilk haberler arasında yer alırken araya sıkıştıran kısa muhalefet haberleri il gün boyu kesintisiz tv’cilik..

Basın ve medyanın baskı altında olduğunu belirtip, bu baskıyı kimin yaptığı yönünde hiç bir direnç vermeyen basının önemli kanadı olan televizyonun haber adı altında sürekli cumhurbaşkanını göstermesi ve onun partisini propaganda merkez haline gelmesi ne kadar doğrudur, bilinmez ama medya adı verilen televizyonların büyük bölümünün Cumhurbaşkanın televizyonu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz..

Çünkü bu ülke de onca televizyon kanalına yeni bir kanal daha eklenmişte haberimiz yok..

O televizyon kanalı da, ‘Cumhurbaşkanı Televizyonu'dur..



Doğu Ekspresi değil, Durak ve Antrepo Ardahan’a Gelsin…


Molla İran’ın, bir kez daha Amerika-İsrail ittifakı tarafından saldırıya uğrayıp, 50 yıldır hiç İran dışına çıkmayan lideri dâhil birçok üst düzey yetkilisinin adeta kuş vururcasına ikinci nokta vuruş ile imha edildiği haberlerini, geceden kalma uykusuzlukla sabah saatlerinde kadar takip ederken, günün ilk telefonu çalıyordu.
Ulusal TV Tempo TV’de canlı olarak 6 yıldır kesintisiz yayınladığımız ve sunuculuğunu yaptığım “Gazetecilerle Gündem” adlı program yetişme telaşıyla kahvaltımı yaptığım sırada, acı acı çalan telefonuma bakarken, arayanın Marmara Depremi’ni bizzat yaşadığım Kocaeli’ndeki bir meslektaşım Soner olduğunu görüyordum.
99 depremine kadar günlük gazetemiz “Siyah Beyaz Kocaeli” isimli gazetemizi çıkardığım 41 plakalı sanayi kentinden arayan meslektaşım Soner’e “Alo” demek için şarjda olan telefonuma uzandığımda, özelleştirme adı altında onca kamu malı arasında yer alan ve bugün Diyarbakır cezaevi gibi müzeye çevrilen kağıt fabrikası SEKA’nın bulunduğu sanayinin olduğu limanları Araplara satılan Kocaeli sahiline “Acaba füze falan mı düştü?” diye nedense panikleniyordum.
Ve çalan telefonu açıp “Merhaba Soner…” diyerek kendisiyle sohbete başladığımda, Soner’in benim gece yarısı yazıp www.kuzeyanadolugazetesi.com adlı haber siteme eklediğim ve ardından sanalda yeni yayın denememiz olan “Sanal Ardahan Radyo” aracılığıyla seslendirdiğim, Instagram’a, TikTok’a, Facebook’a ve YouTube’a eklediğim İran ile ilgili yazımı okuduğunu ve sohbet konumuza buradan gireceğimi düşünürken, sorduğu soru ve yaptığı öneri ile beni alıp 75 plakalı kentte, memleketim Ardahan’a götürüyordu.
Evet, Çin’den kalkan, Hindistan’a geçen, Afganistan ile savaşa giren Pakistan’ı aşan, Amerika’nın küçük ama Ortadoğu ve Arap dünyasını karıştırmak, işgal etmek için Mossad’ıyla etkisi ve esirliği altına aldığı ABD’nin bölge komutası olan İsrail ile birlikte saldırıp, gelini ile torunuyla birlikte liderini öldürdüğü İran’dan Türkiye’ye girip buradan Kafkaslara uzanan, eski adıyla İpek Yolu olan Kars-Tiflis-Ceyhan tren yolunun da olduğu hatta “Neler oluyor Fakir?” diye sormasını bekliyordum.
Ama sevgili meslektaşım Soner İran’ı değil; bir TV kanalının Ardahan’da olduğu ve canlı yayın aracı masrafı başta olmak üzere çok pahalı olan ama masrafı şov yapmak isteyen türkücülerin karşıladığını bildiğim bir program ekibiyle birlikte kadın-erkek futbol takımlarının parasızlıktan bir üst lige çıkamayan memleketimde olduğunu söylüyordu.
Ve Ardahan’ın türkücü başkanının da sanalda başlatılan ama yıllardır sanal ve sahte kalan sözde kampanya ile kalan o meşhur sözleri söylediğini, yani “Doğu Ekspresi’nin Ardahan’a gelmesini” istediğini belirttiğini, bölgeyi bilen benim bu konuda turizme hitap eden gazete ve dergilere bir yazı yazıp yazamayacağımı soruyordu.
Kendi kendime gülümseyerek dinlemeye devam ettiğim ve bir yandan da aynı gün kentin takımının önemli bir maçı varken türkücü başkanın TV keyfinde olan başkanın ne gibi türkü söyleyeceğini merak edip, karşımdaki TV kanalını da bahsedilen kanalı arıyordum.
Gülümsemenin nedeni ise bu konuda, yani Doğu Ekspresi konusunda onca yazı yazdığım, hatta bahsedilen yere eşimle birlikte gidip, kameramanlığın sevgili eşim Selmi Hanım’ın yaptığı telefon kamerasıyla orada trenlerin gelip geçtiği rayların üzerinde çekim yaptığımı ve benim oradaki feryadımı Soner’in de bu konuda anlattıklarımı, yazdıklarımı, yıllardır çırpınıp seslendirdiklerimi duymadığını, konuya uzak olduğunda belki de anlamadığını düşünüyordum.
Çünkü Soner gibi hiç orayı görmeyen, Çin’den kalkıp Kafkaslara kadar uzanan bu demiryolu hattının Ardahan’a kadar zaten geldiğini ama bu tür türkücü, şovcu siyasilerin beceriksizliği yüzünden yıllardır üzerinde bir durak ya da antrepo yapılmadığından, o da zaten Ardahan’a gelen bu tren yolundan bihaberdi.
Ve birilerinin masa başında yıkık dökük duvarlara yazılar yazıp “Doğu Ekspresi Ardahan’a gelsin…” derken, her gün trenlerin gelip geçtiği bu hatta durmayan trenlerin Ardahan sınırları içinde bulunan o hattan her gün, hem de Aktaş Gölü’nün unutturduğu Çıldır Gölü’nün yanı başında, Ermenistan sınır hattından gelip geçtiğini ve üzerinde “Ardahan” veya “Çıldır” adlı yazan bir tren durağı olmadığında öküzlerin izlediği gibi karikatürize bir durumun yaşandığını da anımsıyor ve o karikatüre değil, halimize acı acı gülüyordum.
Ve trenlerin her gün gelip geçtiği bu bölgeden bir tren durağı, bir antrepo olmadığından durmadan geçtiğini ve bölge halkı gibi bu siyasi türkücü şovcuların da o tren yoluna bir gün gidip görmediklerini ve bu hattın üzerinde siyasette, sanalda olsa bir fotoğraflarını, bir görüntülerini olmadığını kimsenin sormadığını da bir kez daha anlıyordum.
Ve Soner’in benden istediği bu yazıyı KTB’de olmazsa da, o durak, o antrepo gibi Ardahan’a bir havalimanı yapmayan, 35 yıldır aynı şefin olduğu şeflikle bölgedeki bölünmüş yolları bitiremeyen, Posof-Ulgar ve Şavşat-Sahara tünellerini açamayan ama “Ay’a bile yol yaptık” diye övünen Ulaştırma Bakanlığı’nın Maramrayı'nda yazıp, saat 15.00’te başlayan “Gazetecilerle Gündem” adlı yayınımızı canlı olarak sunduğumuz TV kanalına Tempo TV’ye doğru yol alıyordum.




Ardahan Gazetesi
Daha yeni Daha eski

İletişim Formu