Ardahan Çimen kaya köyü Facebook sayfasında paylaşılan bir resim ve ilgili yazı Çimenkaya Devrim Spor…
Futbolun Gelişim Diyalektiği
İşçiler çay yemek paydosuna çıktıklarında az da olsa rahat etsinler diye üretime gidip onların yerine üretime yardım ediyorum. Çünkü molalarda durdurulan makinalar soğuduğu için tekrar üretime başlayınca ısınması gerekiyor. Buda zaman alacağından patron üretim kaybına uğrayacağı için makinalar durdurulmuyor düşük devir çalışmaya devam ediyor. Makineler çalışmaya devam ettiği için birçok iş birikiyor. İşçiler işe başladıklarında daha bir yoğun çalışmak zorunda kalıyorlar. Biraz olsun katkı sunmamla en azından birkaçı çayını yemeğini rahat yemiş, içmiş oluyor. Benim açımdansa işçi arkadaşlarımla bir dayanışma hazzının yanında sürekli masada oturarak çalıştığım için hem fiziki bir aktivite hem de zihinsel bir rahatlama yaratıyor. Tabii ki benim böyle bir iş tanımım yok. Kimse de benden böyle bir fedakârlık beklemiyor. Ama koca fabrikada metal makinelerle bütünleşmiş işçi bedenlerinin ortaya çıkardığı emek ve ürün beni hem düşündürüyor, hem de heyecanlandırıyor. En önemlisi de mevcut sınıfsal öğretimi yeniden, yeniden sorgulamama neden oluyor.
Yine metrelerce uzunlukta dev bloklara monte edilmiş binlerce milden, rulmandan, dişliden oluşan ünitelerin birbirlerine entegre vaziyette, yüzlerce yanıp sönen sensörün komut ve uyarılarıyla matematiksel bir ölçüm içinde hareket etmesi ve çıkan mekanik ritmin, bütün bu sisteme hareket veren enerji yüklü dev dinamoların sesiyle birleşince ortaya çıkan adrenalin yüklü ortamın melodisi insanı hayli heyecanlandırıyor. Zaten oldum olası işyerlerindeki bu atmosfer beni heyecanlandırmıştır. İnsan aklının ve emeğinin ürünü olan o devasa makinalarla birleşen işçi emeğinin ortaya çıkardığı değer bana hep işçilerin gelecekte kendileri için inşa edecekleri sınıfsız toplumların güzel ve mümkün olduğunu anlatmaktadır. Belli bir uygunlukta dönen yüzlerce ünitenin yanıp sönen sensörler arasında yayılan sesi adeta dev bir orkestrayı andırırken, beni içine çekiyor. Ayrıca hayat hangi renge boyarsa boyasın bu yaratılış düzeneğinin mayası emek ve onun tek efendisi işçilerle bir arada olmanın hazzı sürüklüyor insanı oraya.
Sabah çayı molası bitip işçiler tam kadro işbaşı yapınca makinalar adeta beton binayı sallarcasına tam devir çalışmaya başladı. Bir anda ortaya çıkan yüksek volümlü orkestranın heyecanı arasında üretim bantları boyu işçi arkadaşlarla selamlaşarak koridordan ilerleyip mutfaktan bir çay alıp büroya geçtim. Masalarına dizilmiş diğer çalışanlarla selamlaşıp masama oturdum. Hiçbir işe dokunmadan çayımı yudumlayıp internet üzerinden sabah haberlerini dinlemeye başladım.
21. Asrın ilk çeyreği hangi iletişim düğmesine bassanız, dünyaya ve ülkeye hangi pencereden baksanız adeta korku filimi formatında her alana nüksetmiş, neye dokunsanız bir kokuşmuşluk çürüme adeta ruhumuzu örseleyip göğsümüzün daralmasına neden oluyor. Vahşet derecesinde doğanın tahrip ve talanı, işçi cinayetleri fabrikalarda can veren çocuklar kadın cinayetleri, hayvan katliamları yolsuzluk, ahlaksızlık, savaş ve çürüyen kurumların haberleri her gün başımızdan aşağı boca edilirken, yine bir çöplükte sıkışan ve patlayarak ortaya çıkan zehirli metan gazı dolduruyor insanların ciğerlerini ve ruhlarına nüksediyor.
Ve sistemsel çürüme en son halini futbolda gösteriyor….
Futbolda şike, bahis, uyuşturucu – haberleri bir kap asit olup dökülüyor futboldan, spordan yana yeşerme ihtimali olan gayet insani duygularımızın üzerine. Tam da bu haberlerin bataklığında varlığımı sorgulayıp bir umuda tutunmaya çalışırken bir anda Taksim İstiklal Caddesi'nde etrafı yırtıcı sırtlanlarla çevrili kuzuların bütün bu soysuz çürümeye karşı yalnızlığının çığlığına tanık oluyorum. Bir gurup öğrenci gidişata tepki gösterince uyuşturucu tüccarlarına eskortluk etmede sakınca görmeyen polisin hışmına uğruyor. Ben sabah haberlerinin sunucusunun ruhuma boca ettiği kasvetli dünyanın karanlığından ve ülkenin çürümüşlüğünden silkelenip adaletini kaybetmiş, vicdan yoksulu dünyaya dönerek çelişkilerin girdabında ne yapmalının cevabını ararken, dünyaları yalnızca dört duvar, o odamızdan ibaret olan ve ülkede eskiden beri iki ezeli rakip takımın taraftarları arkadaşlar arasında birbirlerinin gözlerini oyacak derecede bir tartışmanın içinde buldum kendimi. Kötü bir fırtınada karanlık denizlere açılan aynı geminin mağdurları olduklarından habersiz fitne tüccarın çığırtkanları gibi birbirlerinin kanına ekmek doğradıklarının farkında bile değillerdi. Zaman zaman savunmalarına benden onay bekleyen bakışlarıyla karşılaşıyor, çalabildikleri onaylanma duygusuyla birbirlerine üstünlük sağlama efelenmelerinin arasında ben toplayıp içimdeki yağız tayın dizginlerini, kanatlarında yükseliyorum tarihe ve oradan çocukluğumun hatıralarına.
Elbette insan benliği buya herkesin içinde güzel olana bir yemin vardır da bu çağda yeminine sadık kalan azdır. Ondan mıdır bilinmez elimize bir şeker tutuşturup benliğimizden binyıllık ata yadigârı oyuncaklarımızı çaldılar. Fark etmedik yada şekerin tadına aldandık. Oysa çalınan oyunlarımız, oyuncaklarımız binyıllık karakterimizdi. Düşünsenize hafızanızda daha dün gibi tazedir, kadınlı erkekli hangi çocuk oyunun en heyecanlı yerinde annesi babası ya da huysuz komşusu tarafından alıkonulmamış tadı damağında oyundan. Hangimizin çocukluk duygularının harcı olmadı ki top oynamanın heyecanı ve gol atmanın sevinci. Hangi erkek çocuk çamura bulanan tişörtünü sırtından çıkaran annesinin hiddetine maruz kalmamıştır ki. Hemen hemen her çocuk mahalle arkadaşlarıyla top sahası yaptığı çamurlu arsadan huysuz komşusu tarafından kovulmuştur. Hepimiz top oynamak için sorumluluğumuzu unutup işten kaçmadık mı? Oysa ne çok zaman oldu anasının memesinden sütü çalınan çocuk, sırtından ceketi çalınan yoksul gibi tarihten bu yana milyonlarca insanın beğenisi heyecanı ve aktivitesi olan futbolun bir sosyalleşme dayanışma paylaşım ve bedensel zihinsel bir spor olmaktan çıkıp, hayli zaman oldu sermayenin, yönetenlerin elinde futbol severlere ve ezilenlere karşı bir uyuşturma manipülasyon köleleştirme aracı olarak kullanılması. Bir sınıfın bir sınıfı sömürmesinde ciddi bir enstrüman görevi görmesi ve sermayeye çeşitli yollarla ciddi servetler kazandırması.
İnsanın tarihte kendine yarattığı birçok değer gibi futbolda hâkim sınıflar tarafından gasp edilmiş asıl olan sosyal özünden uzaklaştırılarak hunharca yozlaştırılmış ve kitleleri ekonomik, sosyal açıdan sömürme maniple etme aracı olarak kullanılmakta, bu yolla hakim sınıflara ciddi bir sermaye birikimi sağlamaktadır. Ama biz ezilenler sınıf olarak birçok şeyde olduğu gibi bu konuyu da çözümlemede ketum kalmaktayız.
Futbolun tarihsel gelişimi….
Spordan folklora, müzikten sanata, danstan tiyatroya günümüz insanının yaşadığı bedensel ve zihinsel olarak ona iyi gelen, onda pozitif bir ruh hali yaratan ne varsa tamamı emeklemeden yürümeye tarihten günümüze onun kültürel birikiminin temsilidir. Yeryüzünde her toplumun tarihten gelen kendine özgü ya da birbirine aktardığı, birbirinden esinlenen sayısız sosyal aktivitesi eğlencesi ve kültürel faaliyeti vardır. Kökleri insanın tarihi kadar eski olan ve her toplumda farklı biçimlerde tezahür eden bu sporla birlikte, folklor, müzik ve tiyatro gibi etkinlikler dünden bugüne, bugünden yarına aynı zamanda toplumların kültürel devamlılığını ve bütünselliğini sağlayan çimentosudur.
Birçok oyun gibi futbol da daha ilkel biçimleri ile insanlık tarihi bakımından çok eskilere dayanır. Yazılı tarihte futbola benzeyen ilk oyunlardan biri MÖ 300 – 200 yıllarında Çin’de yine toplumsal yaşamın bir sosyal etkinliğinden esinlenerek askeri eğitim amacıyla oynanan CUJUYA oyunundan bahsedilir. Hayvan kılı ve yünüyle doldurulmuş oval deri ile oynanan oyunda bambu kamışı ile yapılmış 30-40 santim yüksekliğinde bir boşluktan geçirilmeye çalışılan topa el ve kol dışında vücudun her yeriyle temas etmek serbesttir. Bu oyunda askeri eğitim amacından da anlaşılacağı üzere amaçlanan insanın ortak iradesini ve sosyal niteliği ile birlikte bedensel ve zihinsel aktivitesini geliştirmek güçlendirmektir.
Spor ve benzeri şeyleri doğal mecrası içerisinde ele alır, insanı doğayla ve diğer canlılarla birlikte düşünürseniz tüm bu aktivitelerin zaten biyolojik ve zihinsel olarak canlıların doğasında var olduğunu görür, aynı zamanda insanın ve tüm canlıların doğayla birbirleriyle bütünleşme, ilişkilenme eylemi olduğunu fark edersiniz. Daha sonra Çin'de oynanan CUJUYA adlı oyundan da izler taşıyan ve onun aksine bir rekabete dayanmayıp daha kolektif oynanan KEMARİ adlı oyun 600'lü yıllarda Japonya'da oynanır. Daha çok el pasını da andıran oyun bir bakıma ayak pası olup geniş bir daire alan içinde oyuncular topa ayaklarıyla vurarak yere düşürmeden ve dairenin dışına çıkarmadan birbirine göndermesine dayanır. Bu durumu sosyal boyutuyla ele alacak olursak daha çok tek takım oyunu olan bu tür oyunlar, yada rakibe karşı oynanan takım oyunlarında ve başka takım oyunlarında bireyin hızlı düşünme ve akıl beden bütünlüğünü geliştirme yetisini daha kolektif bir takım entegrasyonuna dönüştürme eylemidir diyebiliriz. Böylece takımlarda zihinsel örgütlülük ve irade birliği sağlanmış olur. Yine aynı şey bu oyunlarında hizmet ettiği toplumlar içinde geçerli olup gereklilik ve ihtiyaçtır.
Eski Mısır ve diğer toplumlarda farklı biçimlerde görülen futbol tarzı oyunlar Afrika’nın en geri bölgelerinde bugüne kadar gelen ve futbolu andıran yerel oyunlar danslar görülür. Avrupa’da ilk tüm bu oyunlardan farklı olarak Antik Yunan'da oynanan EPİSKİROS adlı oyundur. Topa her türlü temasın serbest olduğu oyun da oyuncular iki takım olarak ayrılır ve her takımın oyuncuları birbiriyle topu paslaşarak rakip takımın arkasındaki düz çizginin dışına çıkarmaya çalışır.
Aynı oyunun benzerlerini 1600 – 1700 lü yıllar Avrupası’nda Roma İmparatorluğu döneminde HARPASTUM, İngiltere’de biraz daha farklı olarak komşu köy ve kasaba arasında oynanan GÜRUHU FUTBOLU adı verilen oyunları görmekteyiz. Güruh futbolu adı verilen oyunda amaç topu rakip takımın kasaba veya köy sınırları içinde belirlenen bölgeye göndermektir. Hiçbir kuralı olmayan oyunda oyuncu sayı sınırlaması da olmadığı için yüzlerce kişi karşı karşıya gelir ve kaçınılmaz çeşitli karmaşa ve olaylar çıkar. Bu nedenle 1314 te yasaklanır ve 300 yıl yasaklı kalır. Genel olarak toplumların gelişim diyalektiği aynı olduğu için coğrafi ve gelişmişlik düzeyine göre farklılık içerse de sporları eğlenceleri birbirine benzemektedir. İngiltere'de oynanan güruh futbolunun bir benzeri 1147 yıllarında Fransa'da oynanır ve o da 1369'da yasaklanır. Belli ki ticari olarak krallara hanedanlara gün itibariyle çok da bir şey kazandırmadığından olsa gerek bu oyunlar sık sık yasaklanır.
İtalya'da oynanan ve kuralları 16. Yüzyılda belirlenen CALCİO FİORENTİNO adlı sporun ise kökeni çok eskiye dayanmaktadır. Sporda amaç topu rakip takımın kalesine göndermektir. Bunu yaparken topu kontrol etmede arkadaşına ya da kaleye göndermede el ve ayak kullanmak serbesttir. Bu oyunların günümüz futboluyla bir alakasının olmadığı iddia edilse de bu oyunlar günümüz futbolunun anasıdır. Çünkü hiçbir şey bir anda var olmaz. Onların kökeni insanlık tarihi kadar eskiye dayanır ve insanın sosyal yapısından doğan şeylerdir.
Öğrenen insanın gelişen bilinç hazinesine eşlik eden fiziksel eğitimi ve olgunlaşması duygularının arzuladığı eylemle harekete geçen adrenalin, heyecan ve mutluluğun etkisiyle öyle bir bütünlük arz eder ki ortaya çıkan yetenek ve becerinin ürettiği sonuç bütün etki alanlarının beğenisini kazanır ve onları mutlu eder.
Günümüzün gönlünde taht kuran ve geçmişe not düşen birçok sade yetenek kendilerinde somutlaşmış azmin harekete geçirdiği emek ve çalışmayla ortaya çıkmıştır. Bazı insanlarda bu gelişim daha hızlı ve üst düzeyde olur. Tarihten günümüze spordan sanatta ileri çıkmış toplumlara mal olmuş insanlar bu kategoriye girer. Beynin depoladığı bilgi öyle bir kıvrak akılcılığa sahiptir ki sağlam bir sinir sistemi yoluyla kontrol ettiği bedeni, duygunun talebiyle öyle bir matematiksel yönetir ki ortaya insanları büyüleyen sportif sanatsal ve zanaat sal eserler çıkar.
1800lü yılların son çeyreğinde modern çağa doğru dev adımlarla ilerleyen insan bilimde sanatta teknolojide olduğu gibi sporda da büyük sermaye güçlerinin çıkarı doğrultusunda dev adımlar atmış, sporun doğal gelişimine müdahale ederek belli ortak kurallara bağlamış merkezileştirmiştir. Bu anlayışla önce ülkeler kendi içinde, sonra belli ülkeler ortak birlikler oluşturarak halkların inisiyatifinden aldıkları sporu hakim sınıfların çıkarı doğrultusunda belli kurallara bağlayarak kendi kontrolüne almıştır. 1904 uluslararası Futbol federasyonları Birliği kısa adıyla ( FİFA )nın kurulması ile dünya çapında merkezi kurallara bağlanan futbol artık o içinden çıktığı halkın tam karşısında ona doğrulmuş hakim sınıfların bir silahı durumundadır.
Bütün oyunlarda buna futbol dâhil işini icra eden bazı insanlar alışılmışın dışında yaşadığı toplumun bazı kültürel fiziksel aktiviteleriyle icra ettikleri oyunu kuralları içinde destekler zenginleştirir. Bu katkı o insanların işini daha kaliteli başarılı kılar. Örneğin 1958 tarihinde Ünlü siyahi futbolcu Pele'nin yaşadığı halk topluluğuna ait yöresel bir oyun olan GİNGA yı futbolunda kullanması hatta bundan dolayı sorunlar yaşamasına rağmen işe yaramasını ve başarılı olmasını görebiliriz.
GİNGA “16. yüzyılın başlarında. Portekizliler köleleştirdikleri Afrikalıları Brezilya’ya getirdiklerinde, boyun eğmeyen Afrikalıların pek çoğu ormanlara kaçar. Kaçak köleler kendilerini korumak için ginga’ya başvurur. Ginga, bir savaş sanatı olan capoeira’nın temelidir. Kölelik nihayet sona erdiğinde capoeriacılar ormandan çıkarlar. Ama capoeria bütün ülkede yasaklanır. Daha sonra Futbolun tutuklanmadan ginga çalışmak için çok uygun olduğunu fark ederler ve çok geçmeden ginga gelişir, benimsenir. Artık sadece siyahlara ait değil, bütün Brezilyalıların içindeki ritim olur.”
Futbolda başarılı olabilmek için Avrupa tarzını benimseyen Brezilya 1950 de dünya kupasını kaybedince yerel halkın ve futbolcuların baskısıyla GİNGA ya yönelir. Kendi yerel benliğine yönelişi onları 1958 de dünya kupasına taşır.
Başarılı bir takım oyunu bir anda ortaya çıkmaz bir takım ruhu denen o irade bütünlüğü sağlanmış olmalıdır ki o bütünlük de bir birikim süreci gerektirir. İki tarihsel ortak kültürlerden derlenmiş bedensel ve düşünsel bir kültür aktarımı edinmek gerekir. GİNGA halk dansı tamda bu işlevi görmüştür. Çünkü oyun bir tartışma platformu değil uygulama alanıdır ve karar ortak ve net olmalıdır.
1940lardan sonra dünyada daha katı kurallarla merkezileşen ve dünyadaki politik esintinin tam merkezinde duran futbol ırkçı ve milliyetçi yaklaşımlardan daima payına düşeni fazlasıyla almıştır. Birçok oyun ve sporda olduğu gibi ticarileşerek ortak ruh ve birleştirici özelliğini kaybetmiştir. Toplumlara ve gelişimine sürekli yabancılaşan futbol merkezi sermaye siyasetinin etkisine girerek milliyetçi ırkçılıktan payına düşeni almıştır. Halklar arasında sürekli alıntılanan ve sosyal bilimcilerin tartışma konusu yaptığı SALAZARIN Üç F si bu durumu açıklamada günümüze de ışık tutan bir örnektir. Üç F 1932'den 1968'e kadar Portekiz’i yöneten Başbakan ANTÓNİO DE OLİVEİRA SALAZAR ın 36 yıl boyunca uyguladığı faşizminin dayanağı kabul edilen ifadedir. Üç F, Salazar'ın meşruiyetinin halkın spor, eğlence ve din ile uyuşturulmasıyla sağlandığını ifade eder. Futbolun Portekiz'de önemli yer tutması ve bir Portekiz halk müziği olan fado spor ve eğlence ile ilişkilendirilirken Katoliklerin hac noktalarından Fátima, din ile ilişkilendirilmektedir. Bu ifade, ideolojik olarak ise bazen milliyetçilik, muhafazakârlık ve dindarlık ilkeleriyle ilişkilendirilmektedir.
Artık eski çağlarda etrafı yüksek surlarla çevrili arenaların yerini statlar, yıkıcı enerjisinin pasifiz edilmesi gereken halkın yerini milyonları bulan futbol taraftarları almıştır. Arenada aslanların önüne atılan kölelerin can telaşıyla eğlenen İmparatorlar ve elitlerin yerini ise büyük sermaye sahipleri almıştır. Bir takımın rakip takımı yenme çabasıyla toplumların taleplerini gölgeleyip bu eksenli enerjisini boşa çıkararak sahiplerine ciddi paralar kazandıran, o gün olduğu gibi bugün de bu senaryonun sonucunda hayatta kalmakla ödüllendirilen gladyatörler çıkmaktadır. PELE, MARADONA, MESİ VE RONALDO GİBİ.
Kendine yabancılaşan ve artık burjuva kuralları ile uluslararası sermayenin tekelinde olan kültür sanat spor ve her türden eğlence halkına yabancılaşmış aksine onu köleleştiren ve gerçek kültüründen uzaklaştıran bir niteliğe bürünmüştür. Toplum olarak etrafımıza baktığımızda daha da gerilere düşerek mafyalaşmış ve züğürt ağının kazananı dünden belli olan güreş merasimlerine dönüşmüş ve ağasına direnen güreşçiler karın tokluğuna çanak yalayıcıları tarafından taşlanır olmuştur. Oysa dönüp tarihine baktığımızda kendi ozanının dilinde o türkü ne çok güzeldi.
Çimenkaya Devrim Spor
Hiç bezden yapılmış, ya da başka bir yuvarlak cisimle top oynadıklarını görmedim. Köyümüzün yüreği avucunda çarpan 11 toy delikanlısının tam tekmil ucuz kumaş tişörtten forma, süet deri yırtıkta olsa kramponları olmuştur. Ama uzun zaman istikrarlı futbol malzemelerinin olduğunu da hatırlamıyorum.
En iyi hatırladığım ve hafızamda derin iz bırakan, hafta sonu köyde siyah çizgili beyaz plastik topla bir harman yerinde mevsimin ilk topunu oynayan, ertesi gün ilçe ve köyler arası futbol turnuvasında Ardahan gençlikle eşleşip sabaha kadar yağan yağmurla çamur deryasına dönmüş top sahasında, yarım yamalak yırtık çarık Afrika yerlileri gibi Ardahan gençliğin karşısına çıkıp daha ilk dakikalarda en iyi futbol oynayan kadrosu Reisin kolunun kırılmasıyla ve talihsiz bir penaltı golüyle moralleri bozulmasına rağmen kimi kadroları daha üst takımlarda top oynayan Ardahan gençliğin feleğini şaşırtıp, yetenek, beceri, ve kararlı iradeleriyle yine sergiledikleri kolektif ruhla 1-0 yenilmelerine rağmen en az faul yapan, futbolun kültürüne uygun davranan ve sahadaki 22 oyuncu 3 hakemle futbolun adabına uygun dayanışma ve dostluk sergileyen tavırlarıyla gerek şehrin futbol severlerinin, gerekse rakip takım arkadaşlarının ve maçları organize eden yönetimin taktir ve övgülerini kazanmalarıydı. Şimdi buradan baktığımda anlıyorum ki çokta bunun teorisini yapmasalar da o gün futbol onlar için sosyal bir eylemdi. Çünkü naylon ip dikişiyle yaması derisinden fazla su çekmiş topun yamayla iç lastiğinin arasına sıkıştırılan gedin de etkisiyle standartlardan çok daha ağır topla oyun oynamak ve ona gerçek anlamını yüklemek bir akılcı sosyal marifet ister.
Eğer futbol tutkusu bir güç kaynağına aktarılan enerji olsaydı bu koca kentlerde yüz binlerin bir araya gelip açığa çıkardığı enerji, bizim köyde gün sonu çayırdan tarladan dönen köyün gençlerinin merada başlattığı maçın ve o maçı izleyen çocuk genç yaşlı o köylülerin tutkusu enerjisine yaşama sevincine ve dostluğuna denk gelir mi bilmem. Ama gün itibariyle futbolun içinde bulunduğu karanlık çıkmaza ve insan yeteneğinin bilinç ve emeğinin sermayenin dolgun ücretli köleliğine ve futbol tutkunlarının ırkçılığa Varan fanatikliğine bakılırsa tek lokmasını misafirine sunanla başkalarının çocuğunun rızkını çalanı karşılaştırmak olur ki, varın bunun insani karşılaştırmasını siz yapın. Bazen düşünmeden edemiyor insan dünyaya ve her şeye daha sosyal daha bölüşümcü ortak tutkuyla bakmamız bizim dünyamızın küçüğünden midir? Ama bu koca kentlerin daracık sokaklarını çevreleyen beton yığınlarına bakınca insan biz Anadolu insanı ufuklarımızın genişliğini yıldızlarımızın çok ve parlak olduğunu ırmaklarımızın gür ve duru aktığını fark ediyoruz.
Katılırsınız veya katılmazsınız. Halk arasında şöyle bir söz vardır. İnsan su gibidir. Hangi kaba koyarsanız onun şeklini alır. Bana göre bu sözün doğruluğu ya da yanlışlığı sizin meseleye nereden baktığınızla alakalıdır. Bu bakımdan bizi kucaklayan dağlarımızın, ovalarımızın, yaylalarımızın ve insanlarımızın, dostlarımızın anlam ve önemine buradan bakmak elzemdir.
Marks insanın karakterini belirleyen onun maddi yaşam koşullarıdır der. Yani onu kuşatan toplumsal yapı ve ekonomi koşullarıdır. Meseleye buradan bakarsak doğrudur çünkü aklın fiziğin ve kültürün gelişmesi üretim içinde konumlanmamızla ve toplumla ilişkilenmemizle gelişir ilerler. Ama şu ayrımı koymak ve altını çizmek gerekir. Öz benliği oluşmuş insanın her kalıba girmesi, her duruma göre renk değiştirmesi oportünizm, doğru ve yanlışa tepkisiz kalması ise liberalizmdir ve bu iki davranış biçimi doğru bir karakterin tezahürü değildir. Biz 78 kuşağının yeni nesil çocukları daha bu aşamalara gelmeden köyün ergenliğini tamamlamış. 68 kültüründen de esinlenen abilerimizin tasından çorba içmeye başlamıştık. Tarihsel dönemin politik atmosferi içinde şartların gerektirdiği her türlü duyarlığa sahip olan bu insanlar koşulların gerektirdiği her türlü sorumluluklarının yanına futbolu da koymuşlardı. Köyün futbol takımının bir bakıma kurucusu ve ana omurgasını oluşturan NİZAM, İLHAN, GALİP VE ÖMER’İN aralarındaki ilişki feodal ilişkilerin zincirini çoktan un ufak etmiş çok daha ileri sosyal, siyasal güvene dayalı dostluk ilişkileri etrafında toplanan köyün tüm gençlerine ve geriden gelen çocuklara bile esin kaynağı olmuştu. Köyde herkesin tek aktivitesi ve eğlencesi olan, emek verdikleri o basit köy takımı yalnızca bir köy futbol takımı değil, insani değerler üzerinden yükselen sevgi dostluk ve güven okuluydu.
Kimi farkında, kimi farkında değildik ama o saygıya ve sevgiye dayalı dayanışmacı kültür köyün tüm gençlerini çocuklarını kucaklamış, daha genişleyerek yaşlı feodal olanları da gerici sistemin sağanak yağmurunda şemsiyesi altına almıştı. Komşu köylerden birinin takımıyla veya ilçe takımlarından biriyle maç yapılacak olsa köyde en yaşlısından en gencine hoş görü ve anlayışla mutabakat sağlanır, takımın as kadroları asla anlayışın üzerine basıp geçmez, eğer bu dörtlü öne çıkıyorsa kimsede onların iradesini boşa düşünmezdi. Kimse olanı olması gerekeni tartışmamış tartışmazdı. Yaşlısından gencine kadınından erkeğini ortada anlayışa dayalı bir mutabakat vardı ve gıdasını dostluk ve güvenden alıyordu. Bu güzel fidanın gelişip serpilmesinin nedeni sanırım var olan takımı oluşturan 11 kişinin birbirini olan saygı ve güveni köyün hiçbir gencinden çocuğundan esirgememesi ve bu dostluğun çiçek tarlası gibi köy ve çevre köyleri kuşatmasıydı. Çünkü futbol sevgisinin oluşturduğu köprü sayesinde bu 11 linin kendi içindeki insani hukuk çevre köylerin gençlerini ve ilçenin duyarlı birçok gencini de kucaklamıştı. Köy takımının çatı kadrosunun aralarındaki dostluk ve arkadaşlık, arkaları sıra gelenlere sessiz sedasız ve itham sız ilham kaynağı olmuş ve dönemin gençlerine çocuklarına bir kültür bırakmıştı.
Topun Gedi…
Güzel bir günün canlı uyanışıydı. Dağ - taş çiçeğe sümbüle durmuş ekinler kara yapraktı. Koyun kuzu yamaçtan yamaca birbiriyle oynaşıyor. Irmaklar boyu çiçekli çayırlarda Arılar konup kalkıyordu. İnsanlar yüzünü bahardan yaza çevirmiş, sabah güneşinin ruhu aydınlatan şavkının ertesi teni okşayan bir esinti eşliğinde yüreği ısıtan kuşluk saatleriydi. Üst mahalleden aşağıya doğru kapıdan bacadan yaygarayı koparan köyün gençlerinin aralarında başlayan şen şakrak hareketlilik tam köy meydanı harmanda birleşti. Üçerli beşerli ailelere dağılmış formaları toplamak için koşuşturuyor, kimi top kimdeydi diye etrafına celalleniyordu. Çünkü top ve formalar pek ortanca takıma verilmiyor, onlarsa özenip gizlice aşırıyorlar, çoğu zaman topu suya düşürüp ıslatıyorlar, formaları kirletip dibe köşeye sokuşturuyorlardı. O zamanda topun formaların ömrü azalıyor, böyle lazım olduğunda kirli, havası sönmüş yâda top bir yerlerinden yırtılmış oluyordu. Top denince olumlu olumsuz gözler zekide toplanırdı. Çünkü yırtığını dikmek açılan yerine ged koymak patlağını traktör sahiplerinden kaynak ve kaynak takımı tedarik edip kaynatıp tamir etmek pompa bulursa şişirmek yoksa kazkanadını kesip topun sibopuna sokarak gözleri kan çanağı olana yanakları nara dönene kadar üfleyerek şişirmek onun işiydi. Çünkü o işleri başkası beceremezdi. Yırtık yama delik bohça her şey toplanır, En zoru onunkiler olmaz falan vermez bir şundan isteyeyim diye uygun ayakkabısı olmayanların ayakkabı arama telaşı ve bulmasıydı. Onlar da birer çift kara Trabzon lastiği tesadüf ettirince. Kadro ve malzeme tamamlanmış olur ve kimi zaman bir traktörün kasasında kimi zamanda yayan yolara düşülürdü.
Kodushara ( Akyaka ) maça yolculuk..
Onca heyecanlı hengâmenin arasında kalabalığın etrafını dolaşan çocuklar mahrum ve mahcup gözlerle abilerinin amcalarının gözlerinin içine bakıyor, şirin görünmeye çalışarak içlerinden acaba bizi de yanlarına alıp götürürler mi diye içlerindeki götürürler umudunu büyüterek amcalarının abilerinin hoşgörü ve fedakârlıklarına sığınıyorlardı. Herkes yola koyulunca bir umut onlar da peşleri sıra düştüler yola. Malum mevsim bahar koyun kuzu derken mor bedin en kıymetli zamanı. Abileri de ailelerinin iyi niyetini hor kullanmak istemez. Hadi sizde gelin işareti görmeyince bütün çocuklar geri döner. Ama Soner’le – Güngör henüz 8 – 9 yaşlarında Soner Fahrinin kardeşi – Güngör Metinin amcasının oğlu ısrarla peşlerinden giderler. Köyün çıkışında Metinle – Fahri sert bir ithamla onları geri çevirir. Bir süre yollarına devam ederler. Ama Soner’le Güngör ısrarla onları takip eder. Fahriyle Metin sırayla geri dönüp çocukları tarlalar boyu geri kovalar ama onlar geri döner dönmez çocuklarda geri dönüp belli bir mesafeden onları takip ederler. Bu ileri geri kovalamaca diğerlerinin esprileri, dalga geçmeleri ve yer yer bırakın gelsinler ricaları ve kahkahaları arasında Kuna nehrine kadar devam eder. Nehri karşıya geçmek için herkes çayıra serilmiş çoraplarını çıkarıp pantolon paçalarını yukarı çemrerken Güngör ile Soner'in ince telden düşük volümlü ağlamaları guruba kadar ulaşmaktadır. Gerçek bir ağlamadan daha çok acındırma hitabı olan bu serzeniş, takım tek sıra halinde üçerli beşerli suyu karşıya geçene kadar böyle devam eder. Takımın nehri karşıya geçmesiyle umutları iyiden iyiye azalan çocuklar nehrin kıyısına gelirler. Nehir daha baharın coşkusu geçmemiş oldukça bulanık ve deli akmaktadır. Deli cesareti kendilerini suya vursalar da, nehirden karşıya geçemeyeceklerini anlayınca nehrin kıyısına geri dönüp bir sağa bir sola koşuşturup son umut belki dönen olur diye daha bir üst perdeden daha yüksek volümlü ağlamaya devam ederler. Nehir’i karşıya geçen takım ve takım destekçileri ayaklarını giyip pantolon paçalarını düzelttikten sonra tekrar yola koyulunca son umutlarının da tükendiğini ve ellerindeki ipin kaydığını gören Soner'le Güngör zembereğinden boşalmış gibi tiz bir biçimde bu defa ağlamaktan çok feryat figan imdat çığlıkları tonunda ağlaşırlar ve grup bu ağlama seslerinin yaydığı ses dalgaları üzerinde Kodusharaya varır.
Güngör daha Narin ve 6 kızın ardından ilk erkek çocuk olarak dünyaya geldiğinden çamura çaylağı bulansa da elbisesi spor ayakkabıları yerli yerinde. Ama Soner yine de ona kıyamayıp önden kendini suya vurunca tabanları yırtık Trabzon lastiklerinin tekini de suya kaptırır. Nehir geçit vermeyince kıyısında rahatlayana kadar ağladıktan sonra ikisi de köyün yolunu tutarlar. Onlar açısından artık köye dönmekte kolay değildir. Çünkü maça gitme hevesinin hayal kırıklığı üzerine bir de gün önlene dayanmış koyun kuzu inek dana derken kuşluk vakti gelmiş ne koyun başı tutan vardır ne de ineği sürüye katan anne babalarının öfkesi de onları beklemektedir.
Köyün futbol takımı taraftarlarıyla birlikte neşe, içinde Kodusharaya vardıklarında hemen köyün girişindeki merada derme çatma birbirine ekli sırıklarla kaleleri yapılmış ı top sahasını görürler ve hemen orada dinlenmek üzere sere serpe çimenlere uzanırlar.
Toplumsal olarak yanlış işleyişe ev sahipliği yapan zaman her şeyin rengini soldurup değerini küçültse de bir zamanlar insanın tabiyi doğal halinin neticesi olan sosyal faaliyetler çok daha içten anlamlı ve bir o kadar yaratıcı ve heyecanlıydı. Bundan olsa gerek merada kalabalığı gören Kodushara’nın ( Akyaka ) gençleri çocukları gruplar halinde top sahasına akın eder. Her gelen grup misafirleriyle ayrı ayrı bu günün o çok ihtiyacı olan içten samimi ve yaşlarından daha olgun tavırla birbirleriyle selamlaşır kucaklaşırlar. Sanki kilometrelerce yolu yürüyerek gelin insanlar onlar için çok sevdikleri o futbolu ve dostluğu hediye getirmişlerdir ve onların ilgisi bir teşekkür mahiyetindedir.
İnsanların gözlerindeki ışıltıya yüzlerindeki tebessüme bakınca izleyenin adeta o bahar güneşini gölgede bırakan duyguların kanatlı kartalı yükselir göğüs kafesinden. İnsan buya elbette güneşi de var gölgesi de lakin her şeyin mayası iyi ve güzel olandan yana olunca öfkede sitemde meyvesini döken ağaçta kırılan dal gibi kendi yarasını yeniden, yeniden sarıp çiçeğe duruyor aynı meyveyi tekrar tekrar verebiliyordu.
Sere serpe çimlere oturmuş sohbet eden iki köyün gençleri hep birden ayaklanır ve bir araya toplanır kaleleri paylaşarak oyunu başlarlar. Hani derler ya mertlik iyidir insan kavgada da dostlukta da mert olmalı. Her şey dostça ve saygıyla olunca sonuçta güzellik kazanır. Maça her türlü tadını veren o cömert dostluğun sarmalında kıran kırana bir maç devam ederken günün tüm bu güzel eyleminin ortasında maçın ilk golü gelir ve sinirlerin seyrindeki gerilimle Galiple İlhanın huysuz âşıklar atışması başlar. Takımın kalecisi Atilla olmayınca kaleye Zeki geçmiştir. Orta sahadan karşı takımın oyuncusunun abandığı top yükselerek bulutlardan aşağı doğru süzülen füze gibi sol kale direğini silme içeri girer.
Topun dışarı ya da içeri geçeceği konusunda tereddüt eden İlhan Zekiye topu bırak dışarı çıksın diye bağırınca Zeki tutacağı topu dışarı çıkacağı düşüncesiyle bırakır ve top kale direğinden içeri girer. Ama kalede file olmadığı için ortaya tereddütlü bir durum çıkar. Karşı takım gol diye sevinirken bu tarafta her kafadan bir ses çıkar itirazlar yükselir. Ama aksine bu defa İlhan Zekiye kızıp bağırır neden topu tutmadın diye. Pozisyonun gol olduğu neticelenince bu defa Galip ilhana çatar. Ben burada gol değil diye ihtiraz ediyorum. Sen gitmiş kendi kalecine kızıp bağırıyorsun. Başka şeylerle uğraşacağına gelip ihtiraz etsene deyince İlhan sen ihtiraz ediyorsun ya bana ne gerek var deyince tek başıma itiraz etmek yeterli mi? Sen de gelip beni desteklesene der. Çünkü haklı haksız her pozisyona tartışmalı her gole her türlü hakem kararına itiraz etmede ikisi tartışmasız müttefik olup omuz omuza verdiler mi? Paslı çivi gibi değme keser sökemezdi onları.
Sekiz Köşe Şapkayla Futbol..
Revas ( Çeyilli ) Torasheve ( Çimankaya ) bağırma mesafesinde kapı bir komşu köy olunca köyde iki takım oluşturup maç yapmaktansa oraya gidip iki köy arasında maç yapmak sosyalleşme açısından daha keyifli olmalı ki her fırsatta yağmur çamur demeden köyün gençleri Revasa maça giderler. Genelde köyler arası bir yığın çelişkiye rağmen bazı gençlerin arasındaki yakın dostluk, arkadaşlık her şeyi aşıp gölgede bile çiçek açabildiği için insanların yakınlaşmasına ciddi katkılar sunmaktadır.
Köy takımının ilerisinde oynayan Galip Revasın takımında defansı tutan kendi gibi orta boy ama o daha dolgunca kara yağız Bilal ile karşı karşıyadır. Ama bu rekabet sahada güzel bir futbola vesile olurken maç dışında iyi bir dostluğunda çimentosudur. Genelde her sosyal ortamda karşınıza çıkan yetenek yoksulu çamur arkadaşlarınız vardır, her konuda eksikliklerini oyunbozanlık yapıp şirretleşerek tamamlamaya çalışırlar. Aynen öyle her maçta futbol yeteneğinin çoraklığına rağmen Revaslı Kerim kadro eksikliğinden ya da cazgırlığından olsa gerek her maçın müdavimi olur. Olur, olmasına da ha babam sınıfının Kemal sunalı gibi her türlü oyunbozanlığına ve kavga çığırtkanlığına rağmen yine de o dostane ortamın eğlencesini bozamaz, beyazdan griye dönmüş kollu atletinin Yunanistan’ın ege kıyılarına benzeyen yırtıklarıyla oyuncuların izleyicilerin esprili eğlencesi olurken top sahasının ortasında oyuncuların arasında sekiz köşeli şapkası ile sağa sola koşuşturup, kumaş pantolonunu baldırına kadar çorabının altına kapatıp hele hele bir de şapkasının yere düşme ihtimaline rağmen arkaya öne taklalar atan Vahap izleyenlere maçın heyecanı yanında birde tiyatro tadında görsel şölen yaşatırdı. Sekiz köşe şapkasını maç esnasında bile kafasından çıkarmaz paçaları baldırına kadar kapalı şalvar görünümlü İngiliz pantolonlu pejmürde subay kılığıyla yüzünden tebessümü eksik etmez kimin attığıyla ilgilenmez her gole sevinirdi.
Çimenkaya devrim sporun en favori rakibi Dedegüldü. Hem takım olarak güçlüydü, hem de çok düzeyli olgun ve eğitimli bir gençliği vardı. Onun için futbol oynamak için hep öncelik tanınan ve çokta kaliteli bir aktivite ortaya çıkardı.
Eğer bütün mesele doğanın ve onunla bütünleşmiş canlıların daha gelişmiş daha yaşanılır bir dünyayı paylaşmalarıyla alakalı ise her şey insanı tanımakla başlar. Çünkü her şeyi belirleme gücüne sahip olmasa da yönünü değiştirmede etkilidir. Bu nedenle önce ona dokunmak onu tanımak ve anlamak gerekir. Bu amaçla ciddi bir çaba içinde olursanız onun sosyal bir benliği sahip olduğunu ve en kırılgan yanının o sosyal benliğinin parçalanması olduğunu fark edersiniz.
Bu nedenle toplumsal meseleleri kendine dert edinen ve insanın parçalanan sosyal benliğinin silikleşmesine karşı bir mücadele içinde olan insanlar nihai olarak gidişata direnç gösterip insanları bütünleştiren sosyal yanlarını geliştiren faaliyetlerde daha aktif ve yaratıcı olabilmektedirler. İşte köyün gençlerinin içinde çekim çekirdeği oluşturan NİZAM, İLHAN GALİP VE ÖMER kendi kuşakları olan gençlerin bu ortak tutkusunun sacayaklarıydı. Futbol da onlar için ortak araç ve tutkuydu. Çimenkaya devrim sporda naçizane bu tutkunun ürünüydü.
Hiçbir şey dönemin politik atmosferinden bağımsız değildi. Aynı sınıfın aynı kaderi paylaşan genç insanları şehir meydanlarında okul sıralarında mitinki alanlarında başlayan omuzdaşlıkları arkadaşlıkları yoldaşlıkları köylere kadar uzanıyor ve her türlü sosyal ilişkilenmeyi hayata geçirerek omuz omuza yürek yüreğe bir dostluğu değeri emeği faaliyeti paylaşıyorlardı. Elbette futbolda bunlardan biriydi ve hemen ilçe yolunun içerisinden geçtiği Dedegülün bu konuda ayrı bir yeri vardı. Siyasi ve sosyal olarak birbirleriyle daha çok şey paylaşan bu iki köyün gençleri hem futbolda güçlü iki rakip hem de aynı oranda dostlardı. Bu nedenle karşılaşmaları daha heyecanlı ve köylerin olgun insanları dâhil katılımı güçlü olurdu. Her karşılaşma şenlik havasında geçer futbola hakkı verilir kimin kazandığı önemsenmezdi. Geçen son baharda şehre giden traktörün römorkundan doluşup Dedegülde inerken kendilerinden yaş olarak daha olgun Ayhan abilerini direksiyondan indirip kolunda sarılı çıban yarasına rağmen maçın kadrosuna dâhil etmeleri bu önemsemenin bir sonucuydu. Çünkü maçların önemine ve kadro gücüne göre Ayhan’la, Binali bir kuşak daha olgun olmalarına rağmen takımın zor zamanlarında ağır toplarıydı. İhtiyaç durumuna ve maçların önemine göre davet edilir ve onlarda gençleri kırmaz takıma ve maça dâhil olurlardı.
Sabahtan önlene defalarca bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış, arkasından gümüş rengi parlağı bir güneş açmıştı. Her yağmur sonrası açan güneşle kara yaprağa durmuş ekinlerin üzerindeki yağmur damlaları o parıldayan güneşi emip milyonlarca küçük kristal küre gibi rengârenk ışıldayarak insanın gözünden içeri yüreğine dolmaktaydı. Daha önceden kararlaştırılmış olmalı ki yürekleri o güneş toplayan yağmur damlaları gibi parlak Dedegülün gençleri doluştukları iki traktörün römorkuyla maça geldiler. Yağmur sonrası köy meydanına çıkan köylüleri gençleri ve kuşluk sağımına gelen koyun sürülerini dağa süren çobanları selamlayarak direk köy üzerindeki top sahasına gittiler. Herkes birbirine haber verdi ve dilden dile gönülden gönle dağ yamaçlarında, köy meralarında yankılanan çağrılarla işini sürüsünü bırakıp bir gönüllüye emanet edip, sabahtan önlene toprak, ekin, güneş ve yağmur gibi iki köyün gençleri yaşlıları hatta kız çocukları bile koştular top sahasına. Köy öğretmenleri de maça dâhil olunca coşku daha bir anlam kazandı. O günün yağmuruyla başlayan dostluğunun bereketi maç sonuna doğru bastıran yağmurlar tamamlandı.
Hiç kimse önermemiş rica etmemişti ama evlerde ocaklar yakıldı kilerler açıldı, unlar elenip hamurlar yapıldı. Belki yağı azdı ama gönül tadında yemekler yapıldı. Elden ele sevgi yüzden yüze tebessümler taşındı köyü okuluna. Köy takımı 1-0 yenildi ama o sağanak yağmurun altında kol kola omuz omuza top sahasından okula dönerken ne kimsenin yüzünden gülümsemesi ne de yaşlısıyla genciyle coşkusuyla bir fert eksildi. O saf ve temiz çocukların yıldız yağmuru gülücüklerinin kelebekler gibi uçuştuğu sınıflara dolup çiçeğe durmuş tomurcuk yürekleriyle oturdukları sıraları oturdular. Yemeklerini bölüşüp çaylarını içtiler. Türküler söyleyip sohbetler ettiler ve tarihe bir not düştüler.
Toprak yağmur ve güneş var oldukça ekinler var olacak ve onların yaprağından hayata milyonlarca çiğ tanesinden ışıklar saçacak.
………………………………………………………….01.02.2026………………..Öncü
