Ardahanlı Yazarımız Fakir Yılmaz'ın Şubat 2026 Yazıları
Din ve dil empoze edilmediği gibi milliyet de empoze edilmemelidir..
Benim TEMPO TV'de pazar günü saat: 15.00 ila 17.00 arasında canlı yayınlanan 'Gazetecilerle Gündem' adlı programıma bir fizikçiyi Mutasavvıf - Yazar - Fizik Yüksek Mühendis Dr. Abdulcabbar Boran davet edip, hem ramazan aynına uygun bir program hazırlığı içindeyken hızla değişen gündeme bu kez bir mektup düşüyordu.
Ve Hindistan ile hep savaşan Pakistan'ın bu kez dini siyasete bulaştırdığı iddia edilen Talibanlı Afganistan ile savaşa girdiğini görüp, izliyorduk.
Yeni bir tv programıma hazırlandığım esnada bu yaşananları izleyip, gündemi kaçırmamaya çalışırken 'Aya bile yol yaptık' denen ülkenin kuzeyinde etkili olan kar ve tipinin bir kez daha yolları kapattığı ve eşini yılın öğretmeni seçen müdürün başında olduğu ve giriş kapısı mezarlık duvarı dibini andıran Ardahan İl Milli Müdürlüğüne bağlı olan okulları tatil ettirdiğini de izlerken neden alındığı ve yerine kimin geleceğini merak ettiğimiz Ardahan Valisinin makamının olduğu kattaki çay ocağına yeni bir polisin daha mı geleceğinin sorup, öğrenmeye çalışıyordum.
Çünkü gelenle, gidenle en iyi şekilde ilgilenen, tanıyan, bilen İbrahim Güllüdağ'ın yerine bir polis komiserinin olmazsa milletvekili ile arası olmayan isimlerin bu çok hassa görece gelmeye çalıştığını ve vali ile halkın arasında önemli bir köprü olan Özel Kaleme Güllüdağ'ı aratacak bir duruma düşeceğinden çekiniyorduk.
Neyse deyip, 'seni işe alacağız' diyerek keresteli rüşvet alanların olduğu iddia edilen İl Özel İdarenin bağlı olduğu Genel Sekreterliğin başına da yeni bir isimin gelebileceği ve bunun mevcut vali yardımcıları arasında bir isimin olabileceğinin de konuşulduğunu da duyup, 35 yıldan fazladır aynı şefin başında olduğu karayollarının kar ve tipi yüzünden kapandığı memleketim Ardahan'a gelemeyen Tarım Bakanına yönelik hazırladığım raporuma üzülüyordum.
Tabi bu arada yeni valimize hazırladım raporumun sonunda gelip, bitirmeye çalışırken bir kez daha dönüp, komisyon üyelerinin kendilerini garantiye aldığı, 'Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Plan ve Projesine yönelik yeni tartışmalar başlatacağını gördüğümüz ve İktidar kanadının bu mektubun Bahçeli'nin, çağrılarına tam uymadığını ve masanın diğer başında oturan kendilerini ilgilendirmediğini aslında PKK ve DEM Parti'ye mesaj verdiği yorumları yaptığı Öcalan'ın mektubuna yeniden dönüyordum.
Ve 'şimdilik' hiç bir yorum yapmadan aşağıda ki mektubu sizin nasıl değerlendirdiğinize bırakıp, etrafı sarıldığı söylenen ve PYF/YPG'nin yani DGS'nin çekilip, HTŞ ile birlikte olmaya ve bu birleşmeyi İran'a saldırdı, saldıracak denilen Amerika ve Avrupa'nın yanında Türkiye'niin de yakında ama bir hayli sessizce izlemesine baktığını ve buradaki hesapların ne olduğunu düşünüyordum..
Çünkü birilerinin durup, durduk yerde diploma ve 'Ne alaka?' dedirten saçma bir çıkışı ile laiklikle ilgili başlattıkları imza kampanyalarını fırsata çeviren mevcut iktidarın lideri ve cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 72 yaşana girdiğini yapılan kutlamalarla öğreniyoruz.
Benim de doğum gününü kutladığım Erdoğan'ın 72'nci yıl dönümünden bir gün sonra bu kez, 78 yaşında ki Bahçeli'nin bir statü vermek gerekliğine işaret ettiği 77 yaşında olan Öcalan'dan bir mektup geliyordu.
Aynı zaman da meclis başkan vekili olan ve benden 2 yaş büyük olan Pervin Buldan'ın okuduğu Öcalan'ın '"Din ve dil empoze edilmediği gibi milliyet de empoze edilmemelidir..' satıları ile biten mektubuna baktığımızda mektubu okuyan DEM'lilerin bu mektubun "hukuki statü tanınmasını' istediğini anlattığını belirttiğini de anlıyoruz.
İşte o, Öcalan'ın İmralı'da gönderip, içine helvacıların sızdığını söylediğim bol hewallı DEM'lilere okuttuğu ve 'Devletin demokratik dönüşüme duyarlı olması önemlidir'' dediği BARIŞ ve DEMOKRATİK TOPLUM ÇAĞRISI başlıklı ikinci '27 Şubat' mesajı pardon Buldan'ın Öcalan'ın yeni fotoğrafının eşliğinde okuduğu "Din ve dil empoze edilmediği gibi milliyet de empoze edilmemelidir.. satırları ile biten mektubu..
BARIŞ ve DEMOKRATİK TOPLUM ÇAĞRISI -2
PKK lideri Abdullah Öcalan, örgüte kongre toplayıp kendini feshetme ve silah bırakma çağrısı yapmasının birinci yılında yeni bir açıklama paylaştı.
Türkiye'de yaşanan pek çok sorunun nedeninin "demokratik bir hukukun yokluğu" olduğunu vurgulayan Öcalan bu dönemin dilinin buyurgan ve otoriter bir dil olamayacağını, karşılıklı dinleme ve kendini ifade etmeyi esas alması gerektiğini aktardı.
27 Şubat 2025'teki çağrının, demokratik siyasetin hayata geçmesiyle silahın anlamsızlaşacağının ve "Cumhuriyet'le barışmanın ilanı" olduğunu belirten Öcalan, sürecin sonunda sadece fiilen değil zihnen de şiddetin sonlanacağını söyledi.
Ankara'da düzenlenen basın toplantısında Öcalan'ın mesajını DEM Parti Van Milletvekili ve TBMM Başkanvekili Pervin Buldan okudu.
Bu süreçte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, MHP lideri Devlet Bahçeli ve CHP lideri Özgür Özel'in katkılarının önemli olduğunu aktaran Öcalan "Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz, bu diyalektiğin tarihsel bir özgünlüğü vardır. Cumhuriyetin kuruluşundaki temel metinler Türk ve Kürt birliğini ifade ediyordu" mesajını gönderdi.
Demokratik entegrasyonun, cumhuriyetin başlangıcı kadar önemli olduğunu, onun kadar anlam içerdiğini aktaran Öcalan, bu süreçte vatandaşlık ilişkisinin "millete aidiyet üzerinden değil devletle bağ esas alınarak" kurulması gerektiğini belirtti:
"Din ve dil empoze edilmediği gibi milliyet de empoze edilmemelidir.
Tokmakların vurduğu davulların sesini duymayanlar..
İkna odaları, Sincan tankları sonrası balyoz, çekiç yetmedi 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu derken bu kez 15 Temmuz darbe girişimi, Irak, Suriye, Arap Baharı, Libya, Akdeniz, Ege, pandemi, ekonomik kriz, patates, soğan ve adına 'Büyük turp' konulan İmamoğlu, kayyumlarla sonuçlanan belediye davaları, çocuk hatta kadın bezi krizi, kar, kış derken şimdide gaz çıkaracağız diye umutlandığımız Karadeniz yani Kafkasya.. Ve bu ve bunlara benzer onca 'son dakika' haberleri arasında gerçek gündem gibi hızla kayıp olup giden hızla akan gündemler gibi '5 değil, 11 maaş,' tartışmaları..
Yetmedi durup, dururken ve duyanların haklı olarak 'ne alaka?' dediği ise ve benim 'mevcut iktidarın siyasetine hizmetten öte bir şey değil..' diye algıladığım, ve “Kâbe’de Hacılar” adlı ilahine reyting yaptıran ve okul zili yaptıran 'Laiklik bildirisi' imzalamaları yetmedi, birde bu ekonomik krizin içinde sanki normal et alınıyormuşçasına bir dizi sahnesinde alınıp, yeniden sahaya sokulan Domuz eti tartışmaları..
Ve eski savcı yeni Adalet Bakanı hakkında ki iddiaların açıklanacağını belirtenlerin konuşmayıp, aynı savcı, pardon Adalet Bakanı tarafınca tecrit uygulandığı ileri sürülüp, ardından Silivri'ye gittiklerini duyup, CHP'den AK Partiye topukladığı söylenen kadın başkan efenin beraat edildiğini öğreniyorduk..
Ve bunların içinde en ağır haberler ise alınan son dakika yada valinin nedense cenazesine katılmadığı Göle Serinçayır yani eskiyip, özelinde çekip, gidip, çöp olanları hatırlatan Çölpenek köyü muhtarının ani ölüm haberleri gibi onca son dakika ve kara haber..
Kısacası dakika başı değişen ülke ve dünya gündemini takip etmekten bi hal olduğumuz bir anda gelen son dakika haberler, alınan karar haberin şoke ettiği bizlerin hangisine ağlayacağımızı bile şaşırdığımız hızlı bir gündemin çok hızla aktığı ve aslında bu haberlerin bugün ya da yarın veya daha erken gelen haber olduğunu da anlamadan 'olamaz, doğru mu, nasıl olmuş?' şeklinde saçma sapan sorularla geri çevirmeye kalkarız, her kapanan sayfayı yeniden açmak isterken..
Rusya'nın mı, Putin'in mi girdiği tartışılan Ukrayna'daki bombaların ağlattığı bebeklerin sesleri eşliğinde tankların ezip geçtiği, Gazze de paramparça olmuş insan vücutlarının yollarda görüntülendiği, etrafı sarılan kadının direnişini simgeleyen heykelin olduğu Kobani'de çamur içinde ki çocukların görüntülerinin izleyenleri ağlattığı bir esnada sizden çok uzakta olanlara üzülürken çok yakınınız olan birinin hayata veda ettiğinin haberini alırsınız, komşu metin abi, kayınpeder, sevgili eşimin amcası Şemşettin, Konya'da ki gelinim Asya'nın dedesi, dünür, akraba, nine, dede, mahalle muhtarı, kaldığın evin komşusu, dost, arkadaş öldü diye..
Ve vatan topraklarına katılışının 105'nci yıldönümünü, askeri tamamda ya ekonomik, sosyal olarak 'kurtuluş' diye sorduran, memleketim Ardahan'ın semalarında uçurulan bir F-16'nın birinin daha dün gibi denen bir süre önce gittiğim Balıkesir'de düştüğünü, bir pilotun hayatını kayıp ettiğini haber alıyorduk..
Ve daha dün gittiğim gibi hafızamda olan o Balıkesir gidişinde geri dönerken 'Bir insanın, her yerde üzen anıları olur mu?..' adlı yazımı yazarken Ardahan'ın bozuk yoları gibi delik deşik olan Yalova'da çıktığımız otobandan girdiğimiz yolda çukura düşen aracımızın iki lastiğinin bir gece yarısı birden gümlediğini de hatırlıyordum..
Evet, uzakta olup, son görev denen cenazesine bile katılamayacak bir durumda olduğumuz bir esnada aldığınız onca kara haberle aslında büyük depremler ve kıyametler ardından yaşana artçı depremler misali her gün yeni bir sarsıntı ve küçük kıyametler yaşarsınız ölüm sırasının size doğru geldiğini üstünüze alınmazsınız bile..
Son olarak aldığım ölüm haberlerinin kaç tane olduğunu düşünüp, sıralamaya kalktığımda sayının hiçte az olmadığı gibi hepsinin bende birer derin yara açtığını acıyan yüreğimle hissederken son ölüm haberleri ile bir kez daha sarsılıp, kala kalıyorum yerimde..
Çünkü en son aldığım haber son gördüğümde sırtındaki parkanın çok güzel olduğunu ve şakadan da olsa 'Amca o parka Deniz Gezmiş'in parkasına benziyor ve olur ya senden sonra o bana mirasın olsun, lütfen evdekilerine söyle..' diyerek takıldığım Öner Balcı amcayı ve nicelerini hatırlıyorum..
Ve elinde büyüdüğüm, bir zamanlar un, yem sattığımız iş yerimize komşu esnaf rahmetli Enver Balcı amcanın akrabası, çok sevdiğim kardeşimin kayınpederi, verdiği hayat mücadelesinde benim kadar yorgun ama yılmayan oğlum gibi iş hayatında olan Fatih yeğenimin babası, Savaş kardeşim gibi bir anda şok bir sürprizle bizi bırakıp, giden Deniz kardeşimin kayınpederi Ergin Balcı'nın babası Ömer amcanın rahmetli eşinin ardından aynı ailede olduğu gibi bir çok yakının, uzak dostun bu dünyayı terk ettiği haberini alıyordum..
Gerçi baba dostu, Ardahan'ın ilk yıldızlı otellerinden birini yapan ve sonradan feto davasından yargılanıp, savcılıktan atılan savcının önüne geleni içeri aldırdığı hayali operasyonlar ardından tutuklanan ve uzun süre sonra da olsa hapisten çıkan ama ikinci hayatını yaşamadan hayata Ankara'da göz yuman Özcan Uygur'un yakını, 12 Eylül'ün darbesini alan solculardan Ercan Uygur, ardından Ardahan şiirlerini yazıp, seslendiren şair ruhlu Yusuf Ziya Kaya, şehir kulübünde birlikte parasına oyun oynadığım Kamile ablanın eşi Metin abi, mahallemiz muhtarlarından Nurettin Alihanoğlu ve 'son dakika' haberlerimize konu olan onca insanı kaybetmenin üzüntüsü içindeydim.
Kiminin yakınını arayıp, başsağlığı dilediğim, kimini ise unutamayıp, yakınlarını tanımadığımdan arayamadığım nice insanın sessiz, sedasız terk etmeye devam ettiği şu ölümlü dünyada en sarsıcı ölümlerden biri de tam konuğum olacakken uğradığı silahlı saldırı sonucu aramızdan ayrılan Kocaeli'nin marka gazetecilerinden olan meslektaşım Güngör Arslan'dı.
Evet, milletin meclisinde, 'bilinmeyen dil' diye kayıtlara geçen ama vatan-millet-sakarya edebiyatını çekenlerin, 'biz kardaşız' dediği Kürtçe de 'pığas' denilen 'çorabı delik' diyerek takıldığım ama aslında biz gazetecilerin ne kadar imkansızlıklarla mücadele ettiğini anlatmaya çalıştığım Yusuf Şit'i kısa sürede unuttuğumuz gibi bu sahada yani gazete ve medya da tüm imkânsızlıklara karşın yer alan ve gazetelerinde yazılarımın da yayınlandığı Doğubayazıt'ta, Artvin'de yaşanan meslektaş kayıplarını, hem de bir gazeteci olarak gazetecilerin hayata veda ettiğini hızla değişen gündemi takip etmekten gecikmeli olarak öğreniyordum..
Bunca olayın ardında Hakkâri'de de tanımadığım bir gazetecinin yaşanan olay ardından öldürüldüğünü ve diğer bir gazetecinin, Alican Uludağ'ın yıllar önce attığı xtwitleri dolaysıyla hem de hiç bir şikayet olmaksızın hem de yeni bir barış sürecinin yaşandığı başkent Ankara'dan alınıp, İstanbul'a götürülüp, Metris'e atıldığını yani bir gazetecinin daha tutuklandığından çok, 'Tutuklanan gazetecinin, belediye başkanının, siyasinin, sanatçının Ankara'da mı, İstanbul'da mı hapisse konulmalı?' şeklinde tartışmaların yaşandığını görüp, haber alıyordum.
Yani bu dünyanın ne sana, ne de bana kalacağını düşünmeden İran'a saldıracakken, 'Bizim Suriye'de işimiz bitti onlara da gerek yok.. Zaten çok para verdik..' diyerek kırıp, küstürdüğü Kürtlerin kendisinden desteğini çekmesiyle yerinde kalan Venezuela başkanını eşiyle birlikte yatağında alıp, sonra da Venezuela halkının olan petrolünü çalıp pardon ucuza alıp, 'petrol bulduk' diye sevinen Trumplu ABD ve Avrupa'nın gazına gelip, Putin'in ölüm tankları ile ülkesini yerle bir ettiren Ukrayna başkanı Volodimir Zelenski'nin yalanız kaldığı gibi aslında hepimizin Demirtaşlar, Kavalalar gibi tek başına kaldığı, İmralı'ya yeni bir statü aranan bir dünyada yaşarken öldüğümüzden bile bi haber olduğumuzu anlıyordum, gecenin geç saatlerinde, ramazan davulcularının tüm sertlikleri ile tokamaladıkları davulu bile duymayan kulakların çok olduğu şu dünya da gözlerimden düşen bir göz damlasıyla..
Evet..
Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Sunulan metin, durmaksızın değişen siyasi ve toplumsal gündemin gürültüsü altında bireyin hissettiği duygusal yorgunluğu ve çaresizliği çarpıcı bir dille ele almaktadır.
Yazar, küresel savaşlardan ekonomik krizlere uzanan geniş bir karmaşanın içinde, aslında en çok yakın çevre kayıplarının ve dost ölümlerinin yarattığı derin sarsıntıya odaklanmaktadır.
Makro düzeydeki büyük olayların hızı, kişisel acıların ve hayatın geçiciliği gerçeğinin üzerini örten bir perde gibi betimlenmektedir.
Özellikle yerel dostların ve meslektaşların vefat haberleri, gürültülü dünya gündemi ile insanın kendi iç dünyasındaki sessiz yas süreci arasındaki zıtlığı gözler önüne sermektedir.
Nihayetinde kaynak, her gün yaklaşan ölüm gerçeği karşısında modern insanın yaşadığı anlam arayışını hüzünlü bir dökümle sunmaktadır.
*Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!..
Bugünkü yazımıza başlamadan önce bir iki haber başlığı ile güne haber verelim..
Bir yakası kirasını ödeneği ileri sünülen ve icara ile boşaltılması için harekete geçildiği öğrenilen Ardahan Kayak Evinin kapalı, bir türlü özel yada tüzel kurumlarca işletemeyen dağ oteli polis evi olacak..
Ve bu yönde alınan kararın onayı Özel Kalem Müdürünü görevden alıp, eski görevine, yazı işlerine geri gönderen yeni vali ve il genel meclisinin onayını beklediğini haber aldık..
Özel işlerin döndüğü ve yakın bir o kadar da özel (!) bir hukukçunun verdiği akıl ile üstündeki mal varlıklarını nakitte çevirdiği ileri sürülen Damallı Genel Sekreterin başında olduğu ve boşanmaların arttığı Ardahan'ın başta ilçe olmak isteyen Hoçvam köylerinin olmak üzere çöplerin toplanmadığı, çevre müdürlüğünün ağbun dolan dereleri görmediği, sanayi müdürünün kim olduğu ve ne iş yaptığını bilmediğimiz Ardahan'ın İl Özel İdaresi hakkında resmi şikayet edilen şahsın bugün yarın kentin bozuk yollarını kapatan buzlar gibi çözüleceği ve kapakları bir okulun bahçesine boşaltılan odunların sadece bir kişi tarafından değil, birilerince kamelya çayı gibi içildiği yönünde ki iddiaların tek sorumlusu olmadığını açıklayacağını haber aldık..
Mahkeme kapılarına düşen İstanbul'da ki Göle federasyonunun baştan aşağı yenilenmesi ve Veysel Karatay gibi siyasete, stk'lara karşı duyarlı aktif isimlerin bu görevi alması için bir grup Gölelinin harekete geçtiğini haber alırken, aldığımız diğer bir haber de geçtiğimiz günlerde vefat eden Cemil babanın yerine kimin aday olacağını çokça tartışıldığı Göle'de de eski muhtar Yunus Yılmaz'ın adının ön planda olduğunu öğreniyorduk.
Ha bu arada Gölelileri ve Göle muhtarlarını arayan, var dediği takımı onca amatör takım gibi ortada olmayan, Amatör ligi yapmaya da engel olan Göleli birinin sağı, solu arayıp, vali beyin 'Ardahan'ı 3. lige taşıma iddiasına çok yakın olan takıma bir boğa ile destek verin dediği Serhat Ardahan'a neden yardım edildiğini sorduğunu ve vali beyin bir boğa kampanyasına engel olduğunu duyup, öğrenip, haber alıveriyoruz..
Geçtiğimiz gün milletvekili başkanlığında iftarda bir araya gelen CHP'li iki isimin sahurda telefonla birbirlerine demediklerini bırakmadıklarını da haber alırken, AK Partili vekilinde bazı İl Müdürlerinin olduğu ramazan öncesi bir kahvaltıda polis evi olacak diye beklenen Yalanızçam kayak tesisinde İl başkanı olmaksızın müdürlerle bir araya geldiği ve başta karısını ödüllendiren, kapısı olmayan asaletini alan ve onca hayvanı telef ettikten onca başlatılan soruşturma ardından görevden el çektirilen polisten dönme eski tarım müdürü gibi asalet ödülü aldığından Ardahan'dan gitmek isteyen İl Milli Eğitimin Müdürü ve diğer müdürlerle ne görüştüğünü de öğrenemedik..
Evet, 'az sonra' diyerek gazetelerimiz ve sitelerimizde haber olacak bu haberlerin başlıklarını burada bir kenara bırakıp, gelelim bugünkü köşemize ve konumuza ve bir çok sorunun olduğu bugünkü, 'Boğazlar boğazımız da, İstanbul kanalı neyimiz?!..' başlıklı yazımıza..
23 Şubat 2026 günü, ekonomik, sosyal, kültürel olarak değil, tarihsel anlaşmaların imzalandığı 105 yıl önce ki imzaların atıldığı o güzel anı yani Ardahan'ı bir kez daha kurtardık..
Hem de o benden beter ağlamayı kesmeyen ve kandırılmak istenen bebeklere denen 'havaya bak hava..' denircesine havaalanı olmayan kentin üstünde uçan uçaklar eşliğinde.. Ve bozuk, buzlu, çamurlu kent içi yollarda gelip, geçen atları ve üstümüzde uçan F-16 uçaklarını izleyerek bir kez daha kurtardık..
Peki, tarihsel olarak kurtardığımız ama kaça kaçtan beter ve devam eden göç ile boşaltmaya devam ettiğimiz Ardahan için birde şunu soralım mı?..
'Boğazlar boğazımız, Kars-Ardahan bel kemiğimiz' derken yani 105 yıl önce Ardahan bize geri verildiği anlaşmada hangi şartlar vardı?!
Ve bu şartlardan biri yani 'Boğazlarımız..' denen ve senin,benim o çok istediğin ama 'para yok' diye kuru soğan, ekmekten başka bir şey geçmiyor..' dediğin boğaz olarak anladığın o boğaz yoksa İstanbul ile Çanakkale boğazı mıdır?
Yani bu boğaz kelimesinin karşılığında Karadeniz'e silahlı hiç bir gemi giremez şartı var mı?..
Ve bu şartlar arasında, 'Aha Kars ve Ardahan'ı veriyorum ama bak boğazlardan Karadeniz'e Amerika başta olmak üzere hiç bir yabancı ülkenin silahlı gemisini koymayacaksın' demekmidir?
Ve bu sözleşme, hızla devam eden ve şu son aylarda bir hayli gündemde düşürülen İstanbul kanalı yüzünden bozulur mu?!
Çünkü, dün yani 105 yıl önce yapılan sözleşme gereği Kars-Ardahan karşılığında bugün hiç bir silahlı geminin bırakılmadığı Karadeniz'e açılacak olan ve inşası hızla devam eden ve neredeyse kazıma aşamasına gelen ve 'şimdilik' deniz suyu altında olmazsa da üzerinde 6. Boğaz köprüsü yapılan Kanal İstanbul ile devre dışı kalacak mı?..
Peki o zaman denmeyecek mi, 'Sen Kanal İstanbul ile şartı ile 100 yıl önce anlaşmayı bozdun bende Kars, Ardahan'ı geri sana verdiğim Brest Litovsk anlaşmasını bozuyorum ve Ardahan'ı, Kars'ı geri istiyorum!..' denebilir mi?
Bilmem ama bu soruları ve o antlaşmanın içeriğini, maddelerini, kendisini milletin vekili, tarihçi, araştırmacı hatta yazar, yetmedi gazeteci diye yutturan yağcılara, yalakalıktan ellerine Karadeniz'in o benden beter çırpınan suyu dökülmez olan çok bilmiş Ardahanlılara soruyorum..
Hele şu 15 Temmuz'dan hemen sonra al acele emekliliğini isteyen generale yada benden beter çok bilmişlere yapay zekanın araştırmacı/yazar ettiği sahte diplomalılara bir sorun..
Çıldır eyaletine son veren, Atatürk'ün son anda gelemediği vilayet
Ardahan'ı kasabaya çevirtip, Kars'a bağlatan, Kazım Karabekir'in, 'Boğazlar boğazımız' yani 'Biz istemedikçe kimse boğazlardan silahlı gemilerle Karadeniz'e dalamaz pardon geçemez' dediği,
Yani 'Sınırlarımız içinde kalan boğazlardan hiç bir silahlı gemi Karadeniz'e geçip, Rusları rahatsız edemez..' sözü, imzası denilen bu söz, 'bu anlaşmaya, 'Kars-Ardahan bel kemiğimizdir..' sözü ile nasıl ve neden bağlanmıştır?
Evet, üçüncü boğaza pardon İstanbul kanalına birde bu yönde bakıp, cevap verecek bir Erdahanlı var mı?..
Yoksa gelinin, kızın yüzüne hisler sürüp, saklayıp ve 'kaça kaç..' denen dönemi yani vatanı bırakıp, kaçanlar değil de vatanı bırakıp, kaçanları kahramanlaştıranların yaptığı gibi siz torunlarda mı kaçacaksınız?
Evet, Vatan-Millet-Sakarya edebiyatlarıyla benden daha çok vatan severler!..
Haydi bu akıl edemediğiniz, iddiam, İmamoğlu iddianamesi değil, ciddi ve bir kadar sorgulanması gereken bir iddiadan öte acilen araştırılıp, iktidar, muhalefet, basın, medyaya cevap olacak önemli tarihsel bir soru..
Ve, 'bu soruma lise konumuna düşürülen üniversitenin üçüncü evliliğini yapan, soy ismini neden değiştiğini merak ettiğim hemşeri rektörü de yanınıza alın cevap verin' diyerek kopyasını verdikten sonra gelelim bugüne..
Ve zaman zaman çatıştığımız ama sonuçta 'Şeherli, meşe erdahanlıyız' dediğimiz şu kurtuluş savaşın da Atatürk'e yaverlik yapana bir anıt mezar yaptırmayan Çetinsu (Beberek) köyü derneği başkanının ele aldığı o güzel ve yoksul, göçün devam ettiği ve 'Can sağken yurt vermeyiz düşmana' derken anlaşmalar gereği tazminat olarak 40 yıl esarete verilen Ardahan'ı çok güzel anlatan yazısını da alıp, 'okuyan anlar anlatmak istediklerimizi belki' diyerek bir kez de burada, köşemde konak edip, yayınlayalım..
Ve, 'Boğazlar boğazımız, Kars-Ardahan bel kemiğimiz..' denen anlaşmalarla 'ben esaretten kurtuldum ama siz 105 yıldır beni kurtaramadınız ey Ardahanlılar!..' diyen Ardahan'ı bir kez daha diğer gerçek yüzüyle bir daha okuyalım..
İşte anlayanı acıtan ve boğazını tıkatan, BAL ligi futbol takımı parasızlıktan iftar açmaktan zorlanan Ardahan merkeze bağlı Çetinsu (Beberek) köyü dernek başkanımızın sabah, sabah bana da bol sorulu ama sorunlu günün yazısını yazdıran o güzel ana başlıksız yazısı..
Bugün Ardahan’ın kurtuluş günü. Bayraklar asılıyor, törenler yapılıyor, geçmişin kahramanlığı yad ediliyor. Elbette bu gurur hepimizin. Ancak insanın içini kemiren bir soru da var: Ardahan gerçekten kurtuldu mu, yoksa sadece işgalden mi kurtuldu?
Aradan geçen onca yıla rağmen Ardahan hâlâ göç veren bir şehir. Gençler üniversiteyi kazanınca dönmemek üzere gidiyor. Köyler boşalıyor. Kış sert, hayat zor; ama asıl zor olan, umudun zayıflaması.
Eğitimde Geri Kalmışlık..
Ardahan’da eğitim imkânları sınırlı. Nitelikli öğretmen eksikliği, sosyal ve kültürel faaliyetlerin azlığı, öğrencilerin büyük şehirlerle rekabet etmekte zorlanması… Üniversite var, ancak şehirle bütünleşmiş, üretim ve araştırma odaklı güçlü bir yapı hâlâ istenen seviyede değil. Eğitim sadece diploma değil; vizyon kazandırma meselesidir. Bu vizyon eksik kalınca gençler de hayallerini başka şehirlerde arıyor.
Sağlıkta Yetersizlik..
Birçok vatandaş ciddi bir rahatsızlıkta Erzurum’a ya da başka illere gitmek zorunda kalıyor. Uzman doktor sayısı, donanım, branş çeşitliliği yeterli değil. Sağlık hizmetine erişim bir lüks değil, haktır. İnsanlar tedavi için yüzlerce kilometre yol gitmek zorunda kalıyorsa burada ciddi bir planlama sorunu vardır.
Tarım ve Hayvancılıkta Potansiyel-Ama Değerlendirilemiyor
Ardahan’ın geniş meraları, temiz havası ve doğal yapısı büyük bir avantaj. Büyükbaş hayvancılık için Türkiye’nin en elverişli bölgelerinden biri. Ancak üretici desteklenmediğinde, maliyetler arttığında ve pazarlama imkânları kısıtlı olduğunda bu potansiyel kâğıt üzerinde kalıyor. Markalaşma, kooperatifleşme ve modern üretim teknikleri olmadan kalkınma zor.
Sorun Coğrafya mı, Yönetim mi?.
Kış uzun ve sert, evet. Ulaşım zaman zaman zor, evet. Ama Türkiye’nin başka zorlu coğrafyaları kalkınabildiyse Ardahan neden kalkınamasın? Demek ki mesele sadece coğrafya değil; uzun vadeli planlama, yatırım ve istikrarlı kalkınma politikaları meselesi.
Kurtuluşun Gerçek Anlamı..
Bir şehrin gerçek kurtuluşu, gençlerinin geri dönmek istemesiyle olur. Hastasının başka şehre gitmek zorunda kalmamasıyla olur. Üreticisinin emeğinin karşılığını almasıyla olur.
Bugün Ardahan’ın kurtuluşunu kutlarken, belki de en büyük saygıyı şu soruyu sorarak göstermeliyiz:
“Ardahan’ı geleceğe nasıl taşırız?”
Kutlamak güzeldir. Ama sorgulamak ve çözüm aramak daha değerlidir.
Gerçek kurtuluş, ekonomik, sosyal ve kültürel bağımsızlıkla mümkündür.
Evet..
Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Ardahan'ın kurtuluşunun 105. yıl dönümü vesilesiyle kaleme alınmış, kutlamaların ötesine geçerek şehrin derinleşen sosyo-ekonomik sorunlarını sorgulayan eleştirel bir değerlendirmedir. Yazar, tarihi anlaşmalar ile Kanal İstanbul projesi arasındaki stratejik bağlara dikkat çekerek, bu projenin Kars ve Ardahan’ın statüsü üzerindeki olası risklerini tartışmaya açmaktadır. Yerel yönetimdeki aksaklıklar, kayak tesislerinin durumu ve liyakat problemleri gibi güncel meselelerin yanı sıra; göç, eğitim yetersizliği ve sağlık hizmetlerindeki eksiklikler gibi kronikleşmiş yaralar vurgulanmaktadır. Şehrin sadece askeri işgalden değil, ekonomik ve kültürel geri kalmışlıktan da kurtulması gerektiği savunulmaktadır. Nihayetinde yazı, Ardahan’ın geleceğini inşa etmek için hamaset dolu törenlerden ziyade, gerçek kalkınma hamlelerine ve toplumsal bir özeleştiriye ihtiyaç duyulduğunu ifade etmektedir.
Kurtaramadığımız Ardahan’ı Kurtarıyoruz..
Ardahan’ın Vatan topraklarına katılışını 105. Yıl Dönümün de baş döndürücü bir tempo ile düzenlenen etkinliklerin baktığımız da Hanak Ortakent’in, Çıldır Aşık Şenlik beldelerinin yıllar önce kapanıp, kent merkezlerine kilo metrelerce uzaklıkta ki mahalleler edildiği gibi, her yıl '11 kişi daha olsaydı kapanmayacaktı' denilen ve derneklerinin bir çatı altında toplandığı federasyonu mahkemelere düşen Göle ilçesine bağlı Goeveng'in neden hâlâ beldelikte düşmediğine sevinildiğini görüyoruz..
Çünkü bu kurtuluş etkinliklerine, kaz ve saz gecelerine batıda baktığımız da kendilerini, pardon kuzey doğuda ki Ardahan’ı kurtaranların bir hayli çok olduğunu görmek mümkün..
Evet, Ardahan’ı kaz ve sazlı gece ve etkinliklerde kurtaranların düzenledikleri o etkinlikler esnasında şöyle bir kenara, bir parça beze, ‘Her gün en az 3-4 trenin gelip, geçtiği Kars Tiflis Bakü Demiryolunun üzerine bir tren durağı ve havaalanı İstiyoruz’ diye yazıp, istemde bulunma aklı edinmedikleri bir kurtuluş yılını daha kutlamaya başlıyoruz, haydi halaya..
Yapılan savaşlar ardından savaş ganimeti diye başka ülkelere 'tazminat' diye verilip, sonradan yine aynı anlaşma ve sözleşmelerle geri alınan ama birilerinin ısrarla yani 'Vatan-Millet Sakarya' edebiyatları ile kabaran damarlarıyla, 'kurtuluş' derken kent genelinde diz boyu olan işsizliğin, alt yapıdan yoksunluğun getirdiği göç başta olmak üzere sosyal, siyasal ve de kültürel olarak 105 yıldır bir türlü kurtaramadığı sevdam Ardahan'ın VATAN TORAKLARINA YENİDEN KATILIŞININ 105. YIL DÖNÜMÜ bugün..
Dondurucu karların eşliğinde 105. yıl dönümünde bile güller açmayan yollarının beyaz asfalt denen buzla kaplı bir 23 Şubat gününde düzenlenen çeşitli etkinliklerle yıl dönümü kutlansa da, ekonomik, sosyal, kültürel olarak kurtarılmadığı bir günü daha kutlar bugün..
Evet, bugün Damal Karadağ'a yansıyan bu ülkenin kurucusu Atatürk'ün silueti, Gürcistan ile ortak göl olan ama hep Çıldır gölünün gölgesinde kalan, unutulan diğer kapıların yanında Posof Türkgözü (Badlele) gibi ithafta, ihracatta sıfır çeken, sınır ticaret merkezi olmayan Çıldır gümrük kapısına adını veren Aktaş gölü gibi kentin doğal simgesi, çürümeye terk edilen üzerinde bir kütüphane, çay bahçesi ve bir restoran olmayan Rus demir köprüsünün gerdanı olduğu Kura Nehrinin olduğu Ardahan bugün 105 yaşını kutluyor.
Ve Beşikkaya HES Barajı ile akarı gemlenip, uluslar arası, üç ülkenin suyu olan suyunun her gün biraz daha Karadenizleşen Bübülan üzerinde önü Deriner HES ile gemlenen Çoruh nehrine akıtılması hedeflenen ve DSİ'nin 'su yatağıdır' deyip, içinde Alabalık kalmayan dere gibi derelerinin çevresinin betona çevrildiği müzesiz Ardahan'ın günü bugün..
Devam eden göç dolaysıyla ikisinin kapandığı, köylerinin yarısından çoğunun boşalıp, bebek yapamayan yaşlılara kalıp, harabeye döndüğü Allahüekber, Yalanızçam, Sahara, Ulgar dağlarının en büyük dağı Kısır Dağının boşa akan ve Hoçvan Hasköy, Kımılı ile Ölçek köyleri üzerinden Kura nehrine karışıp, önce Gürcistan'a sonra Hazar gölüne hayat veren suyunu içemeyen 'Hoçvan İlçe olsun' diye hayali kampanyaların başaltılığı Ardahan'ın günü bugün..
Ve bugün, yani 105 yıl önce yapılan anlaşmalarla önce elinde ki Ahıska'nın yarısı alınıp, sonra vatana geri verilişinin yıl dönümü, Ardahan'ın günü bugün..
28 günlük Şubat ayının ramazanın 3'ünde, ayın 23'ünde Serhat Ardahan'ın 40 yıllık esaretten sonra ülkemin sınırlarına yeniden katılışının yıl dönümü bugün..
Ve 105 yıl önceden bugüne kadar gelip, geçip, geride kalan yılları misali nüfus ve ekonomik olarak ileri değil, hep geri giden Ardahan'ın bir türlü paketlenip, markalaşamayan, ve vita tenekesi ile salça kavanozlarında ülke genelinde değil, mahalle ve aileler arasında satılmaya çalışılan balı gibi kaşar peynirini de markalaştıramayan kırmızı et deposu denenen ama etin kilosnun 900 TL.'ye satıldığı, her yıl yüzlerce hayvanının buzağı atıp, ŞAP başta olmak üzere çeşitli hastalıklar dolaysıyla telef olduğu Göle'nin, Hanak'ın, Çıldır'ın, Damal'ın ve Posof'un ilçeleri olduğu Ardahan'ın kurtuluşunun 105. yıl dönümü bugün..
Hâlâ Kıbrıs'ı tanımayan kardaş Azerbaycan'dan getirilen ve İsrail'i bile ısıtan dünyaya pompalanan Kafkas doğalgazının çevrim santralı ve basınç pompalarının burnunun dibinde geçtiği halde hala tezek, odun, kömürle ısınan 5 ilçesi, bir beldesi 227 köyü bir o kadar derneği, federasyonu olan ama her yıl devam eden göç dolaysıya bugün nüfusu 90 bine kadar düşen Ardahan'ın günü bugün..
'Şenliğin torunuyum' diyenlerin Hanak'ta ki Ortakent (Nakala) Beldesi gibi Aşıkşenlik (Suğara) Beldesinin nüfusunu 2 binin altına düşürüp, kurtaramayıp, kapattırdığı beldelerin tek kalanı olan ve adı gibi tadını Erzurum'un Tortum ilçesine kaptırılan Cağ'ı ile bilinen Canibeg yaylası ile ünlü beldesi Göle'nin burnunun dibine kadar sınır levhasını diken Erzurum'un dağ köylerine komşu Goreveng tek beldesi olan Ardahan'ın yeniden sınırların içine alındığı gün bugün..
Yani onca köyün adı gibi eski adları unutulsun denerek yeni takılan isimlerinin levhalarının bile doğru dürüst olmadığı ama o yayla yollarından beter bozuk yollarından zor belada olsa gittiğinizde, gördüğünüzde içinde geçen içi ağbun dolu derenin dışında bir köprünün olmadığını göreceğiniz kentin tek beldesi olan Köprülü (Goreveng) Beldesinin yollarının köy ve kent içi yollarını aratmadığını göreceğiniz orada, uzakta bir sınır kenti olan Ardahan'ın bugün doğum günü..
Gürcistan'a, Ermenistan'a kısacası çoğumuzun oradan gelmekle övündüğü ama gerek ekonomik sıkıntılar nedeniyle gerekse gezip, görme istemi ve de kültürümüz olmadığından vize alıp, turist olarak gidemediği, gezemediği, göremediği Kafkaslara açılan biri demir yolu olmak üzere 3 gümrük kapısına sahip olmasına rağmen 'Gerek yok, masraflı' denip, asıl adı Artvin-Ardahan projesi olan havaalanı projesinin sonr anda Bülbülan yaylasına olduğu gibi Kura Nehrinin suyuna da göz koyan Karadeniz siyasi lobisince çalınıp, Rize'de, hem de yol, köprü gibi 'yolcu garantili' denip, denizin ortasına yaptırılan havaalanını isteyen Ardahan bugün 105. yaşında.
Göle gibi Kürt Hoçvan'ın hem nahiye, belde yetmedi İlçe olma isteği hem de Terekeme Çıldır'ın gölünün su kaynağı Kısır'ın suyunu evlere, ahırlara taşıyacak olan su projesini bekleye dursun bu ülkenin kurucusu olan Atatürk'ün silueti ile her yıl ziyaret ettiği Alevi kültürü ile yoğrulan Damal'da Ahıskalıları bile gelmediği Posoflulara selam verdiği memleketimin 105. yıl dönümüne, 'kurtuluş' dense de ekonomik, sosyal, siyasal olarak ne kadar kurtulduğunu düşünürken adeta kuruyan bir göl gibi her yıl en az bin insanın göç ettiği aklıma geliyor.
Ahıskalının ana vatanı denen ama dünya genelinde yurda geri getirilen Ahıskalının bile gelmek istemediği ve yaşanan göç dolaysıyla meyvesi, sebzesi ağaçlarda çürüyen Posof gibi HES Barajları ile ovasına vurulan uluslar arası yol ile doğası alt üst edilen, sonradan Çıldır gölü gibi dokunulamaz diye ilen edilen ovasının çiçekleri solan onca endemik çiçeğiyle bal üreten Kafkas arısının gen merkezi, kentim Ardahan bugün Vatan Topraklarına Katılışının yıl dönümü..
Ve bugün Ardahan ile aynı gün doğan ve bu dünyaya gelen Ardahanlılar gibi sevip, saydığımız ve aşkından vazgeçmediğimiz 75 plakalı kentim havaalanı, doğu expresini beklediğini, var olan Organize Sanayine bir yolun içinde yatırım adına bir çiviye dönüp, vurulmasına bu mübarek ayda duacıyız..
Ve polis evi olacağını duyduğumuz Yalanızçam Kayak Tesisleri gibi bende aynı gün onunla birlikte aynı gün 23 Şubat'ta doğanlarla birlikte bu şehrimin her yeni yaşında geriye gidip, adım gibi fakirleşeceğine daha da gelişip, büyümesini ve olgunlaşmasını umutla beklerken, ilk kongrenin yapıldığı, ilk bayrağın çekildiği, ilk kez 'cumhuriyet' denilip, ilk hükümetin kurulduğunun unutulup, tarihiye aktarılıp, anlatılamadığı, futbol takımının BAL denen ligde 3. lige çıkmaya çalışıp, ama yıllardır o markalaşamayan balına yapışıp, kaldığı serhat şehrin, adım gibi fakir, ekonomik, sosyal, kültürelbir türlü kurtaramadığımız Ardahan'ın 'Doğum Günü Kutlu Olsun' derim..
Evet..
Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Ardahan’ın vatan topraklarına katılışının 105. yıl dönümü vesilesiyle kaleme alınmış, kutlamaların gölgesinde kalan kronikleşmiş sorunları gün yüzüne çıkaran eleştirel bir değerlendirmedir. Yazar, şehrin stratejik konumuna ve doğal zenginliklerine rağmen yoğun göç, altyapı eksikliği ve ekonomik durgunluk gibi temel problemlerle boğuştuğunu vurgulamaktadır. Havalimanı ve demir yolu gibi hayati ulaşım yatırımlarından mahrum bırakılan kentin, tarım ve hayvancılıkta markalaşamaması sitemkâr bir dille ele alınmaktadır. Kaynak, görkemli törenlerin ötesine geçilerek bölgenin sosyal ve siyasal anlamda gerçek bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır. Sonuç olarak yazı, Ardahan’ın sadece geçmişteki askeri zaferlerle değil, günümüzdeki ekonomik ve kültürel atılımlarla hak ettiği konuma gelmesi gerektiğini hatırlatan bir farkındalık çağrısıdır.
Vali Bey Bu Kapıdan İçeri Girdin mi?
Bugünkü yazımıza başlamadan önce yazımıza konu olan başlığımız da ki soruya cevap vermesini umduğumuz Ardahan’ın valisine cevap beklerken, ömürden giden bir Perşembe’nin daha bitip, bol mesajlı yeni bir Cuma’ya adım atarken o saatlerde beni arayan meslektaşım Suat İncedere’le telefonla konuşuyordum.
Ve tamda bu esnada, o saatte yani gece yarısı denen 00’da diğer telefonuma gelen bir whatsapp mesajının ‘tın’ sesi ile Alan Parker’ın yönetmenliğini yaptığı, 1978 yılı İngiliz-Amerikan ortak yapımı ‘Gece yarısı ekspresi’ adlı sinema filmini bana hatırlatan bir haberin whatsappıma düştüğünü görüyordum.
Gazeteci İncedere ile iptal edilen Çıldır Gölü etkinlikleri öncesi ve sonrası yaşananları, mahkeme kapılarına düşen Göle Federasyonunu, Ardahan’ın yine bir kaz gecesi ile kurtarmaya çalıştıkları görülenlerin Ankara ziyaretlerini ve biri demiryolu üç gümrük kapısı olan ama ithalat, ihracatın sıfır denen ama Ardahan Ticaret ve Sanayi Odasına 3. kez seçilmek için seçimi uzatan başkanın, ‘Gündemimizde seçim değil geçim var!’ dediği yasal olarak hemen yapılması ve bir hayli gecikilen ATSO seçimi gibi bir çok konuları konuşmaya devam ederken daha yeni başlayan gecenin ilk saatlerinde whatsapp mesajın tınıyla gelen başlıksız haberi de göz ucuyla okumaya çalışıyordum.
Telefon konuşması uzun sürünce ve diğer telefonuma gelen whatsapp mesajını bir an unuttuğumdan haberin geri silindiğini görünce o haberi yollayanı bu kez ben o geç saatte direk arayıp, gülerek kendisine, ‘Ne o nazlı ve çekilmeyenin kalmadığı söylenen Narsist sevgililer gibi hemen de küsüp, yazdığını siliyorsun, ama attığını okudum.. Attığın haberin aynısını kaç kez yazdığım o haberi geri atar mısın lütfen..’ diye kendisine sitem edip, sonra da başta kentte ki, ülkede ki eğitim sorunu olmak üzere bir çok konu ile bu kez de onunla uzun bir sohbeti yaptıktan sonra bana özel gelen haberin metnini geri atmasını istiyordum..
Ve silinen haberi geri alıp, yeninde okurken ‘Müdürden eşine ödül!, 100 Stk’dan, 100 Bin TL.. Ve bakanı değişen Adalet..’ başlıklı köşemi ve aşağıda k haberin içeriğini anlatan konuyu kaç kez yazdığımı, sayıp, en az 10 kez yazdığımı hatırlıyordum.
Ve daha çok uzatmadan gece yarısı başlığını bana bırakan başlıksız habere yer verip, vali beye sorduğum soruya verilecek cevabı bekleyelim diyelim..
‘Ardahan İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı 1 ortaokul binası ile 1 lise binası ve 1 kapalı spor salonu çürümeye terk edilmiş durumdadır.
İmam Hatip Ortaokulunun binası okul yönetimi ve velilerin itirazları dikkate alınmadan boşaltılarak,
okul bir lise binasına 2 yıl önce alınmıştır.
Lise ve Ortaokul öğrencilerinin aynı bina ve aynı bahçeyi paylaşmasının öğrenciler arasında yaş ve fiziki farklılıklardan dolayı akran zorbalığına neden olma riski taşımaktadır.
Boşaltılan okul binası farklı bir kuruma tahsis edilemediği gibi, çok kötü bir girişi olan ve İl milli eğitim müdürlüğüne yakışmayan hizmet binası da, bir türlü bu boş ve atıl durumdaki okul binasına taşınamamıştır. Eski İmama Hatip Ortaokulu 2 yıldır kaderine terk edilmiştir.
Binanın içi kış koşullarının da etkisi ile kullanılamaz hale gelmiştir.
Ayrıca Spor Lisesi binası ve bağlı kapalı spor salonu 1 yıldır boşaltılmış ve kendi
kaderine terk edilmiştir.
Yapımı daha 10 yıl bile olmadan atıl duruma düşürülen bu kamu binaları, Ardahan İl Milli Eğitimin 2 yıldır başında olup yılın epey bir süresini il dışında geçiren İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Uzantı’nın doğal olarak ilgi alanı olmaktan çıkmıştır. İlgisiz il müdürleri tarafından devletin neden bu kadar zarara uğratılması sorusu vatandaşlar tarafından sorulmaktadır.
Ardahan’ın mevcut koşulları göz önüne alındığımda , devlet ve özel sektör yatırımlarımı ile geliş eşebilecek bu ilde, başta Ardahan İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Uzantı olmak üzere, yöneticilerin basiretsizliği Ardahan’a ve devletimize zarar vermektedir.
Ardahan İl Milli Eğitim müdürlüğünün bir hizmet binasına ihtiyacının olmasına rağmen, ayrıca bir çok kamu kurumunun bina ihtiyacının bulunmasına karşın, 3 kamu binasının kendi kaderine terk edilmesi kapılarına kilit vurularak çürümeye terk edilmesi tam bir akıl tutulması, yönetim zafiyeti, beceriksizlik, ilgisizlik, aymazlık gibi yönetim kabiliyeti olmayan insanların eğitim gibi önemli bir koltuğu boşa işgal etmelerinin bir sonucu olsa gerek.
Ardahan İl Milli Eğitim Müdürü, 23 Şubat İlkokulunda 20 yıldan fazladır başarıyla görev yapan sınıf öğretmenleri varken, daha 1 yıldır Ardahan’ da görev yapan kendi eşini aylıkla ödüllendirmesi, ildeki tüm öğretmenler de güvensizlik duygusunun oluşmasına ve büyük bir motivasyon eksikliğine neden olmuştur. Ayrıca kadroyu aldıktan sonra, eşim buranın havasını alamadı diye ilden kaçmanın yollarını ararken, havasını alamayan eşine ilde uzun yıllar emek vermiş öğretmenleri yok sayarak kendi eşine maddi değeri ödülü aldırması hayli düşündürücüdür.
Her ortamda Ardahan soğuk, biz buraya nereden düştük, bir an önce gideceğim diye 1 yıldır diğer il müdürleri ile hangimiz önce tayin yaptıracağız yarışına giren Ardahan İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Uzantı’nın bu ilgisizliğinden acaba Ardahan Valisi Sayın Mehmet Fatih Çiçekli’nin ve Milli Eğitim Bakanı sayın Yusuf Tekin ile Ardahan ilinin siyasetçilerinin haberi var mı sorusunu başta ilde çalışan öğretmenler olmak üzere Ardahan halkı sormaktadır.
Evet, Ardahan halkı sormaktadır’ diye biten yukarıda ki başlıksız haberi birlikte okuduktan sonra vali beye sorduğumuz sorumuza cevap alalım mı?
Onu da mezarlık duvarı dibini andıran ve 81 İl içinde sonlarda olan Ardahan eğitimini kurtaracağına inanılan o kapıdan yalnız gireceğine ve bunları soracağına inandığım ve vali beye bırakalım..
Ha unutmadan kendisine hazırladığım raporda zaman zaman kaynaklar sunduğum vali beye bir soru sormuşken şu ramazan ayında nasıl iftar açacaklarını düşünen üniversite öğrencilerine olduğu gibi şehrin BAL ligi temsilcisi Serhat Ardahanspor’lu futbolcuların deplasmana gidişlerinde otobüs vermeyen ve 25 yıl sonra geldiği memleketi Ardahan’da rektörlük gibi güzel bir makamı, mevkii almanın yanında jet hızıyla 3. evliğini yapan, soy ismini neden değiştirdiğini hala merak ettiğimiz üniversitenin de bu kentin eğitimde 81 İl içinde sondan üçüncü olduğu da unutmadan, ‘vali beyin Ardahanlı hayvan yetiştiricilerinden istediği boğalara ne oldu?’ diye sorduğumuz ikinci bir soru pardon dip not ile bugünkü yazımızda pencereye vuran sabah ışıkları ile ‘Ömürden uykusuz geçen bir gün daha gitti..’ diyerek yazımızı bitirelim..
Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Ardahan’daki eğitim yönetimi ve kamu kaynaklarının verimsiz kullanımı üzerine yoğunlaşan yerel bir eleştiriyi içermektedir. Yazar, İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Uzantı’nın birçok kamu binasını atıl bırakarak devletin zarara uğramasına yol açtığını ve kendi eşini ödüllendirerek liyakat esaslarını çiğnediğini iddia etmektedir. Şehirdeki eğitim kalitesinin düşüklüğü ve yöneticilerin bölgeye olan ilgisizliği, doğrudan Vali Mehmet Fatih Çiçekli’ye hitaben sorulan sorularla sorgulanmaktadır. Yazı boyunca, mülki idarecilerin ve eğitim yöneticilerinin görevlerindeki ihmalkârlıkları ile bunların bölge halkı üzerindeki olumsuz motivasyonel etkileri vurgulanmaktadır. Sonuç olarak kaynak, yerel bürokrasideki yönetimsel zafiyetleri ve kamu israfını kamuoyunun dikkatine sunan sitemkâr bir değerlendirme niteliği taşır.
Hayırlı Devrimciler Ramazan'da Bir Araya Gelmiş!..
Yazıma başlamadan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aralarında Ardahan denilince adları anılacak olan ama yarın torununun torunu asker, polis, doktor yada turist olarak gelip, ‘Acaba şu benim dedemin makam , mevki alıp, görev yaptığı bu kentte, köyde, kasabada yaptırdığı bir çeşmesi var mı? diye sorulduğunda yok denecekler arasında olan 3 valinde olduğu valiler toplantısında tik, tokun yani sahte, samimi olmayan adı üzerinde sanal olan dünyanın rüyasını görenlere üstü kapalı attığı fırçaya bakmak ve devrimcinin kim olduğunu ve değil 23 yıl değil, neden 33 yıldır iktidar da olduğunu belirtmek isterim.
Çünkü o bizim dalga geçtiğimiz o çok büyük devrimci, muhafazakar, solcu, sosyalist, ulusalcı, milliyetçi gazeteci ağabey, ablaların olduğu başında olduklarını bildiğimiz tv’lerde ki sabah kadın programları dahil, her konuyu, gelişmeyi yakından izleyen olan bir kişiliği ile bilinen Erdoğan’ın benden, senden sonra uyumak için uzandığı yatağında bile aklında ki, yüreğinde ki devrimi düşünüp, bir iki saatliğine tik tokçuları da takip, edip, beynine not ettikten sonra uyuya geçtiğini ve aklında olan devriminin yoluna devam etmek için uykuyu bile devrime engel olarak sayan biri desem, devrimci abiler yine ortaya çıkıp, ‘Aha bakın zaten ben demiyor muydum.. Fakir Yılmaz gizli Tayipçi’ diyecekler..
Neyse, başta ‘CHP’DE 2. whatsapp KRİZİ’ BİR ÖNCEKİ İL BAŞKANI İLE KAVGALI OLAN TÜRKÜCÜ BAŞKAN BU KEZ YENİ ÖRGÜTLE KAVGAYA GİRDİ!’ başlıklı haberimi alıp, yayınlayan ‘Han Ardahan‘ isimli sanal sayfanın yayınladığı haberimin alıtna, ‘Fakir bey mi yazmış? Keşke fakir beyin yazdığını yazmasaydın..’ yani o yazmışsa yalandır demeye getiren ve habere konu olan türkücüye yavşaklık ve yalakalıkla sözde bir mesajı da okuyordum..
Ve o mesajı yazanın beni gördüğünde, ‘Devrimci arkadaşım, o babanın oğlu Fakir merhaba..’ deyip, karşımda hazırla geçen Nurettin Orak gibi devrimcilere takmadan, takılmadan ve kim ne derse desin diyerek gerçeği yazmaya, anlatmaya gayret eden bir gazeteci olarak devrimciliğin ne olduğunu 33 yıldır başlarına vuran Erdoğan’ın yukarıda ki tik, tok fırçası pardon notu misali bende 36 yıldır yaptığım gibi haber ve yazılarımla tokmağı bunların başına ve buraya düştükten sonra şu bizim devrimci abilere bakmak isterim..
Evet, yeni bir ramazanın ilk gecesinde bir kez daha sabahladığım saatlerde ev halkını uyandırıp, oruç tutacakların sahur saatinin geldiğini duyurduktan sonra uykuya geçmek için uzandığım yatağımda twittir sohbet kanallarını tarayarak, bazılarında da katılarak geçtiğim uykuda uyanıp, yeniden başına geçtiğim bilgisayarımın, cep telefonlarımın ekranlarına art arda düşen ramazan mesajlarına bakıyor ve kimin nerede ne yaptığını artık özeline kadar göründüğü sanal ortamda bu yönde bir çok ‘Mübarek ramazan ayı hayırlara vesile olsun..’ şeklinde al/yapıştırlı hazır onca paylaşım görüp, okuyarak yeniden yazmaya başlıyorum..
Yeni bir günün yazısını yazmaya başlarken, diğer yandan da ‘Hayırlı ramazanlar’ başlıkları ile başlayan onca mesajı okumaya devam ediyordum. Ve ilk dikkatimi çeken ama çokta ilginç olmayan ama okuyanların ‘ilginç’ diyeceği diğer bir ramazan mesajını okuyan okurlarının benim de bildiğim ve düşündüğüm gibi anormal değil, normal gördüğü bir mesaj dikkatimi çekiyordu.
Ve daha dün türkücü başkanın başarısız olduğunu, hatta kendiyle davalık olup, yolsuzluklar yaptığını iddia eden, benden beter haklı haberlerle yazan Özkan Karakaya’nın şu bizim ünlü türkücü başkanla Suriye’de ki YPG/HTŞ misali bir barış sağladığını, bir kez daha kendisiyle yakın temasa geçip, ramazan ilanını duyurduğunu görüp, gülümseyerek geçerken asıl dikkatimi çeken diğer mesajda yine bir gazeteci olan ve aynı zamanda MHP Ardahan Merkez İlçe Başkanı, İl Özel İdare de işçi olan meslektaşım Dinçer Aktemür’ün sanal sayfasındaydı..
Ve partisi MHP’nin AK Partili iktidarın en büyük destekçisi olmasına karşın onunda hem AK Parti İl Başkan Yardımcısı, hem işçi, hem siyasetçi hem de gazeteci olan ve Damal tır parkına birlikte sürgün edildiğini yazdığımı Şenol’un da yakın arkadaşı olan Dinçer Aktemür’ün sayfasında ki haber şeklinde verilen diğer ramazan mesajını da okuyordum.
Ve bu mesajı kimin olduğunu görmek için Dinçer’in sanal sayfasından çıkıp, çokta politikaya dokunmazsa da ‘Politik Ardahan’ adlı sitesine bakarken, MHP’yi bir hayli sarsan olaylar ardından öldürülmesi ile çok tartışılan ama nedense bir anda bir çok konu gibi unutulan yada unutturulan ve ülkücü yada MHP’lilerde çok solcu, ulusalcı diye bilinenlerin adını gündeme getirdiği hatta sahiplendiği ülkücü Sinan Ateş’i bana bir kez daha hatırlatan Ardahan Ülkü Ocakları Ardahan İl Başkanı Mustafa Kay’ın bu mesajı yayınlattığını görüyordum.
Yani onca sorun ve sıkıntının yaşandığı bir kentte onca stk, siyasi, gazeteci, ileri, geri gelenler gibi sorun, sıkıntıları bırakın güzel, iyi gelişmelerle ilgili ne bir demeci, ne bir açıklaması nede bir eylemini görmediğimiz Ardahan’da da, Ülkü Ocaklarının ve bir başkanının olduğunu da bize anımsatan bu mesajı okurken nedense her ramazan ve seçimlerde muhafazakarlardan daha da dini bütün olan ve Kay gibi ortalıkta görünmeyen, başta helvacıların içine sızdığını iddia ettiğim DEM’lliler olmak üzere şu bizim büyük abiler, eski yeni ve devrimciler ve Molla rejinin gelmesine katkı sunan şşu Amerika saldırdı, saldıracak denen İran’da ki devrimciler aklıma geldi..
Ve kendi kendime bir soru sorup, bu kadar devrimcinin olduğu bu ülke de yıllardır niye bir türlü devrim pardon seçim alınamıyor diye bu yönde özlem çeken kendimi kandıracak umuduyla cevabını bildiğim ama nedense saçma bir duygu ile bana ve topluma verilecek bir cevap arıyorum..
Evet ya başta Ardahan’da olmak üzere ülke genelinde ‘Biz solcuyayız, devrimciyiz, sosyalistiz yetmedi din Afyondur..’ deyip, havaalanlarında ‘Babamı hacca gönderdim, kendim Umredeyim, bacımda başını örtüyor, elhamdülillah bizde Müslümanız, hayırlı ramazanlar..’ diyen onca pos bıyıklı devrimci, benden, senden delikanlı anarşist ruhlu ablalar var ama değişen bir şey niye yok?
Olamaz..
Nasıl olamaz?
Çünkü devrimci denilenleri mevcut sistem kendisi bizzat yaratmış..
Yani benim çağdakilerin bizzat yaşadığı 12 Eylül ve öncesinde yapılan tüm darbeler ardından ‘devrimci, solcu, sosyalist, din düşmanı’ diye içeri alınanların büyük bir çoğunluğu, karakola alındıkları saate, ana kadar ‘devrim, devrimci nedir’i bilmiyordu..
Ve bunların yapılan her darbe ardından sokakta gelişi güzel toplanıp, içeri alınan ve değil, devrimci, solcu, sosyalist, din düşmanı birer sahtekar, her dönemin adamı tipler oldukları, kullanılabilir oldukları anlaşıldığında bir iki diş kırığı, dudak patlamasıyla kısa süre kaldıkları ve Deniz Gezmiş, Mahir çayan, Hüseyin İnan, Terzi Fikri, Ape Musa ile birlikte Diyarbakır zindanlarında hapis olan Kürt Fezo, Haluk Ruşen, Cemil Kıbayırlar gibi orda tutulan, yıllarca hapishanelerde kalan hatta bir daha sağ çıkamayan gerçek devrimci, sosyalistlerden ayak üstü aldıkları, ‘Sosyalizm, Kemalist, Devrimci’ laflarıyla nezarethane de, cezaevlerinde, serbest bırakılıp, dışarı çıkarıldıktan sonra ‘Ben nezarethane de, hapishanede geliyorum’ diyerek kendilerini devrimci diye yutturdular..
Çünkü devrimciliğin D’sini bilmezken kazaen, gelişi güzel içeri alındıkları bülbül gibi öttükleri karakollarda, çaycılık yaptıkları hapishanelerde devrimci olanlar ile aynı nezarethanelerde kaldılar ve onlardan kopyaladıkları bir kaç ezbere söz ile yani ‘Sosyalizm, Faşizm, Tek Yol Devrim’ kelimelerini pos bıyıklarını ıslatan rakı masalarından geveleyerek, gerçek devrimcilerin yıllarca hapishanelerde tutulduğu bu ülkede b oş kalan saha da kendilerini devrimci ilan ettiler..
Yani, Terzi Fikri Nurettin Sözen, Sefa Sirmen, Salih Aktürk gibilerini hatırlatan topuğu kırılan efe Özlem Çerçioğlu, Ankara Keçiören, Bolu hatta ‘DEM’liler bize oy versin ama belediyenin kapsında içeri girmesin’ diyen Burcu Köksal, ANAP’tan gelen Erdoğan’la Kur’an okuma yarışı yapan İmamoğlu, milliyetçi, MHP’li olduğunu saklamayan Mahsur Yavaş gibi belediye başkanları misali sözüm ona solcu pardon CHP’li, AK Partili, hatta TİP’ten, EMEP’ten, Yeniden Refah Partisinden başkan, milletvekili, meclis üyesi olan siyasilerden ihaleler, yollar, İSKİ’ler alıp, devrimci olmazsa da, iş adamı, İl, İlçe başkanı, yetmedi Fatih Mehmet Maçoğluların eylemleri ile ortaya koydukları komünistlikle değil, türkü çalarak mevki ve makam sahibi oldular..
Ve bugünde bir yanda tek adam, diktatör, faşist dediklerine olduğu gibi AK Parti’ye AKP dedikleri ama AK Parti’ye yaranmak için AK Parti’ye yakın ikinci, üçüncü kişiler aracılığıyla kapalı kapılar ardından ihaleler alıp, hala rant elde ederek, çel çocuklarını hatta eşlerini işe koyan pala bıyıklarını ıslatan rakıları ile devrimciliğe, devrim yapmaya ve ‘hayırlı ramazanlar’ diyerek hem bizi, hem de gerçek Müslümanları kandırmaya devam ediyorlar..
Ve ‘Attila amca neredesin?’ diye arayıp, sorduğumda camide olmayacağımı bile bile niye soruyorsun, her zamanki yerimdeyim’ diyen rahmetli Attila amca ile ve xtwitta ‘Sol neden iktidar olamıyor?’ başlığı ile sohbet odaları açan Yavuz abi ve katılımcıları ile sabahlara kadar sık sık tartıştığımız Türkiye’de ki bizim büyük devrimci abi, ablaların benden yana, benim bakışımla kısa hikayesi budur.. Ve bu nedenle o beklenen devrimin D’si yani iktidarları hâlâ bu ülkeye uğramış değil..
Neyse, bu arada şu bizim Erdoğan adının üzerinde siyaset yapan muhafazakâr dostlara da bir uyarıda bulunup, devrimci, komünist, ateist, sosyalist, milliyetçi kısacası gavur olmadan yazımıza ramazan mesajları ile süslenmiş olan ve sanırım daha sevaplı ki Perşembe’den gelen cuma mesajlarını okumaya başlayıp, bugünkü yazımızda daha çok günaha girmeden son verelim..
Ve yukarıda yazdıklarımı da ‘ye yiyebilirseniz’ dediğim devrimci abi, ablaların yanında, ‘Bana dokunma bugün oruçluyum yarına Allah kerim’ deyip, uyuyarak oruç tutan dini bütün, muhafazakar kardeşler, ablalar sizde uyanın orucu açma saatiniz yaklaşıyor..
‘Haydi saat: 16.05 , Gün yarılandı, akşam oluyor, bol mesajlar eşliğinde tuttuğunuz orucunuzu Allah kabul etsin..
Sahara’dan Fatsa’ya bakış..
Bugünkü yazımı benim olmayan ama babası TİP davasında Ape Musa ile birlikte 4,5 yıl Diyarbakır zindanlarında kalmış, 12 Eylül zulmü görmüş, yazılarımın Afyon Tıme adlı bir gazetesinde yayınlandığı Afyon’a sürgün edilmiş olan beni bir kez daha derinden yaralayan iki yazıya bırakacağım..
Buna neden ise bu yıl vatan topraklarına katılışının 105. yıl dönümünü kutlayacak olan Ardahan’ın türkücü Belediye Başkanı ile CHP Örgüt üyeleri arasında yaşanan yazışmaların bana hatırlattığı ve belediye başkanlığının nasıl yapılabileceğini ortaya koyan Fatsa’nın devrimci terzi Fikri’yi, ‘Bu dünyadan TERZİ FİKRİ geçti…’ başlığı ile bir yazı yazan Iğdırlı gazeteci meslektaşım Murat Akkuş’un o güzel anlatımıyla bana göre Küba’nın değil, Türkiye’nin, Karadeniz’in Che Guevara’sını hatırlatması ile bir kez daha anmamdır.
Ve yine Göle ilçesine bağlı Serinçayır (Çölpenek) köylü, Mali Müşavir, İstanbul Esenyurt Kent Konseyi Başkanı Tuncer Dağ’ın son kitaplarından biri olan ve 1970’i 80’li yıllara bağlayan günlerde bölgede ki kent için yollar gibi alt yapıdan yoksun karanlık sokaklarından bugün çoğu boşaltılmış, Köy Enstitülüleri gibi kaderlerlesin tek edilirmiş olan köy okulların da yaşanan o korkunç ve buz kesen olayları anlatan ‘Ömer’in Ömrü’ adlı kitabında anlatılanların hâlâ bir tünel yapılacağı beklenen Sahara’dan Fatsa’ya kadar uzanan ülkenin karanlık ve acı hatırlarını hatırlatan diğer iki acı hikayesine göz atmamdı..
Ve dönüp, Deniz’ler asılırken. Çorum yakılırken. Demirel neler demişti?’ diye bir soru sorup, Türkiye bugün siyasi tarihinin belki de en önemli isimlerinden biri olan ve Tam 12 yıl başbakanlık koltuğunda oturan, cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel’in esprili sözleri, tarihe mal olmuş yüz gülümseten gaflarının yanında yeni içişleri bakanını ziyaret eden Ağar’lı dönemi gibi ağır bir o kadar da karanlık yüzünü de hatırlıyordum..
Hazırcevaplığı, pratik zekası ve inanılmaz hafızasıyla dikkat çeken Demirel’in bir de özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sırasında sola, solculara söylediği sözlerini de bana hatırlatan ve Deniz Gezmiş , Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın bir tek cana kıymadan darağacına gönderilmesine CHP’li bazılarıyla birlikte hararetle el kaldırılan grubunun başındaki Demirel’in Çorum’da Alevilerin katledildiğini hatırlatan biz gazetecilere devrimci bir başkanla yönetilen Fatsa’yı kast ederek ‘Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın’ demiş ve onlarca insan ın ölümüyle yetinmeyip, bugün türkü çalmakla başkanlık yaptıklarını sananlarında örnek alamadığı, adını bile an maktan korktuğu Fatsalı terzi Fikri’nin de göreceği işkenceler sonucu ölmesine ilk işareti yaktığını çokta konuşulmadığını ve unutulan, unutturulan onca acıydı hatırlıyordum.
Ve Mali Müşavir, türkücü zihniyetler yetmedi kayyumlarla işlevsiz hake getirilen Kent Konseyi Başkanı Tuncer Dağ’ın o günleri anlatan kitabını kapatıp, kenara koyduktan sonra benim anlatacaklarımı anlatan o iki yazıya, yayın grubumuzun amiral gazetesinde de adını veren Kuzey Doğu Anadolu’nun Karadeniz’e bakacağı yolun bir ışığı olacağı söylenen ama Köy Enstitüleri, köy okulları gibi tüneli ortada olamayan Sahara’dan Fatsa’yı anlatan aşağıda ki bir kez daha okunmaları gereken o iki yazıya yer bırakıyordum…
İşte bugünkü yazıma konuk olan ve Volkan Konak’ında toprağı olan bir türlü gazıyla gazlanamadığımız o izlendiğinde üzerinde ekonomiye, ulaşıma can verecek olan deniz trafiğinin neden yaşanmadığını hep düşündüğüm ve satılacak denen yollar, köprüler arasında olup, olmadığını merak ettiğim, sahilleri deni manzaralı camilerle doldurulan oto yollu Karadeniz’in Che Guevara’sını unutmayın diyen birinci yazı..
DEVRİMCİ BELEDİYELERE VAHŞİ SALDIRININ TAM 45 YIL ÖNCEKİ İLK UYGULAMASI: FATSA..
Türkiye’de seçilmiş belediye başkanlarını art arda görevden uzaklaştırıp yerlerine kayyum atama, o da yetmezmiş gibi tutuklayıp zindana atma uygulamaları yıllar önce, 12 Eylül darbesinin arefesinde, AP’li Süleyman Demirel’in başbakan, Kenan Evren’in genelkurmay başkanı olduğu Temmuz 1980’de Karadeniz’in Fatsa Belediyesi’nde başlamıştı.
Devrimcilerin bağımsız adayı Fikri Sönmez’in diğer bütün partilerden daha fazla oy alarak 1979 yılında belediye başkanı olmasından sonra, Fatsa’da yaşam hızla değişmişti. Kurulan halk komiteleri aracılığıyla halkın belediye yönetimine doğrudan katılımı sağlanmış, iki ayda bir büyük halk toplantıları düzenlenir, ilçenin sorunları elbirliğiyle giderilir olmuştu. Fatsa’nın yıllar sürer denilen çamur sorunu, halkın katılımı ve desteğiyle birkaç ay gibi kısa bir sürede ortadan kaldırılmıştı.
Bütün bu gelişmeler, Fatsa’da hayatın son derece kısa bir sürede ve gözle görülür bir şekilde değişmesi, üstelik tüm bunların halkın her kesiminin onayının ve desteğinin alınarak gerçekleştirilmesi, egemen sınıfın temsilcilerini ve siyasetçilerini dehşete düşürmüştü.
“Fatsa’da komünist işgal!” ya da “Fatsa’ya pasaportsuz girilemiyor!” gibi yalan haberlerle kamuoyunu Fatsa’ya karşı yönlendirmeye çalıştılar.
Fatsa’da bütün partilerin temsilcileri bu alçakça iftiraları reddediyor, “Tüm Türkiye’deki çatışma ortamı bizde yoktur. Herkese insan muamelesi yapılmaktadır. Kimse kimseyi zorlamıyor. Huzur ve güven içinde yaşamımızı elbirliğiyle sürdürüyoruz. Bizi rahat bırakın!” diyorlardı.
Çevre ilçelerden Fatsa’ya heyetler gelmeye, duyduklarını yerinde incelemeye başlamışlardı.
Bütün bunlar artık egemenler için fazlasıyla dayanılmaz olmuştu, çünkü Fatsa artık bir örnek teşkil ediyordu.
Dönemin başbakanı Demirel “Bırakırsanız yüz Fatsa daha çıkar” diyerek korkusunu ve niyetini açıkça ifade ediyordu. Fatsa’yı bir örnek olmaktan çıkartacaktı.
Bunun için ilk iş olarak Türkeş’e “Başbuğum” diye mektuplar yazan MHP’li faşist Reşat Akkaya’yı Ordu’ya vali atadı. Akkaya, çok kısa bir sürede tümü faşistlerden oluşan ekibini kurdu. Demirel, 9 Temmuz günü bir demeç vererek, “küçük terör odaklarının kurutulacağını” söyledi.
Bir süre önce Çorum’da yaşanan katliamın ardından dikkatleri başka yere çekmek isteyen Demirel’in “Siz Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın!” diyerek düğmeye basmasıyla birlikte Fatsa, Erzincan ve Sarıkamış’tan getirilen askeri birlikler tarafından kuşatıldı.
11 Temmuz 1980 günü “Nokta” adı verilen operasyon başladı. Bir mekanize piyade taburu, jandarma komando birliği, il alay komutanlığı takviye birlikleri, Ordu, Konya, Erzincan, Samsun emniyet müdürlüğü ekipleri zırhlı araçlar eşliğinde Fatsa’ya girdiler. Ayrıca iki hücumbotu da denizde hazır bulunduruldu.
Operasyonda yüzleri maskeli faşist muhbir kullanıldı. Bu faşistlerin bir kısmının kimliği sonradan açığa çıktı ve çoğunun hakkında tutuklama kararı bulunduğu anlaşıldı.
Sokağa çıkma yasağı konulan Fatsa askerler ve faşistler tarafından mahalle mahalle, ev ev, oda oda arandı. İnsanlar kadın erkek ayırımı yapılmadan hakaretlere uğradı, dövüldü, işkenceye uğradı. Maskeli faşist muhbirlerin işaret ettiği kişiler derhal gözaltına alındı. Gözaltına alınanların sayısı kısa sürede 400’e yaklaştı.
Ordu valisi Reşat Akkaya’nın yönetiminde yürütülen operasyonda başkan Fikri Sönmez de gözaltına alınanlar arasında idi. Sönmez tam dokuz ay önce belediye başkanı seçilmiş, bu dönemde Fatsa tabiri caizse altın çağını yaşamıştı.
Nokta Operasyonu bu dönemi kan ve zulümle sona erdiriyordu. Operasyon sadece Fatsa ile sınırlı kalmadı, Ordu’nun diğer ilçe, kasaba ve köylerinde de benzeri uygulamalar sürdürüldü.
Bu dönemde onlarca köy ve kasabaya karakollar kuruldu, binlerce insan işkence, dayak, jandarma dipçiğinden geçirildi. Polislerin denetiminde seyyar işkence timleri oluşturuldu, Fatsa dışındaki ilçelerde de işkence tezgâhları çalıştırıldı.
Kenan Evren’in başını çektiği 12 Eylül darbesiyle de Nokta Operasyonu tüm Türkiye’ye yayıldı ve yüzbinlerce kişi tutuklandı, hapse atıldı, işkence geçirildi.
Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez de hapiste kötü yaşam koşulları altında 4 Mayıs 1985’te yaşama veda etti.
Ve Cilavuz..
Doğan Özgüden’şn ele aldığı üstteki yazıda 23 yıldır iktidar da bulunan Erdoğan’ın da adı vardı. Ve yazarın Demirel’in 12 yıllık başbakanlığı döneminde yaşanan karanlık noktaların, 23 yıllık iktidarın başında olan ve kayyum atamaları ve bazı istenmeyen ama 12 Eylül öncesi ve sonrası kadar acı vermeyen Erdoğan’a bakışının haksızlık olacağını, çükü Erdoğan’ın 23 yıllık iktidarı döneminde idam dahil, işkence, Dağ’ın ‘Ömer’in Ömür’ kitabında anlatıldığı gibi Ardahan, Göle ve ülkede ki okullar kapatılsa da karakol edilmediğini san ırım yazar da kabul eder diye düşünerek, korktuğumdan değil, onay vermediğim o satırları kaldırdım..
Ve bu kez, ‘Ardahan Senin’ adlı sanal sayfanın güzel bir o kadar acı verisi bir müzik ile yaptığı paylaşımına, Sahara’da bilinmeyen yaşanmışlıklara bakıyorum.. Ve burada hala araştırmasında olduğum ve Sahara gibi tünel bekleyen Posof Ulgar dağında yaşanan diğer acı bir hikayeyi de hatırlıyorum..
Ki; O tünel bekleyen Ulgar’ın tepesinde 50, bilemediniz 60 yıl önce belki de yine Demirelli dönemlerde yaşandığı söylenen hikaye de, ‘Alevi-Suni kavgalarında yaşana ölümlere bırakın Fatsa’ya bakın..’ diyen Demirel zihniyetinde olanların başaktörü olduklarını da biliyorum ama suni ağırlıklı Posof’tan, Alevi kültürü ile yoğrulmuş olan Damal’dan teyit edip, önümüzde ki yazılara, haberlerde dile getirmeye çalıştığım o acı hikâye ‘teyide muhtaç’ diyerek ‘şimdilik’ beklemeye alıp, aşağıdaki yazıya, yaşanmışlığa yer veriyorum, karanlık tarihi kayıp Ardahan’ın, bölgenin, ülkenin yaşanmış ve unutulmayan, acıları diyerek..
İşte o; 70 Yıl Önce kayak derslerinin verildiğini bir kaç gün önce ‘Bugün kayak bilmeyenlerin yönettiği bölgede, onlar 85 yıl önce kayak öğreniyordular..’ başlığı ile yaptığım haberler gündem taşıdığım ve Ardahan YİBO mezunu, Kars, Susuzlu Eğitimci-Yazar Rıza Uray, ‘Bir Eğitim Adası: Cilavuz’ adlı kitabın bir kez daha hatırlattığı Cilavuz Köy Enstitüsünden dönerken hala bir tünel açılmayan ve her kış 60 yıldır bir türlü bitirilemeyen Ardahan-Ardanuç yolu gibi sık sık kardan, tipiden kapatılan Sahara’da tipiye yakalanan öğrencilerin yürek burkan öyküsü..
Sahara’nın Unutmadığı Gün: 1-2 Şubat 1958
Cilavuz Köy Enstitüsü’nde sömestr tatili başlamış, öğrenciler evlerine kavuşmak için 1 Şubat günü yola çıkmışlardı. Kimi atlı kızaklarla, kimi yayan… Ardahan’ın Sahara Dağı eteklerindeki köylerine vardıklarında, dost ve akraba kapıları onlara sonuna kadar açıldı; üçer beşer evlere dağılıp misafir oldular.
Ertesi gün, 2 Şubat sabahı Sahara’yı aşma vakti gelmişti. Köylülerin ve büyüklerin “Hava kötü, çıkmayın” ısrarlarına rağmen, gençlik heyecanı ve ev hasreti ağır bastı. Ancak o gün büyük bir talihsizlik yaşandı: Öğrenci grubu kontrolsüz şekilde dağıldı. Bir kısmı sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkıp dağı aşmayı başarırken, bir kısmı daha geç, hatta akşamüzerine doğru yola koyuldu.
Mükerrem Bilmiş ve Nizamettin Kaya, en son ve en savunmasız gruptaydı. Ekip başı organizasyonunun dağılması ve grupların kopuk hareket etmesi, onları Sahara’nın o meşhur borasının ortasında yalnız bıraktı. Gökyüzü ile yerin bir olduğu o anda, dağ kendi yaslı türküsünü söylemeye başladı:”Cilavuz’dan çıktım başım selamet, Sahara’ya vardım koptu kıyamet. Kar diz boyu, yol iz boyu, Bu geçit her yıl ister bir emanet.”
Kocabey yaylalarına ulaştıklarında dermanları kesilmişti. Nizamettin bir direğe yaslanarak, Mükerrem ise sığındığı bir yayla evinde soğuğa yenik düştü. Aylar sonra bulunduklarında, çantalarından çıkan ıslanmış defterler, yarım kalmış bir eğitimin ve vuslatın sessiz tanıklarıydı.
Bugün Sahara’da rüzgâr sert estiğinde, insanlar sadece soğuktan değil, bu büyük ihmalin ve yarım kalan hayatların hüzününden dolayı başını eğer.
Mükerrem Bilmiş-Nizamettin Kaya
1-2 Şubat 1958/Sahara Dağı
Kaynak: Ersin Yeni (Cilavuz Köy Enstitüsü Tanıklıkları)
Sevgililer gibi günü de geride kaldı diye sevgiyi, barışı unutmayın..
Bugünkü yazımı, geride kalan 14 Şubat Sevgililer günü ele almak isteyip, yazamadığım düşüncelerime bırakmayı düşünürken nerden estiyse hakkında öne sürülen onca iddia ve suçlamaların şu an Adalet Bakanı olan savcının da aralarında olduğu savcılıktan önce havuz medyada tarafından çarşaf, çarşaf yayınlanan İmamoğlu’nun adının Epstein belgelerinde de olduğu yönünde o çirkin ithal, iftiralarını atmayıp, bu yönde neden manşet çekip, haber yazamadıklarını düşündüm..
Çünkü, onca şer içerikli suçlamalar yetmeyince, ‘Yolsuzluktan tutuklu Ekrem İmamoğlu’nun kiraladığı özel jetin..’ diye saçma, sapan iddialar ortaya atan havuz medyanın ya bunu düşünemediğini yada ‘Acaba adı var mı?’ diye okumaya kalkacakları Epstein belgelerinde belki de kendilerini yada havuzlarını dolduranların isimlilerin rastlamaktan korktular diye de düşünüyordum. Yoksa bu fırsatı kaçırmazdılar..
Ha bu arada Kaftancıoğlu’ndan sonra Kılıçdaroğlu’nu sonrada durup durduk yerde gaz verip, ‘cumhurbaşkanı adayımız’ diyerek gaz verdikleri İmamoğlu’nu da yolcu edip, önlerini temizleyen CHP’nin kozmik odasının yanında ulusalcı denilen basın ve medyanın sıraya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanını ‘savunma’ teraneleri ile namluya sürdükleri ve onu da yalnız bırakıp, kendilerine ve iktidara engel olarak gördükleri bu ismi de hedef ettiklerini de unutmamak gerekir..
Evet ya bu çok önemli (!) konuyu bir sonraki yazıma bırakıp, yeniden geriye şu işgal ettikleri kaleleri yakıp, yıkıp, çekip giden birileri gibi geride kalıp, unutulmaya başlanan 14 Şubat’ta ele aldığım, ’14 Şubatlar İnsanların, kadın, erkeklerin bir birbirlerini mutlu ettiği gün olsun…’ başlıklı yazımda bu güne bir başka gözle bakmaya çalışmış ama ele aldığım o yazımda ‘çok erkekçe..’ duygularla 14 Şubat’a baktığımı belirtip, benim bu yönde ve konuda daha önce ele aldığım yazılarım olan, ‘Oruspu kımızı, Ayçiçekler karadır, Özel hayat anlatılır mı?, Bursa’ya komşu ÇİÇEK KENTİ YALOVA!’ şeklinde onca yorum ve yazımda olduğu gibi bu yazımda da gizli bir kadın düşmanı olduğumu sanıp, ‘seni seni’ diyerek eleştirmişti ya neyse..
Gerçi başta Şeyi yok hasan dağına çıkar’ sözünü hatırlatan ‘KISIR DAĞININ SUYUNU İÇTİLER, KALDI NAHİYE, BELDE DEĞİL, İLÇE!’ başlıklı haberimiz ve ‘ETÇİLERİN OLUŞTURDUĞU EĞİTİM VAKIFI CHP’Lİ VEKİLİ ZİYARET ETTİLER!’ haberlerimiz gibi başında bulunduğu İl Milli Eğitimde çalışan onca öğretmen varken eşini ödüllendiren ve doğru dürüst bir giriş kapısı olmayan müdürlüğe her gün o kapıdan girip çıkan müdürle ilgili, ‘‘Müdür bey bu yaptığın ne kadar etik ve eğitimli iş? haber ve diğer onca düşüncelerim ve haberlerimizin de birilerini bir hayli rahatsız ettiğini duyup, öğreniyorduk ya yine de neyse deyip, işimiz haber ve yorumlarımıza devam edelim diyorum..
Çünkü, ‘KENDİSİ YURT DIŞINDA, FOTOĞRAF VE GÖRÜNTÜLERİ ARDAHAN’DA!’ başlıklı türkücü başkanla ilgili haberleri değil, her şeyi toz/pembe görmek isteyenlere var olanları yazıp, yorumlayıp, haber yapmamdan dolayı olduğunu söylesem sanırım çoğunuzun 36 yıldır kesintisiz yaptığım gazetecilikte gündeme taşıdığım haber ve yorumları bir kez daha hatırlayıp, okuyup, anlarsınız anlatmak istediğimi..
Siyasi ve yerel sorunlardan uzak yazılardan biraz uzak kalmak için ele aldığım bu yazımında yine birilerini (!) rahatız edeceğini bilsem de yazmaya karar verdiğimi yazan biri olanak bugün gecikmelide olsa sevgililer günü yazmayı düşünüp, ertelediğim yazımı yazacağım..
Evet geçtiğimiz günlerde bir sevgililer gününü daha geride bıraktık..
Kiminin bir gül alarak sevdiğine gittiği, kiminin ise sevgilisini yanına alıp, eğlendiği, kimilerinin ise çekip, giden sevgililer andığı 14 Şubat günü dünyada da kimi dans ederek kadına şiddeti kınadığına, kiminin ise sessiz sedasız ve de yalnız bu günü geride bıraktığına bir kez daha şahit olduk..
Gelelim sevgiye..
İnsan yaşamında sevginin ne kadar önemli olduğunu anlatmanın faydası var mı bilmem ama bu yaşamın sevgi ve saygı içinde geçmesi insanlara mutluluk verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz..
Sevgiyi his ederken bu hissi çeşitli şekilde anlayan ve yansıtan biz insanların sevmeye, sevilmeye ne kadar muhtaç olduğunu da yaşamın ağır çarkları içinde geçen günler içinde adına ‘sevgili’ denen anlarda yaşananlardan anlamak daha güzel, bi o kadar da etkili bir duygu..
Evet sevginin, sevilip, sevmenin insan hayatında büyük rol oynadığını kimsenin inkar edemeyeceğini de bilen biri olarak en güzel şeyin, bu kısa hayatı yaşarken önce hayatı, ardından o hayatın penceresinde karşılaştıklarına hep sevgiyle, saygıyla bakmak gerekir..
Çünkü, ‘Sevginin güzel ve mutlu yaşamın ana kayrağı olduğunu unutmamak ve ona göre davranmak gerekir..’ diyerek buradan çıkıp, ülkenin can alıcı önemli konusuna, Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’da yaşananlara bakıp, ‘Sevgi gibi İmralı süreci heba edilmemelidir..’ başlığıyla bugün kü yazımızı tamamlayalım.
Yani yeni bir sevgililer gününü daha geride bırakıp, tekel ürünlerine gelen yeni zamlarla her gün biraz daha bel büken ekonomik sıkıntılar başta olmak üzere yaşanan onca olumsuzluklara rağmen yaşama devam ettiğimiz bugünlerde her an yaşanacak denen ama sevgililer günü gibi önceki onca depremlerin yıl dönümünü de hatırlanıp, bir kaç gün konuşulduktan sonra unutulan büyük İstanbul depreminin merkezi olduğu söylenen Marmara’nın ortasında bulunan İmralı’da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan’ın yakalandığının yıldönümümü de çeşitli eylem ve açıklamalarla anıldı..
Ve bu gün dolayısıyla günler öncesinde başta Güneydoğu’da olmak üzere ülkede ve dünyanın çeşitli merkezlerinde protestolar yapıldı. Ve günler öncesi başlayan bu protestoların, adeta Ankara-İmralı arasında süren barış görüşmeleri hatırı için gerek havuz basını, gerek ise PKK yanlısı yayın organlarınca sert bir dil ile bastırılıp, toplumu gerecek şekilde gündeme taşınmadığını da gördük.
‘En doğrusu bu’ diyerek, bizlerin de katıldığı bu politikanın ve desteğin devam ettiği bu önemli sürecin bir an önce bu kez gerçek anlamda bir barışla sonuçlanması gerektiğini ısrarla belirten aydınlar, tarafların bir birlerine yönelik nazları bir kenara bırakıp, İmralı-Ankara sürecinin heba edilmemesi istemekteler..
Başta, Cumhurbaşkanı olmak üzere Bahçeli ile DEM’in ve diğer aktörlerin gereksiz tartışmalara yol açacak açıklamalardan kaçınmasına dikkat çekildiği bir zamanda Rojava’nın kirli sakallılarca çevrildiğini ve her an yeni çatışma sinyallerinin gelebileceğini, bu nedenle herkesin elini çabuk tutması gerektiğinin altını çizen samimi barışçılar ile aydınlar bu fırsatın kaçırılmamasından yana..
Öyle ki bir önceki süreçte şimdi tozu, dumanı kalmayan dönemin cemaat basınının, Diyarbakır’da gerçekleşen bir eylem de ‘Polise bomba atarken öldü’ dediği Şahin Öner isimli gencin polis panzeri tarafından ezilerek öldüğünü bile görmezden gelmesi gibi Öner’i barışa kurban eden duyarlı basın ve aydınların yanı sıra kamuoyunun ‘ortam gerilmesin’ diyerek kalbine gömdüğü bu yeni sürecin heba olması halinde ülkeye yazık olacağını ben değil, iktidar yanlısı veya olmayanlar bile söylüyor..
Çünkü daha dün yani 14 Şubat sevgililer günün de bolca sevgiden bahsedenlerin bu yönde de samimi olmasının gerektiği ve ‘Aleviler, Dürziler ve Hıristiyanlarla kıyaslandığında Kürtlerin somut kazanımları var’ denen bir dönemi yaşayan sınırlarının ötesinin iç huzuru sinir ettiği bir ülke olduğumuzu ve ‘Kürtleri sattı denen ABD’nin kırıp, küstürdüğü Kürtleri, İsrail aracılığı ile yeniden sahiplenmeye başladığını kimsenin unutmaması ve İsrail’in havuz medyaca, ‘İmamoğlu’nun da adı geçiyor denemeyen Epstein belgeleri aracılığı ile Trump ile Avrupa’yı kendine asker ettiği yönünde ki iddiaları da göz ardı etmemek gerekir..
Yani kısacası; Sevgililer gibi günü de geride kaldı diye sevgiyi, barışı unutmayın..
İKTİDARIN, DEM’İN UNUTTURDUĞU DEMİRTAŞLAR BELASI..
Dün, milliyetçi sahada yaşanan ve yapılacak erken yada normal bir seçimde oylarının ne olacağını, yeni sürecin başaktörlerinden olan MHP'ye mi, İYİ Parti'ye mi, Anahtar Parti'ye yada Zafer Partisine mi gideceğini birlikte tartıştığımız iş insanı, siyasetçi Muharrem Yıldız ile birlikte ulusal tv TEMPO TV'de yayınlanan 'Gazetecilerle Gündem' adlı program esnasında Karslı hemşerim Tuncer Bakırhan'ın Öcalan'ın yakalanmasının 27. yıl dönümü olan 15 Şubat ile ilgili 'Hem barış olsun hem Öcalan aynı koşullarda kalsın demek sürece denk düşmez..' açıklaması xtwitime düşüyordu.
Ve 50 yıldır bir türlü gidilemeyen ve bir öncekilerde olduğu gibi yeniden başlatıldığı söylenen, Demirtaş ve onun gibi bir çok siyasinin serbest bırakılacağı dillendirilen yeni barış sürecinin önünde engel olduğu ve Öcalan'ı bile dinlemediği öne sürülen Kandil'ye yönelik operasyonların sonuç vermediği ve ABD'nin bölgeyle ilgili bol mesajlı bakış açısının tartışıldığı şu süreçte, bende bir başka Demirtaş olayını hatırlıyordum..
Yani yıllardır başlatıldığı ve her başlatıldığında hedefin Kandil olduğu söylenen, ancak beklenmedik şekilde bittiği ilan edilen onca operasyonların bitirilmesinin ya Kürt sorunu tartışmalarının hemen akabinde hep gündeme gelen Demirtaş ismi ilginç bir o kadar da düşündürücü durum gibi..
Evet, başta Demirtaş gibi adı unutulan, unutturulan ve Gezi davasında tutuklu olan TİP'li Hatay milletvekili Can Atalay, Kavala'lar olmak üzere, Demirtaş'ında içinde olduğu birçok siyasinin AİHM ve AYM kararlarına ve devam ettiği söylenen barış süreçlerine rağmen hâlâ serbest bırakılmamasına tepki gösteren ve bu tepkisini PYD'ye yani resmi adıyla SDG denen gruba, (saldırmaya mana ve fırsat aranan) İran'ın hatırı için yeniden sahip çıkmakla eleştirilen Amerika'nın bu işte ne kadar parmağı var, sorula dursun, benim helvacıların genel ve yerel örgütlerinin içine sızdığımı iddia ettiğim DEM olmak üzere bir çoklarının baş belası dediği şu Demirtaş'lar gün geçtikçe MHP'lileşen AK Parti'yi İmamoğlu ismi gibi zorlamaya devam edecek gibi..
Bunun en son örneği de, BAL ligi futbol takımını bir Ağrılı başkanının ligde tutmaya çalıştığı, kadın futbol takımına Damal Belediye Başkanın sahiplenmeye çalıştığı bir esnada kayıplarda, yurtdışında olduğu söylenen CHP'li türkücü belediye başkanlı kent içi yolları Mars ve Ay yüzlü Ardahan'ın gelini Atalay'ın iki dönem yardımcısı olduğu ve onunda şu an bir çok belediye başkanı gibi tutuklu olduğu eski CHP'li Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç'in Başkanlığını yaptığı, Belediye Meclisindeki AK Partili Demirtaş'ın istifasıyla bir kez daha görülmüştü.
Ki bu istifa öncesi de aynı kişi şu an bir Ardahanlının başında olduğu Sarıyer Mezarlıklar Müdürlüğünün başına getirildiği AK Parti Sarıyer Kadın Kolları Başkanıyken de yaşanmış olduğunu da öğrenmiştik.
Çünkü yine Ardahan'ın eski gelini olan ve tutuklu olan İmamoğlu'nun İBB'yi kazanmasında büyük rol oynayan aldığı ekibin başında olma cezası olarak yorumlanan 'siyaset yapma' cezası ile kenara itilen CHP İstanbul eski İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu kadar sahada olmasa da, “Ardahan'ın geliniyim'” demese de, Ak Partili Ardahan eski Milletvekili Prof. Dr. Orhan Atalay'ın akrabasıyla evli olan, CHP'li Sevgi Atalay'ın da aralarında bulunduğu ve bir çok Ardahanlının da yaşandığı İstanbul Sarıyer'de o dönem de yaşanan bir istifa Demirtaş belasını, başkaldırısının sadece HDP pardon DEM'de değil, toplumun her kesiminde olduğuna da şahit oluyoruz.
Ve yine bu ülkede sorunun Demirtaş'lar değil, yönetim anlayışı olduğunu da görmüyor değiliz.
Çünkü yaşanan o istifa sonrası AK Partili birinin attığı bir adım Demirtaş adını bir kez daha ülke gündemine getirmiş, Belediye Meclis Üyeliğinden istifasıyla AK Partiyi zora sokup, "Ya yine Demirtaş mı?" dedirtmiştir.
Buna sebep olan da, hala neden içeride tutulduğu ve AİHM, AYM kararlarına rağmen serbest bırakılmayan HDP'li Demirtaş değil, Kaftancıoğlu gibi hem kadın hem de bir doktor olan Sarıyer AK Parti Belediye eski Meclis Üyesi Dr. Gamze Demirtaş'ın Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi, adı oğlum Doğu ile adaş olan oğlu, Erdoğan'ın ziyareti öncesi alınan yoğun tedbirler ve fiziki derslerin iptal edilmesi ile bir kez daha gündeme gelen Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Doğu Demirtaş idi.
Çünkü, 'Annem AK Partili olsa da dedem gibi fizikçiler yetiştiren üniversiteler atamayla değil, kendi kendisini yönetmeli' diyorcasına, 'Ben liberalim, anam AK Partili diye partisinin yanlışlarına okey diyemem" demişti.
Ve en önemlisi, yaşanan çatışmalar ardından sarılaşan bölgelerin bir anda kirli siyah sakallar gibi renk değiştirdiği Suriye'de, Rojava'da o yürekleri yakan çocukların fotoğraf ve görüntüleri eşliğinde ağlayan anaların, annelik yüreği ve duygusu taşıyanlar gibi, oğlunun Boğaziçi üniversitesi eylemlerine katılması ardından tutuklanmasına, birçok öğrenci gibi gözaltına alınmasına tepki koyup, oğlundan yana tavır alıp, istifa etmesiydi.
Kısacası bu ülkede sorunun demokrasi, laiklik, insan hakları ve tüm görüşlerin onayı olan bir anllayış, bir yönetim isteyenlerin hepsinin terörist (!) Demirtaşlar değil, 'bu ülke herkesin olduğu gibi bizim de' diyen AK Partililerde istiyor..
Ha bu arada bitti denen yine son dakika bir haber geliyor..
'Münih Güvenlik Konferansı kapsamında Almanya'ya sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren SDG/YPG lideri Mazlum Abdi'nin Ankara ile diyalog çağrısını yineledi.' şeklinde habere ve gelişmelere baktığımız da Suriye'nin de sıra orada denen Irak'ta ki gibi sesiz, sedasız gelişmelerin olduğunu da ve Türkiye'nin de bu duruma karşı sessiz kaldığını da görüyor, hissediyor gibiyiz..
Yani, 'bitti, bitirdik..' derken asıl bitenin ve kazananın kim olduğunu siz okurlara bırakırken, şu baş belası olmuş denen Demirtaşlar'ın baş belası (!) Demirtaş'ın da, hewallerin dışlanıp, helwacıların sızdığı her geçen gün netleşen DEM'in içinde olduğu yeni sürece rağmen adının unutturularak hâlâ cezaevinde olduğunu da hatırlayıveriyoruz..
Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Türkiye'deki yeni barış süreci tartışmalarını ve bu sürecin önündeki engelleri Demirtaş soyismi üzerinden sembolik bir anlatımla ele almaktadır. Yazar, sadece tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş'ın değil, aynı zamanda AK Parti içinden istifa eden Gamze Demirtaş gibi isimlerin de mevcut yönetim anlayışına karşı birer direnç noktası oluşturduğunu savunmaktadır. Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinden Suriye'deki bölgesel gelişmelere kadar geniş bir perspektif sunan yazı, toplumsal taleplerin siyasi kalıplara sığmadığını vurgulamaktadır.
Metne göre asıl mesele şahıslardan ziyade; demokrasi, hukuk ve insan hakları temelinde şekillenen bir yönetim arzusudur. Yazar, milliyetçi sahadaki oy kaymalarını
İKTİDARIN, DEM’İN UNUTTURDUĞU DEMİRTAŞLAR BELASI
Dün, milliyetçi sahada yaşanan ve yapılacak erken yada normal bir seçimde oylarının ne olacağını, yeni sürecin başaktörlerinden olan MHP'ye mi, İYİ Parti'ye mi, Anahtar Parti'ye yada Zafer Partisine mi gideceğini birlikte tartıştığımız iş insanı, siyasetçi Muharrem Yıldız ile birlikte ulusal tv TEMPO TV'de yayınlanan 'Gazetecilerle Gündem' adlı program esnasında Karslı hemşerim Tuncer Bakırhan'ın Öcalan'ın yakalanmasının 27. yıl dönümü olan 15 Şubat ile ilgili 'Hem barış olsun hem Öcalan aynı koşullarda kalsın demek sürece denk düşmez..' açıklaması xtwitime düşüyordu.
Ve 50 yıldır bir türlü gidilemeyen ve bir öncekilerde olduğu gibi yeniden başlatıldığı söylenen, Demirtaş ve onun gibi bir çok siyasinin serbest bırakılacağı dillendirilen yeni barış sürecinin önünde engel olduğu ve Öcalan'ı bile dinlemediği öne sürülen Kandil'ye yönelik operasyonların sonuç vermediği ve ABD'nin bölgeyle ilgili bol mesajlı bakış açısının tartışıldığı şu süreçte, bende bir başka Demirtaş olayını hatırlıyordum..
Yani yıllardır başlatıldığı ve her başlatıldığında hedefin Kandil olduğu söylenen, ancak beklenmedik şekilde bittiği ilan edilen onca operasyonların bitirilmesinin ya Kürt sorunu tartışmalarının hemen akabinde hep gündeme gelen Demirtaş ismi ilginç bir o kadar da düşündürücü durum gibi..
Evet, başta Demirtaş gibi adı unutulan, unutturulan ve Gezi davasında tutuklu olan TİP'li Hatay milletvekili Can Atalay, Kavala'lar olmak üzere, Demirtaş'ında içinde olduğu birçok siyasinin AİHM ve AYM kararlarına ve devam ettiği söylenen barış süreçlerine rağmen hâlâ serbest bırakılmamasına tepki gösteren ve bu tepkisini PYD'ye yani resmi adıyla SDG denen gruba, (saldırmaya mana ve fırsat aranan) İran'ın hatırı için yeniden sahip çıkmakla eleştirilen Amerika'nın bu işte ne kadar parmağı var, sorula dursun, benim helvacıların genel ve yerel örgütlerinin içine sızdığımı iddia ettiğim DEM olmak üzere bir çoklarının baş belası dediği şu Demirtaş'lar gün geçtikçe MHP'lileşen AK Parti'yi İmamoğlu ismi gibi zorlamaya devam edecek gibi..
Bunun en son örneği de, BAL ligi futbol takımını bir Ağrılı başkanının ligde tutmaya çalıştığı, kadın futbol takımına Damal Belediye Başkanın sahiplenmeye çalıştığı bir esnada kayıplarda, yurtdışında olduğu söylenen CHP'li türkücü belediye başkanlı kent içi yolları Mars ve Ay yüzlü Ardahan'ın gelini Atalay'ın iki dönem yardımcısı olduğu ve onunda şu an bir çok belediye başkanı gibi tutuklu olduğu eski CHP'li Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç'in Başkanlığını yaptığı, Belediye Meclisindeki AK Partili Demirtaş'ın istifasıyla bir kez daha görülmüştü.
Ki bu istifa öncesi de aynı kişi şu an bir Ardahanlının başında olduğu Sarıyer Mezarlıklar Müdürlüğünün başına getirildiği AK Parti Sarıyer Kadın Kolları Başkanıyken de yaşanmış olduğunu da öğrenmiştik.
Çünkü yine Ardahan'ın eski gelini olan ve tutuklu olan İmamoğlu'nun İBB'yi kazanmasında büyük rol oynayan aldığı ekibin başında olma cezası olarak yorumlanan 'siyaset yapma' cezası ile kenara itilen CHP İstanbul eski İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu kadar sahada olmasa da, “Ardahan'ın geliniyim'” demese de, Ak Partili Ardahan eski Milletvekili Prof. Dr. Orhan Atalay'ın akrabasıyla evli olan, CHP'li Sevgi Atalay'ın da aralarında bulunduğu ve bir çok Ardahanlının da yaşandığı İstanbul Sarıyer'de o dönem de yaşanan bir istifa Demirtaş belasını, başkaldırısının sadece HDP pardon DEM'de değil, toplumun her kesiminde olduğuna da şahit oluyoruz.
Ve yine bu ülkede sorunun Demirtaş'lar değil, yönetim anlayışı olduğunu da görmüyor değiliz.
Çünkü yaşanan o istifa sonrası AK Partili birinin attığı bir adım Demirtaş adını bir kez daha ülke gündemine getirmiş, Belediye Meclis Üyeliğinden istifasıyla AK Partiyi zora sokup, "Ya yine Demirtaş mı?" dedirtmiştir.
Buna sebep olan da, hala neden içeride tutulduğu ve AİHM, AYM kararlarına rağmen serbest bırakılmayan HDP'li Demirtaş değil, Kaftancıoğlu gibi hem kadın hem de bir doktor olan Sarıyer AK Parti Belediye eski Meclis Üyesi Dr. Gamze Demirtaş'ın Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi, adı oğlum Doğu ile adaş olan oğlu, Erdoğan'ın ziyareti öncesi alınan yoğun tedbirler ve fiziki derslerin iptal edilmesi ile bir kez daha gündeme gelen Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Doğu Demirtaş idi.
Çünkü, 'Annem AK Partili olsa da dedem gibi fizikçiler yetiştiren üniversiteler atamayla değil, kendi kendisini yönetmeli' diyorcasına, 'Ben liberalim, anam AK Partili diye partisinin yanlışlarına okey diyemem" demişti.
Ve en önemlisi, yaşanan çatışmalar ardından sarılaşan bölgelerin bir anda kirli siyah sakallar gibi renk değiştirdiği Suriye'de, Rojava'da o yürekleri yakan çocukların fotoğraf ve görüntüleri eşliğinde ağlayan anaların, annelik yüreği ve duygusu taşıyanlar gibi, oğlunun Boğaziçi üniversitesi eylemlerine katılması ardından tutuklanmasına, birçok öğrenci gibi gözaltına alınmasına tepki koyup, oğlundan yana tavır alıp, istifa etmesiydi.
Kısacası bu ülkede sorunun demokrasi, laiklik, insan hakları ve tüm görüşlerin onayı olan bir anllayış, bir yönetim isteyenlerin hepsinin terörist (!) Demirtaşlar değil, 'bu ülke herkesin olduğu gibi bizim de' diyen AK Partililerde istiyor..
Ha bu arada bitti denen yine son dakika bir haber geliyor..
'Münih Güvenlik Konferansı kapsamında Almanya'ya sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren SDG/YPG lideri Mazlum Abdi'nin Ankara ile diyalog çağrısını yineledi.' şeklinde habere ve gelişmelere baktığımız da Suriye'nin de sıra orada denen Irak'ta ki gibi sesiz, sedasız gelişmelerin olduğunu da ve Türkiye'nin de bu duruma karşı sessiz kaldığını da görüyor, hissediyor gibiyiz..
Yani, 'bitti, bitirdik..' derken asıl bitenin ve kazananın kim olduğunu siz okurlara bırakırken, şu baş belası olmuş denen Demirtaşlar'ın baş belası (!) Demirtaş'ın da, hewallerin dışlanıp, helwacıların sızdığı her geçen gün netleşen DEM'in içinde olduğu yeni sürece rağmen adının unutturularak hâlâ cezaevinde olduğunu da hatırlayıveriyoruz..
Evet.. bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Türkiye'deki yeni barış süreci tartışmalarını ve bu sürecin önündeki engelleri Demirtaş soyismi üzerinden sembolik bir anlatımla ele almaktadır. Yazar, sadece tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş'ın değil, aynı zamanda AK Parti içinden istifa eden Gamze Demirtaş gibi isimlerin de mevcut yönetim anlayışına karşı birer direnç noktası oluşturduğunu savunmaktadır. Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinden Suriye'deki bölgesel gelişmelere kadar geniş bir perspektif sunan yazı, toplumsal taleplerin siyasi kalıplara sığmadığını vurgulamaktadır.
Metne göre asıl mesele şahıslardan ziyade; demokrasi, hukuk ve insan hakları temelinde şekillenen bir yönetim arzusudur. Yazar, milliyetçi sahadaki oy kaymalarını ve DEM Parti içindeki dinamikleri de göz önünde bulundurarak, iktidarın bu toplumsal muhalefet karşısında zorlandığına dikkat çekmektedir. Sonuç olarak kaynak, Türkiye'nin karmaşık siyasi ikliminde adalet arayışının farklı kesimlerde nasıl karşılık bulduğunu analiz etmektedir.
14 Şubatlar İnsanların, kadın, erkeklerin bir birbirlerini mutlu ettiği gün olsun…
Öncelikle ben de her erkeğin yaptığı yalakalığı (!) yaparak, Dünya Kadınlar Günü olan 8 Mart Gününü, 14 Şubat Sevgililer Gününü kutlamak için 40 yıldır hep yanımda olan kadınım, çocuklarımın annesi, torunlarımın nenesi, bir Şubat gününde sevgili amcasını kayıp eden sevgili eşimin olmak üzere tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü ve 14 Şubat Sevgililer Gününü kutluyor ve bu günler gibi hayatları boyunca mutlu bir gün olmasını diliyorum.
Tabi bu arada bende bir erkek olarak yalakalık moduna girmeden bir erkek, bir baba, bir gazeteci olarak 56 yıllık bir yaşam sürecimde işgal adına onca saldırıya uğrayan ve zaman zaman içine sızılıp, yakılıp, yıkılan ve bal hazinesinden aldıkları zevkle terkedilen ve yara, bere içinde geride kalsa da 40 yıldır ayakta ve yanında duran kalesini kimseye teslim etmeyen annenin bana hediye ettiği ilk damlam Yağmur kızımın, kendisi kadar sevgili olan Miray torunumun annesi Yaprak kızımın, 7. torunu bana hediye etmek üzere olan Şeyma kızımın ve Makedonya’ya uçan ve bana, senden başka sevgilim yok’ diye beni kandıran Nazomun bu güzel gününü kutlarken, gelinim değil, ilk kızım dediğim Asya’mın da kendilerine, kadınlara hediye edilen bu günde bir kez daha günlerini kutlayıp, alınlarından öpüyorum.
Çiçekçi ve hediyeci esnafında mutlu olduğu bu Anneler günü gibi heyecan yaratan günlerde en zorda olanların nazı, cazı çekilemeyen ve hayatınıza girdiğinde tüm hayatı allak, bullak eden sevgilileri olanların olduğunu da unutmayıp, onlara da ‘Üsküdarları geçemeyen Attan düşmüş’ bir erkek olarak geçmiş olsun diyorum.
Evet, her 8 Mart veya 14 Şubat gibi bu resmi günlerde hatırlananlar gibi bugün devletin en üst makamından en sade vatandaşa kadar herkes öyle ya da böyle bu günü yani 14 Şubat’ı kutlama yarışına girecek..
Ve benim de içinde bulunduğum erkeklerin ‘Bizi eziyorsunuz’ deyip, aslında aynı, hatta onlarla girilen ilişkide daha beter erkeklerinde ezildiğini anlamayan kadınlardan çektiklerini bir kenara itip, anamız, eşimiz, bacımız, kızımız, sevgilimiz olan kadınlara methiyeler dizeceğiz bir günü daha, 14 Şubat Sevgililer Gününü kutluyoruz..
Bu yazıyı okuyanlar gibi bugün hemen herkes öyle ya da böyle sevdiğini değil, sevgilisini hatırladığını ve ‘sevgili’ dediği kadına, erkeğe yönelik ya hazır bir mesajı ya da da bir karanfil hediye etmiş olmanın rahatlığı içinde olacak. Ve Kimimiz uzakta olanı, kimimizin ulaşamadığı, kimimizin ise yanında olan kadınını mutlu etmeye çalışacak.. Kimi de yaşanmışlıkları hatırlayıp, üzülecek..
Ama ağırlıkta anılacak olan sevgili denen kadınların da bir insan olduğunu ve biz erkeklerden daha zor insanlar olduğunu dillendirme cesaretinde bulunmayacak, ‘Siz de suçladığınız erkekleri en çok üzenlerisiniz..’ diye gündeme taşımayacak.
Ve biz erkeklerin olmazsa olmazları olarak gördükleri kadınlara yönelik çok kötü insan tarafı olduğumuzu da dillendirip, bugün kadınlarla ilgili yaşanabilecek olan olaylarla ilgili bir gelişme olduğunda ya da duyduğumuzda, ‘Sevgilerle gününde sevgilisine ele etti, bele etti’ başlıklı haber ve dedikodularla erkekleri suçlayacağız..
Yani olmazsa olmaz denen kadınları birer melek, erkekleri ise şeytanlaştırıp, ‘her konuda biz beceriksiz, vahşi, kavgacı, kıskanç, var-yemez ve aldatan, sapık..’ diye ‘eşitiz, aynı insanız’ denen terazinin kefesine konulan erkekleri suçlayan kadınları bugünlük baş tacı edeceğiz. Çünkü bugün sadece onlarınmış gibi, bugün onları yarın ve diğer günlerin hepsi biz erkeklerinmiş gibi…
Yani babalar günü gibi biz erkeklerle ilgili günlerin neden, 8 Mart, Anneler Günü veya 14 Şubat Günü gibi olmadığını, ‘erkeğin olmadığı bir dünyada kadının ne kıymeti var?’ diye sorulmadığı bugün, ‘ kadın aşağı, kadın yukarı’ pardon, ‘Sevgilim iyi ki hayatıma girdin, sen olmasaydın ben ne yapardım’ nakaratlarını dinleyip, bunları diyenin yarın yelkenleri açıp yeni okyanuslara açılacağını ve suni Alman aşısı değil, iğnesi en uzun arılardan olan Kafkas arısının ürettiği Ardahan balının angeje edildiği aşının verdiği güç ile kıp kırmızı güller, sarı ay çiçekler gibi solup, gidenler gibi olacaklarını anlamadan gün boyu bu yönde acı çeken duyguları bastırma adına yalancı mutluluklarla kendimiz tatmin edeceğiz..
Kadınların içine sevgilerini tuz, biber olarak ekledikleri yemek yapmalarını sağlayan gıdaları, yaşamlarını idame eden tırları, gemileri yani namus denen kavramın güvenliği dahil sınır bekçiliği gibi askerliğin de içinde olduğu tüm zor işleri yapan erkeklerin kadınında içinde olduğu ailesi, ülkesi hatta dünyası için ne yaptığını unutup, yaşanan olumsuzluklar da erkek gibi insan olan kadını hiç günahı, suçu yokmuş gibi bu günü, 14 Şubat’ı unutan, utandığından çiçekçiye gidip, bir gül bile almayı beceremeyen değil, aslında kadından daha utangaç olan erkekleri suçlayacağız..
Yani mahalle diliyle diyecek olursak bugün biz tüm erkekler kadınlara yağ yapacağız, yalakalık edeceğiz, hatta takla atacağız..
Ama erkeklerin ömrünü tüketen diğer önemli bir faktöründe kadın değil, erkeğin kendisinin suçuymuş gibi kıvransakta tüm erkeklerin kadınlardan çektiğini de dillendirme cesaretinde bulunacağız desem ‘Aha işte erkeğin ta kendisi’ denip, yine biz erkekler suçlanacağız..
Ayağı öpülesi, ilgi gördü mü erkeği cennete yollayan ananın hiç biz erkekleri dövmediğini, kız kardeşin erkek kardeşi hiç üzmediğini, sevgili denen kadınların erkeğin 32 dişi söktürüp,, cinnet geçirtecek kadar germediğini, kandırmadığını hatta aldatmadığını ve kadınların Allah’ın en güzel kulları hatta perileri olduğunu yalandan da olsa kabul edip, ses çıkarmayacağız.
Çünkü her yıl 14 Şubat’ta dünya kırmızıya boyanıyor, vitrinler kalplerle doluyor; peki bu romantik tablonun arkasında Roma İmparatoru tarafından kafası kesilen bir rahibin olduğunu biliyor musunuz? Ve Sevgililer Günü’nün modern ambalajını söküp altındaki kanlı ve mistik tarihe iniyor muyuz? Antik Roma’nın vahşi Lupercalia festivallerinden Aziz Valentinus’un gizli ilişki ve evliliklerine, Orta Çağ’daki kura ile eşleşme adetlerinden Sanayi Devrimi’nin ticarileşen aşkına kadar her detayını bile sormayacağız..
Yani bugün onların günü, 14 Şubat, Anneler Günü ve 8 Mart Kadınlar Günü..
Dün olduğu gibi bugünde olacakları 15 Şubat’a, 9 Mart ya da sonrasına mı bıraksak derken kadınında erkekler kadar insan ve erkekler kadar zor insanlar olduğunu saklamamak ve yaşamın sadece erkeklerce cehenneme çevrilmediğini padişahların, uçakta basının önünde cumhurbaşkanı olmuş olan eşine tokat atan Fransalı kadın misali başkanların, başbakanların anaları, eşleri, sevgilileri dahil tüm kadınlar da bilmeli ve varsa günah o günahın sadece erkekte olmadığını da belirtmek gerçek anlamda insanlık değil mi?
Yani kısacası; Sanki yine biz erkeklerin ulaştığı uzayda da varmışlar gibi bugün, sevgilim, eşim, annem, eşim, kız kardeşim, torunlarımızın nenesi yani kadın olarak, ’14 Şubat yada 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü’ diyerek günlerini kutladığımız kadınlarımızın da,’ birer insan olduğunu ve erkekler kadar sevaplarının yanında günahlarının da olduğunu belirtilmesi, masaya yatırılması, konuşulup, tartışılması gerekir..’ diye düşünenlerdenim, bugün, her gün olsun dediğimiz 14 Şubatlar insanların yani kadın, erkeklerinin bir birbirlerini mutlu ettiği, acı vermediği ve en önemlisi bir birini suçlamadığı hiç bir şey olmazsa da yaşanan anın en güzel yaşandığı günlerinin çok olması dileğiyle..
Yerel, genel değil, dokunulmazlık arayan bürokratik seçimi..
‘Sıra Irak’ta’ diyen Dışişleri Bakanının DEM’in saray ziyareti arından çark ettiği, neredeyse, ‘Sayın bakanın ele demediğini düşünüyoruz. Bizim, kendisine dediklerimiz için özür’ diyecek gibi açıklamalar yapan DEM’in ise MHP gibi olmazsa da gizliden pardon İmralı’nın gölgesinden iktidar ortağı olmaya devam ettiği AK Parti iktidarının bakanlar kurulunda ki Adalet ve İçişleri Bakanlarının değiştiği ve milletvekili olmayan bu iki bürokrat, yeni bakanın milletin seçtiği vekillerince etrafları sarılıp, zar zor yemin etmelerini izlediğimiz anlarda diğer bir tartışmanın da gece yarısı yapılan bu değişimin her an ilan edilecek denilen bir erken seçim sinyalinin olduğu da tartışılıyordu.
Seçim deyince bu ülkede değiştiği ve değişime devam ettiği belirtilen rejimin halkın oylar ile seçilen meclisi her geçen gün biraz daha pasifize ettiği ve ülkeyi bir kaç tane yani bizim türkücü belediye başkanı misali bir emekli vekil bir belediye başkanı maaşı gibi iki yada 3 değil, 5 bilemediniz ve iddialara göre 11 maaşlılarında aralarında olduğu ve partili Cumhurbaşkanının başında bulunduğu bürokrasi ile yani başta mecliste yaşanan kavga ve tartışmalara, ‘Sizin gücünün bu gidişe yetmeyecek Özgür’ diyen ve yeni adalet bakanın başta olmak üzere grubunu ayakta alkışa geçirten mevcut Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere siyasilerce o çok şikayet edilen bürokratik sistemce yönetildiği yönünde ki iddiaları da gündeme getiriveriyordu.
‘Yani seçim olsa neye yarıyor ki, vekillerin çoğu işlevsiz kalmış durumda..’ denen bir ülkede ‘erken veya olağan bir seçim olsa ne değişecek’ sorusu da onca çözüm bekleyen sorunlar gibi bu yönde sorulan soruların başında bürokrasi ve bürokrat bir idare dönemi de geldiği de tartışılmakta..
Buna örnekte bir bürokrat olan ve harcadığı büyük paracıklarla makamı valinin makamından daha güzel olduğu söylenen Ardahan İl Genel sekreterinin aynı zamanda Cumhurbaşkanının başdanışmanlarından olan, BBP’nin eski genel başkanı olan Yalçın Topçu’nun öz yeğeni Vedat Topçu’yu kumlarının kimler tarafından kimlere çekildiği bilinmeyen Ardahan Ölçek şantiyesinden alı, Çıldır’a süresidir.. Aynı durum daha önce de yaşanmamış, aynı zamanda AK Parti İl Başkan Yardımcısı olan biri ile MHP’de Belediye Başkan Adayı olan meslektaşımın başına gelmemiş miydi. Ve Damal’a TIR garajına sürülmemişiydiler?!
Ve yapılan, yapılacak denen ve bakanlar gibi her geçen gün bürokratikleşen bir süreç ve ülke de ‘ha bugün, ha yarından da yakın..’ denen seçimler öncesi yaşanan adaylık yarışında kimin nerede hangi partide aday olacağının ve bu tartışmaların netleşmesi ile şimdi sıranın bürokrat olup, görevde veya görevlerini bırakırken dokunulmazlık zırhına ve milletvekili emekli maaşı ile ihtiyaç duyanların aday edilenlerin listesi dolaysıyla yerelde siyaset yapanlara zor sıra geleceğini de görüp, izlemekteyiz.
Ha bu arada izlediklerimiz arasında iktidarın mevcut vekilinin bahşedemediği kaynamaların yaşandığı öne sürülen Ardahan İl Sağlığa bağlı Diş Hastanesinde de bir bayan doktorun onca çalışana olduğu gibi üzerinde uygulanan mobinge dayanmayıp, istifa edip gitmesidir..
Yani siyasileri takmayan, bürokrasisi de kendi krallıklarını kuranların ve Ardahan İl Milli Eğitim Müdürü gibi kendi müdürlüğünün bağlı olduğu eğitim camiasında kimse kalmamış gibi eşini ödüllendirenlerin çoğaldığı bir bürokratik iktidar dönemi yaşanırken, seçim olsa neyime dedirten gelişmeler varken erken yada geç seçim neyi kurtaracak ki?!.
Bunun en bariz ve diğer bürokratik krallığı ve keyfiliğinin örneği, İstanbul Emniyet Müdür iken birden rütbe alma merkezi ve çantacıların vekil, belediye başkanı olduğu Ardahan’a vali olarak atanan, ardından bizim soy isminin yanında gerçek altuncu olan ve 6 bin oy ile kendisinin de beklenmedik bir anda Tansu Çiler’li partinin batıp, seçim barajını geçmemesi üzerine vekil olan Kenan Altun gibi milletvekili olup, sonra bir önergesi, bir istemi olmadan yenin töreni hariç mecliste aldığı dokunulmazlık ve emekli maaşı ile şu an nerde, ne iş yaptığını, rütbe, makam için Ardahan’a gelen, giden valimiz ve de onca siyasimiz gibi sağ mı değil mi diye merak ettiğim memleketim Ardahan’ın eski milletvekili Hazan Özdemir’dir..
Yani başta İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Konya ve Erzurum, Diyarbakır, Urfa, Ardahan eski valisi Hasan Özdemir’in bir dönem milletvekilliğini yaptığı şu günlerde tekleticilerinin başta Mısır’a olmak üzere başka ülkelere gittiği söylenen Gaziantep olmak üzere eyaletleşmenin alt yapısı olduğu söylenen Büyükşehirler yani başkanı hapiste olan İBB veya nahiye, belde hiç değil İlçe hatta İL olması için saçma sanal paylaşımların yapılmasına acı acı gülen Hoçuvan’da ki Kısır dağının suyunun içme suyu olarak, 22 pare köye verilmesi için hazırlanan Sütlüceler Su Projesi gibi raflarda bekletilen Bütünşehirler projesi, muhtarlıkların kapanması, vali ve kaymakamlarca kararları çokta uygulanmayan İl Genel Meclislerinin yok denecek kadar azaltılması başta olmak üzere bir çok konunun tartışılacağı yeni bir seçimin kapısı, yeni bir anayasa ve başaltılığı ama bir türlü sona gelinmeyen sürecin germesiyle gıcırdasa da yavaş yavaş açılıyor gibi..
Ve bu gidişle nüfusu boşalan Bayburt gibi 2 milletvekilinin bire düşecek gibi görünen futbol takımı BAL’a yapışan nehri ve dereleri HES Barajları ille gemlendiğinden eski kışları yaşamayan, aylarca tüm yüzeyi donan ve buz pistine döndüğü gölünün bile erken eridiği Ardahan’ın da aralarında olduğu 81 Vilayetin ve ilçelerin hatta beldelerin adaylarının oluşturacakları isimleri de ‘oldu olacak’ denenen seçim tartışmaları arasında hedi hedi yani yavaş yavaş öne çıkmakta..
Seçim denince ilk etapta çifte yüksek maaşlı ve beleş lokantalı vekiller akıllara gelse de bugün bir çok başkanı tutuklu olan,, onasının yerine kayyumlarla idare edildiği belediye yani İl Genel, Belediye Meclisi, Muhtarlar ve de Azalarında seçildiği Mahalli İdareler Seçimleri diğer adıyla yerel parlamenterlerin belirleneceği seçim çalışmalarının il etabı isim listelerin belirlenmesi ile başlayacağını da unutmayalım.
Seçim ilan edilir edilmez fazladan yapılan Ardahan Üniversitesinin bodrumundan önce adli emanet zihniyetlerin bile çalındığı söylenen hükümet binalarında ki bodrumlarda çıkarılan tozlu seçim sandıklarının, isim listelerinin son gün akşamına kadar hazırlanıp, Seçim Kurullarına verilecek olan ‘Cumhurbaşkanı ve Genel seçimler’ denen seçimlerde Milletvekili, yerel yada mahalli ama asıl adı yerel parlamento olan Belediye, İl Genel Meclislerini oluşturacak isimlerin belirlenmesi ile partileri yeni bir sarsıntı ile de karşı karşıya kalacaklar.
Çünkü bugüne kadar belediye başkan adaylarının yanın da Anakara Keçiören Belediye Başkanı gibi seçildikleri partilerden istifa edenler misali partili görünüp, vekil, belediye ve il genel meclisi listelerine girmeye çalışanların hepsinin değil, listenin istediği sayı kadar olacağı ve bu listenin de ilk 5’i veya 15’inin geçerli olacağı yani bu listeler girmek için bin bir taklayı pardon çabayı ortaya koyanlarca kabul göreceğini de iyi biliyoruz.
Devam eden göç ile her yıl biraz daha boşalan Ardahan adına boşa geçen, kendisi için kar üzerine kar ettiren yetmedi Ardahan-Et’i de yediren üç dönem yetmedi bir daha diyen eski vekil Saffet Kaya gibi bir daha vekil olmak için emekliler ziyaret evi açıp, kendisini tapılan hale sokanlar gibi seçimler öncesi listeye girenin partili, giremeyenlerin ya yeni bir parti arayan yada partisine küsüp kabuğuna çekileceği her seçim öncesi gördüğümüz o ünlü liste yarışı ardından başta aday adaylar olmak üzere onları kendi parti listelerine kabul edenler yeni bir yarışına yeniden start verecekler.
‘Aslında ben kiminle kazanırım’ diyerek onu arayıp, partisine, listesine davet etmesi gereken pati genel merkezlerinin değişmezleri olanların böyle bir derdi olmadığını da bildiğim ülkede ki seçim atmosferini benim gibi bir çok insanın takip ettiği ve büyük bir merakla beklediği bu listelerin netleşmesi ile seçimi hangi parti ve adayının kazanacağı konusunda kendi derdini unutup, seçim üzerinde kritikler, anketler de şimdide yapılıyor zaten..
Birde milletvekili, belediye başkan adaylarının, meclis üyelerinin belirlenmesinde büyük sancılar çeken partilerin şu yeni rejim denen süreçte birde Cumhurbaşkanı aday ismini de belirleme stresi listelerin belirlenmesi ile partilerin bir çoğunun yeniden sarsılıp, bir çok tartışma ve istifalar göreceği de kesin.
Şimdiye kadar konuşulan onca isimlerin kesin olmadığını savunup, yaşanan dalgalanmaları durdurmaya çalışan parti ve adayların ‘çok gizli’ parolası ile hazırlıklarını sürdürdükleri liste çalışmasının ardından onca aday adayın da elenip, kalanlarla yola devam edileceği genel ve yerel seçimler yarışı anketlerin ve kamuoyunun yönlendirilmesi ile erken yada geç denecek seçimlere doğru yol almaya devam ediyor zaten..
İstanbul gibi illerde memleket, Ardahan gibi yerlerde ise sülale oyları ile belirlenmesi beklenen listelerin ne kadar etkili olacağının da tartışılacağı bir sürecin yaşanacağı seçim atmosferinin bir hayli yakıcı ve o kadar da sarsıcı olduğunu gördüğümüz şu günlerde en çok zorda olanların, yeniden vekil olma hesapları yapan bizim türkücü başkan gibi belediye başkan adayları ile partilerinin parasız, pulsuz İl ve İlçe Teşkilat ve Örgütleridir.
Kısacası; Cadı Kazanı gibi kaynayan parti merkezleri ve ceplerde dolaşmaya başlayan listelerin nasıl bir sonuç vereceğini her an ilan edileceği söylenen seçimler öncesi kaynayan kazan misali şu günlerde bir hayli dolup, taşan parti merkezlerin de çıkacak olan isim listeleri ile hep birlikte göreceğiz.
Gönlümüz de geçen ise er yada geç denen yeni bir seçimin ‘Yerel, genel değil, dokunulmazlık arayan bürokratik seçimi..’ olmaması umuduyla hazırlanacak olan listelerin gerçek anlamda birer genel ve yerel parlamenterin isimlerinin olduğu bir liste ile adayların seçmenden oy istemesi ve seçmeninde sadece partiye veya adaylara bakmadan hem onların listesine hem de ülkenin geleceğine oyları ile imza atmalarıdır.
Çünkü Milletvekillerinin bir adım mı 10 adım mı geriye atıldığı ve ‘Ne yaparsanız yapın, önüne geçemeyeceksiniz..’ denen yeni yönetim sistemin seçmen tarafından çokta anlaşılmayan sistemin gereği asıl parlamenterler olan Milletvekilleri, Belediye ve çokta konuşulmayan, tartışılmayan ama gerçek demokrasinin asıl kurumları olan, Belediye, İl Genel Meclis üyeleri, Muhtar, Azalar ve sanallaşan değil, gerçek basın ve medyadır.
Müdürden eşine ödül!, 100 Stk’dan, 100 Bin TL.. Ve bakanı değişen Adalet..
Göle Belediye Başkanı Gökhan Budak gibi CHP’den istifa eden Ankara Keçiören Belediye Başkanı ile girdiği bol küfürlü kavganın içinde olan CHP Liderinin, ‘Yarın sabah bu sabahtan daha zor bir sabah olacak. Buna kimsenin şüphesi olmasın’ diyerek baktığı Adalet ile İçişleri Bakanlarının değişimi ve bu iki bakanlığa getirilen isimlerin şimdiden çokça tartışılmaya başlarken bende hem ülkenin, hem de Gürcistan ve Ermenistan’a sınır kenti Ardahan’ın gündeminde kopmamaya çalışarak, bugünkü yazımı yazmaya çalışıyordum.
Çünkü, Gürcistan ile ortak gölümüz Aktaş gölü gibi Kars’ın değil, Ardahan’ın gölü olan ve her kış tüm yüzeyi donan ve idarecilerin çoğunun kayak bilmediği, öğrenmediği bu yönde bir adım atmadığı bir doğada adeta doğal, devasa bir buz pisti haline dönen Çıldır Gölü’nün buzlarının eridiği ve daha önce de bir dozer ile bir taksinin içine düştüğü göl sularına bu kez bir traktörün düştüğü haberi yerel ulusal medyada ‘İki bakanlıkta değişim’ dendiği gibi sadece ‘Buzlar kırıldı, traktör içine düştü’ başlığı ile verilirken onca önemli sorun ve sıkıntılar gibi asıl ve çok önemli bir nokta gözden kaçırıldığını da görmekteydim.
Gerçi tam bu yönde bir yazı yazmaya hazırlanırken son dakika olarak önüme düşen iki önemli konuyu da hemen burada yazmak ve ‘Müdür bey bu etik mi?’ diye sormak istiyorum. Çünkü, bir anda biten aşkları hatırlatan 14 Şubat sevgililer günü üzerinde yapılacak denen kış etkinliğini iptal ettiren olağanüstü küresel ısınmanın en bariz şekilde hissedildiği ve buzların bu nedenle kırıldığını tartışmaktansa, ‘Gölün içine traktör düştü’ demeyi daha kolay bulan bir gazetecilik anlayışın yanında müdürü olduğu İl Milli Eğitim’de görev yapan onca öğretmen varken, Ardahan İl Milli Eğitim Müdürünün kendi eşini ödüllendiren bir anlayışla karşılaşıyordum.
Evet, her yıl donan ve aylar süren soğuklarla en az 2 metre kalınlığında kalınlaşan üzerinde ki buz tabakasının kışın 2. ayını bitirmeden neden kırıldığını ve bunun her gün biraz daha ısınan tüm dünyada devam eden ve yaşanması beklenen küresel kuraklığın sonucumu diye bakamayan anlayışla, ‘kendi eşini ödüllendiren müdürün anlayışı arasına bir fark var mı?’ diye sorduran iki konudan biriside dünkü yazımdı.
‘MEREK YANARSA, SANA DA KALMAZ..’ başlıklı dünkü yazımdan sonra beni arayanlar, sanal ortamda yazanların, ‘Fakirciğim sende bir stk başkanısın. Ve bu işin ne kadar zor olduğunu en iyi sen bilirsin, neden bu stk’lara bu kadar yüklenirsin?’ diye sorup, beni yargılarlarken bende aşağıda ki yazımda ki konu gibi onca örnek ve savunma yapıyordum. ve beni de kendilerinde haklı görenlerin de okuması için diğer konu yani eğitim konusuna 81 kent içinde sıralamada sonlarda olan Ardahan’ın İl Milli Eğitim Müdürünün öğretmen olan eşi, Esra Uzantı hanımefendiyi ödülle laik görüp, bakanlığa önermesi, bakanlığında, ‘Helal olsun’ diyerek hanımefendiyi 22 bin TL. tutarında olduğu söylenen ödül ile ödüllendirmesi konusuydu.
Yani, ulusal da yaşananlar ile yerelde yaşananların bir birinden çok farklı olmadığını ortaya koyan bana gelen son dakika bilgiyi haber olarak toplayıp, yerel ve ulusal basına da yansıttıktan sonra aynı haberi bir kez de burada verip, hep birlikte okuyup, sonra da, ‘MEREK YANARSA, SANA DA KALMAZ..’ başlıklı dünkü yorumum ardından beni arayıp sitem eden stk’ların en basitinde neler yapabileceğini anlatan diğer yazıma geçeyim diyorum..
İşte o haber;
‘Müdür bey bu yaptığın ne kadar etik ve eğitimli iş?
Mezarlık kenarı ve duvarını andıran doğru dürüst bir giriş kapısı olmayan Ardahan İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde verilen bir ödül, eğitim camiasında tartışma yarattı. İddiaya göre, Ardahan İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Uzantı’nın eşi olan öğretmen Esra Uzantı’ya başarı/ödül belgesi verilmesi için eşini öneren okulun idarecilerin bu önerisi onaylarken, bu durum başta 20-25 yıllık öğretmenler ve makalesi, kitabı vs. gibi çalışmalar yapan öğretmenler arasında olmak üzere eğitim camiasında arasında rahatsızlığa neden oldu.
Esra Uzantı’nın yaklaşık 1,5 yıldır Ardahan Merkez 23 Şubat İlkokulu’nda görev yaptığı belirtilirken, il genelinde uzun yıllardır görev yapan öğretmenler bulunduğu ve ödül kriterlerinin nasıl işletildiği konusunda soru işaretleri oluştuğu ifade ediliyor.
“Kriterler Şeffaf mıydı?” Sorusu..
Eğitim camiasında konuşulan en temel konu, ödüllendirme sürecinin hangi kriterlere göre yürütüldüğü. İl genelinde kaç öğretmenin aday gösterildiği, değerlendirme komisyonunun kimlerden oluştuğu ve il müdürünün süreçte doğrudan ya da dolaylı bir rolü olup olmadığı henüz netlik kazanmadı.
Bazı öğretmenler, görev süresi ve hizmet yılı bakımından daha kıdemli isimlerin bulunduğunu, ödül değerlendirmelerinde liyakat ilkesinin titizlikle uygulanması gerektiğini savunuyor.
Etik Tartışması Gündemde..
Uzmanlara göre, bu tür durumlarda asıl tartışma hukuki değil etik boyutta yaşanıyor. Kamu yönetiminde “çıkar çatışması” riskinin ortadan kaldırılması için yöneticilerin yakınlarıyla ilgili değerlendirme süreçlerinden çekilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Bir kamu yöneticisinin eşine verilen ödül, hak edilmiş olsa dahi, sürecin şeffaf yürütülmemesi halinde kurum içinde güven zedelenmesine yol açabiliyor.
Resmi Açıklama Bekleniyor..
Konuyla ilgili Ardahan İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Eğitim çevreleri, ödül kriterlerinin ve değerlendirme sürecinin 22 Bin TL.’lik olduğu söylenen ödülle ilgili kamuoyuyla paylaşılması ve ödülü alan öğretmenlerin hangi kriterleri dolaysıyla bizzat Ardahan İl Milli Eğitim Müdürü Yusuf Uzantı’nın onayı ile ödüle laik görüldüğünün açıklanması bu yöndeki tartışmaları sona erdirebileceğini belirtiyor.’
Ve bu haberi siz okurların adaleti ile yorumuna bırakıp, Adaletin olmadığı ileri sürülen ama yerini eski yardımcısına bırakan bakanın her konuşmasında ‘Bu ülkede adalet var’ dediği ülke de Demirtaş gibi iki kez halktan milyonlarca oy alıp, seçilen başta İmamoğlu başta olmak üzere bir çok belediye başkanı hakkında yürüttüğü soruşturmalar ile adı duyulan eski savcı yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığına getirilmesini, “Bakanlık koltuğu ona yargılanmama, ona dokunulmazlık imkanı veriyor. Ne zamana kadar? Milletimiz yetkiyi bize verip, biz onu yüce divanda çatır çatır yargılatana kadar” diyen CHP’ye ve Suriye’den sonra Irak’takiler de denen DEM’e bırakayayım..
Çünkü bu yapılan iki değişikliğin normal bir değişiklik olmadığını ve daha başta yani devir değişikliğinde bile ‘alçak koltuk‘ tartışması ile daha çok konuşulacak gibi. Ve ‘Daha çok ileri gitme, başına iş açarsın..’ önerilerinin çokça yapıldığı, telkin edildiği ülkede benim de sizin gibi izleyeceğim bu süreci bırakıp, kendi gündemime, memleketim Ardahan’a, Ağrılı bir iş insanın sahiplendiği ama Ardahanlıların sahiplenmekten kaçtığı Serhat Ardahan adını taşıyan futbol takımının son haline döneyim diyorum.
Evet, daha önce onca yazdığımız ve sıraladığımız gibi kalpten ameliyat olduğunu duyduğumuz Çıldır’ın kuracı başkanın yerini değiştirdiği Çıldır etkinliği gibi adeta Allah’ın vergisi olan buzun kırılması konusu misali diğer bir gelişme daha birilerini şaşırtırken, birilerinin de duyarsızlığını ortaya koymakta..
Öncelikle başta İstanbul’da olmak üzere düzenlenen onca gecelerde vaat ettikleri parayı hala vermeyen dernekler ve iş adamları olmak üzere Ardahan’ı kurtaracaklarını belirten siyasiler ve her gelişmede olduğu gibi spor’da da yaşanan gelişmeyi görmezden gelen ama Ardahan’ın kaymağını yiyip, Ardahan’ın gelişmesi ile ilgili hiç bir adım atmayanlar olmak üzer bir çok Ardahanlı, Ardahan’ın bal tenekesine yapışıp, kalan BAL temsilcisi Serhat Ardahan Spor’un yaptığını ya anlamıyor, yada anlamamazlıktan geliyor..
Bunların yani aynı anlayışın Posof Türkgözü (Badele) ile Çıldır Aktaş Gümrük Kapısı, Kars-Tiflis-Bakü Demir Yolu, Ardahan-Ardanuç Yolu gibi dev projeleri görmedikleri ve ilgilenmedikleri gibi Serhat Ardahan Spor’un Ardahan’ı 3. Futbol Ligine taşıma hırsını ve başarısını da görmezden geldiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz..
Ve aynı bunların için de Ardahan adını taşıyıp, yüzlerce insanın toplandığı ve Ardahan’ın olmayan kazlarını ‘çal oynasın’ şeklinde sazlı gecelerinin hesaplarını vermeyen ünlü, ünsüz derneklerimizde bulunuyor..
Halbuki; Başta söz verdiği 250 bin TL’yi hâlâ vermeyen ve Ergüder Şimdi’nin başında olduğu Ankara Ardahan Dernekler Federasyonu olmak üzere 100 Derneği, stk başı bin lira toplama imkanı varken, toplanacak olan 100 Bin liranın bile Ardahan’ın kaderini değiştirmese de moral vereceği gibi gençlere, spor sahip çıkmanın yanında birlik beraberliğin samimiyetini de ortaya koyacağını anlamaları gerekmez mi?
Bilmem ama elin oğlu vali kadar, kent gelişsin diye çırpınan türkücü, şowcu değil samimi belediye başkanı ve biz kendini paralayan bir iki gazeteci kadar Ardahan ile ilgilenmediklerini üzülerek ve de kızarak görmekteyiz.
Ha bu arada, başta Yalnızçam dernekleri olmak üzere Bursa’nın en zengin iş kadınlarından olan Nurcan Özdemir ve onca Yalnızçamlının yanında derme, çatma tesislerin içinde yıllardır burada para kazanan Tarık Odabaş gibileri neden diğer kentlerin kayak tesislerini reklam ettikleri gibi bu Ardahan’a hâlâ bir müze bile yapamayan, 33 yıldır asaleten bir İl Kültür Müdürü atamayan Kültür Bakanlığına devir edildiği söylenen o devasa tesisi yani başta adalette olmak üzere istenen kriterleri yerine getirmediğimizden giremediğimiz Avrupa Birliği, AB parası ile yapılan Yalanızçam Kayak Tesissilerini ulusal ve yerel basında reklam edip duyurmazlar onu da sorup, ‘yine uzun yazmışsın’ denen yeni bir yazımızı daha bitirip, kongresini Ardahan’da yapacak olan Ardahan Dernekler Konfederasyonun kongresi için başsavcısı bakan olan İstanbul’dan yolları güller açmayan, havaalanı olmayan Ardahan’a yol alayım..
MEREK YANARSA, SANA DA KALMAZ..
Valinin bile rest çekip, son etkinlik talebinde izin bile vermediği ve bundan sonra ciddiye almayacağını söylediği, milletvekillerinin uğramadığı, belediye başkanlarının poz verip, çıktığı Ardahan stk’larımızın içinde bulunduğu çıkmazı yıllardır anlatmamıza rağmen, bu çıkmazdan çıkmak istemeyen ve lobiciliği nenelerinin lobiyesi sanan ünlü, ünsüz dernek yöneticilerinin gün gittikçe aidiyetliklerini de kayıp ettikleri bir de bir gerçektir.
Hangisinden başlasam bilemiyorum ama adı telaffuz edildiğinde yer yerinde oynayan federasyon kelimesiyle süslenen federasyonlarımızdan mı, yoksa festival, şenlik, şölen, kaz gecelerinden öte bir şey yapmayan derneklerden mi bilemiyorum ama dünyada olduğu gibi Türkiye’de önemleri her geçen gün biraz daha artan stk’lar olan dernek, federasyon, vakıfların halen taşıdıkları isimin önemini fark etmediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.
75 plakalı, her an Çıldır Aşışenlik (Suğara) veya Hanak Ortakent (Büyük Nakala) gibi belde rütbesi sökülecek diye korkulan, Köprülü adlı ama içinde ki köprünün altında akan sularının önü ağbunla tıkanan tek bir beldeli, nüfusları 2 binin altına düşmeme için direnen 5 ilçeli, çoğu boşalan veya çocuk yapılmayacak kadar yaşlılara kalmış olan 226 köylü ve her yıl 3 ila 5 bin kişinin başka kentlere göç ettiği, Organize Sanayinin yolu gibi köy yolları, bölünmüş yolları bir türlü bitmeyen, değil Doğu Expresi her gün Çin’den kalkıp, Kafkaslara oradanda Avrupa’ya kadar uzanan trenlerin bir durak, bir Antrepo olmadığından durmadığı Ardahan’ın ismini taşıyıp, Ardahan’ın sorun ve sıkıntılarının yanı sıra Ardahan’da yaşanan önemli gelişmelere duyarsızlıkları ile tanınan onca derneği, federasyonu, eğitimcilerin değil, etçilerin kurduğu vakfı saymaya kalkarsak sanırım, sayfalar yetmez..
Çünkü sayıları ve yapmadıkları, yapamadıkları bir hayli fazladır.. Öyle ki Ardahan, Ardahan ilçeleri, köyleri yetmez sülale derneklerinin bile olduğunu biliyorum..
Ama gelin görün ki hepsini toplasanız bildiğimiz, konuştuğumuz, örnek gösterdiğimiz ülkede ki stk’lar gibi bir tane yapamayacağını artık ben değil, Ardahanlılarda değil, Ardahan’a hizmet etmek ve bu hizmetleri yaparken stk’lar denen bu kuruluşlardan yani derneklerden katkı, fikir, plan, proje yardım isteyen bürokratlarda dert yanıyor ve kapılarını bu işleviz derneklerin yüzüne kapatıyorlar..
39 yıldan fazladır kapısından içeri giremediğimiz Avrupa Birliği’nin, Dünya Bankası’nın, diğer bir çok destek kuruluşlarının bar bar bağırıp, ‘STK’lardan proje istiyoruz’ dedikleri bir dönemde bugüne kadar ciddi anlamda bir proje hazırlayıp, ortaya koyamayan ve uygulamayan derneklerimiz, federasyonlarımızın şimdide bu yılda rekor bir göçün yaşandığı ve 9 bine yakın insanın göç ettiği, 34 yaşında ki Ardahan’ın vatan topraklarına katılışının 105. yıl dönümünü beleş ve başkanlarını eleştirdikleri belediye salonlarında veya hemşeri düğün salonlarına yine kaz ve sazlı etkinliklerle kutlayacaklarını duyuyoruz..
Bizde, dertleri ve görevleri bizim türkücü başkan gibi ‘Vur patlasın, çal oynasın orkestrası’ kurmuşçasına art arda hatta aynı gün ve saatlerde kaz, saz geceleri düzenlemek olan ama bunu da yaparken Ardahan’ın değil, Trakya, Afyon, Balıkesir’de Catering firmalarına pişirttikleri kaz mı, hindi mi veya bıldırcın, tavuk mu çokta anlaşılmayan sözde bir kemik kaz etiyle hesabı verilmeyen bir bilet satmaktan öteye gitmeyen bu kuruluşlarımızın yani stk’larımızın yaşadıkları bu çıkmazı hemen her gün dile getirmeye devam edeceğiz.
Çünkü, Ardahan’ın sorunları konusunda nasıl ciddi bir girişimde bulunduklarını da sorduğumuz onca stk’nın şu süreçte ne yaptıklarını bir ben değil, tüm Ardahanlılar sormakta..
Ve benim de sık sık olduğu gibi bir kez daha asıl üzerinde durmak istediğim onca stk arasında bulunan diğer bir Ardahan stk’sı ise ülkenin batı kentlerinde olduğu gibi bir çok Ardahanlının yaşadığı ve bir o kadar stk’sının bulunduğu İstanbul Esenyurt’ta ki bir federasyonun kendi kongresini bile yapamayıp, ‘oy çalma, fazladan oy kullanma’ gibi çirkinliklerin o ünlü ve tartışmalı kongreyi ağzına gözüne bulaştırması yeniden tartışılıyor gibi .. Ama, ‘Onca konu ve sorun varken değmez’ diyerek bu fikirden vazgeçip, yazıma bir başka bakışla devam ediyorum..
Çünkü, Göle’de, Çıldır Suğara ve Hanak Büyük Nakala gibi Köprülü (Goreveng) Belediyesi kapanırken gıgı çıkmayan Göle Dernekleri gibi kaz gecesi düzenler, Göl festivallinin bizim dernekler gibi yabancı sanatçı, atçı, balıkçı ve de organizatörlere yaptırılan, Cancur festivalinin çamur edildiği, Bağdeşen Kinzo kalası gibi Kurtkala ve Şeytan kalasına bir yol yapılamayan Çıldır’da Adliyenin ardından Aşıkşenlik (Suğara) Beldesi Belediyesi kapanırken ortada gözükmeyenler pardon en son bir lüküs otelde görünüp, kayıp olanlar ve korsan komisyonun alavere/dalavereleri ile yapılan ve 8-9 bin kişinin ancak gittiği ‘Esenyut Ardahan Tanıtım Günleri’nde logosu ve adı karşılığı kültürlülerden paracıklar alıp, birlikte hareket ettiği federasyonlara çelme atanları anlatmayı daha uygun buluyorum.
Ve yılda bir kaz, saz gecelerinde ortaya çıkıp yalandan hem de kaça kaç denen dönemde kaçanların önüne geçip, ‘Eye hani vatan-millet-sakaryacıydıınız? Rus geler diye niye kaçıyorsunuz?’ diye soran Âşık Şenliğin destanı ile Şenliği övenler ve sıkıştıklarında ‘Eye biz Şenliğin torunlarıyız..’ diyenler ya da dertleri Posof/Türkgözü (Badele) Gümrük Kapısı’na giden yolun önünde ki tünelin açılıp, açılmaması değil, kendin çal, kendin oyna diyen Posof stklarını anlamak lazım..
Çünkü, Avrupa’ya Bursa’ya geziye çıkan, Ardahan dernekleri, federasyonları, konfederasyonu ile değil, İstanbul Boğazında, Bursa İnegöl’de sefa turu atan ‘Geleceğin Davos olacak’ denen muhteşem doğası ve göllerini gündeme getiremeyen içine kapanık, Alevi-Sunni diye bölünen Hanak dernekleri gibi federasyon kuramayan Posof dernekleri gibi çocuğu yıllardır Ardahan’ı görmemesine karşın masa başında biz gazetecilerden, sanalda topladıkları bilgilerle, ‘çal, yap’ yoluyla arada bir sözde basın açıklamaları yapan adı, sanı duyulmayan onca Ardahan stk’sı, derneği, federasyonu, vakıflarını deşmek değil, sorup, sorgulamak gerekir..
Yani, Çıldır gölüne sahiplenme adına Ardahan’ın 9 köyünü, al acele yapılan sözde referandumla Ardahan’dan alan Karslıların, biz Ardahanlılardan daha çok sahip, çıkıp, ‘bizim’ dediği ve kışları tüm yüzeyi donan buz üzerinde bizden daha çok etkinlikler yapıp, ulusal basında, ‘Kars Çıldır gölü’ diye adlandırdıkları Çıldır Gölünün gölgesinde unutulan, içinde ki adaların yer değiştirdiği Aktaş Gümrük Kapısı’nın yanından geçen Kars-Tiflis-Bakü demiryolunun nerede geçtiğini bile bilmeyen Çıldır Dernekleri, federasyonu gibi, Posof dernekleri gibi federasyonunu bile kuramayan Hanak’ın da aralarında olduğu Ardahan adlı stk’ları bir kez daha masaya yatırmak gerek..
Belki de ortalıkta görünmeyen, Ardahan kent içi yollar gibi hâlâ bozuk olan ve ‘şimdilik’ beyaz asfalt kar, buzla kaplanan ve de temizlenip, açılmayan köy yollarının doğru dürüst neden asfaltlanmadığını, dünyanın 8. harikası olarak kayıtlara geçmesi gereken ve her yıl Karadağ’a yansıyan Atatürk’ün siluetinin izlendiği alanda neden doğru dürüst yol ve bir seyir alanı olmadığını sormayan, o güzelim bebeğinin neden Barbie bebeği gibi tanıtılamadığını düşünmeyen Damal stk’ları gibi tabelacı, çantacı, kaz gececileri anlatmak, yazmak, konuşmak gerek..
Yada bir yakası Arpaçay’da ki HES Barajını bile besleyen Çıldır Gölünün ana su kaynağının altında aktığı Kısır dağının alen ve açıkta boşa akan suyunun neden 21 pare köye içme suyu diye verilmediğini sorgulamayan, yaptığı ünlü burs, saz, kaz gecelerinde topladığı paraların hesabını veremeyen ve neredeyse ilçelerinin belde olup, küçüldüğü ve nüfusu 90 binlere kadar düşen Ardahan’da, ‘Hoçvan diye nahiye, belde değil, hem de, İlçe ‘Hoçuvan diye yeni bir İlçe isteriz..’ diyerek sanalda süslü paylaşımlar yapan ama bu yönde, yani ‘Hoçuvan Belde olsun’ diye toplanan imzaların, ‘Ardahan’a havaalanı isteriz’ diye toplanan imzalar gibi ne olduğunu bile açıklamayan, Kobani dahil, ülkenin birinci sorunu konusunda ne dediği ve Ardahan’a da bir şube açacağız deyip, Hoçvanspor gibi unutuveren Hoç/Fed’i sormak lazım..
Veya şu unutulan, ne iş yaptığı, nerede olduğu en önemlisi benim başkanlığımdan sonra ikincisi bir türlü yapılamayan ve yine benim başkanlığına gelmemden sonra önümüzde ki cuma günü Ardahan’da kongresini yapacak olan Ardahan dernekler Federasyonu, ARDAKON’un kurucu federasyonu olan Serhat Ardahan Dernekler Federasyonu, SARDAFED olarak yeniden başvuru yapmam ardından 8 yıl sonrada olsa hatırlanıp, ‘Biz yaparız’ deyip, benimle yarışmaya, beni engellemeye kalkıp, korsan komisyonun yaktığı ve ‘Merek yandı, sana da kalmadı’ misali o çok kültürlülere kaptırdığı Ardahan Tanıtım Günleri gibi ‘yapacağım’ dediği her şeyi 3 yıldır yapamayıp, adeta ortada kayıp olan, tabelası Şişli’de duvarda kalan Ardahan Federasyonu gibi güdük kalır ve bu federasyona katılmamak için ayak direten çok okumuşların, diplomalıların efo amcaya ‘büyük başkan..’ dedikleri Kültür Evi gibi yok olmasanız da, ‘bele yerinizde etkisiz, yetkisiz kala kalırsınız..’ dediklerini hatırlatmak lazım..
Evet, sanırım Ardahanlı Gazeteci, stk başkanı, Gazeteci Fakir Yılmaz olarak bende, ‘Merek yanarsa deyip, gerisi ve yorumu onca yazım gibi bu son yazımı okuyana kalsın..’ diyerek öyle yaptım.
Ha bu arada kısa bir hatırlatma ile bitirdiğim bu yazımı birde şu bizim ünlü, ünsüz ama bir türlü amaçlarına yani vekil olmaya, belediye başkanı, meclis üyesi, hatta muhtar olmak isteyip ama bir türlü bunca yazılanları anlayamayan, sözlü anlatılmak istenenleri duymayan, bir adım ileri gitmek isteyenlerin eteklerine yapışanlara, pos bıyıklı, kadınsız, gençsiz dernekleri, halkı, milleti bölüp, bölgeyi parçalayan ama kendileri de bir şey olmayan siyasilere hatta iş insanlarına yada bu yazıyı okuyanlara yönelikte değerlendirmekte mümkün..
Bir daha soruyorum.. Millet Bahçeleri kimin? Kimler bakıp, işletiyor?
Bugünkü yazıma başlamadan önce hemen, şimdi baştan belirtmeliyim...
Benim, İstanbul Millet Bahçesinin işletilmesi, satışı ve etkinlik izini için daha önce ve şimdi verdiğim bu kavgam yerel değil, ulusal ve bir millet bahçesinin korsan olduğunu iddia ettiğim bir komisyon tarafından satışınadır biline..
Yani işi getirip, Ardahan'a, Ardahanlılara veya 'vay efendim kendisi yapamadı, filan yaptı ondan bele yapıyor..' değil, konu milletin bahçesi olan bir millet bahçesinin korsan komisyonca kendilerine yakın stk'lara komisyon karşılığında satışına yönelik kavgamdır.. Ve hesap vermesi gerekenlerin, bizim 1.400 TL. değimiz onların 600 TL. dediği değil, bu işi babalarının parkıymış gibi pazarlayan 4 kişilik korsan komisyonun kamuoyu ve hukuk karşısında cevap vermesidir.. NOKTA..
Evet, 'Millet Bahçeleri kimin? Kimler bakıp, işletiyor?' başlıklı yazımı yazalı ve başta CİMER'e, savcılığa şikayet ettiği bu önemli konu kaç gün oldu bilmem ama İstanbul Millet Bahçesinin hâlâ aynı korsan komisyonca aradaki komisyon ve organizatörlerle işletilmesi değil, organizatörlerin ödediği büyük paralar karşılığında satışına devam ediliyor..
Ve bu ülkede milletin olan alanların nasıl olup, göz göre göre hem de gözümüze sokularak, hem de hiç bir yetkisi olmayan, resmi olmayan, makbuzsuz, izinsiz dediğim dedik diyen yani korsan olan komisyonlarca birilerine peşkeş çekildiğine şahit olmaya devam ediyoruz.
Ve şu an Mısır'da olan, Sisi ile iki ülke arasında çeşitli anlaşmalar imzalayan Cumhurbaşkanının projesi olan Millet Bahçesine konan biri siyasi, üçü stk başkanı olmak üzere 4 kişilik korsan komisyon dediklerimce satışı devam ediyor..
Yani günler öncesi aşağıda ele aldığım savcılığa, Cimer'e şikayet edip, gazetelerde, medyada gündeme getirdiğim bu korsanların korsanlığı devam ediyor.
Ve Ardahan Valiliğinin ret etmesine karşın biri STK'lardan sorumlu ve (Ardahan valisine gelen imzasını sonradan saklayan) AK Pati İstanbul İl Başkan Yardımcısı olmak üzere bu 4 kişilik korsan komisyona siyasi yakınlığı ile bilinen kıytırıktan bir derneğe de verilen ve bugüne kadar birçok stk'ya büyük paralar cep ettiren bu komisyon ne kadar komisyon aldı diye sorup, bir daha kelime kelimesine dokunmadan günler öncesi yazdığım ve sorduğum aşağıda ki yazımı savcılık ve cimer'a yazdığım şikayet dilekçelerin cevabının ne olacağını merak edip, yeniden yayınlıyor ve bir kez daha soruyorum..
Millet Bahçeleri kimin? Kimler bakıp, işletiyor?
Bugünkü yazımda aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı olan, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın projesi olan ve hayata geçirildiğinden bu yana gerek doğaya, gerekse betonlar arasında sıkışan halka nefes veren Millet Bahçelerinden bahsedeceğim.
Memleketim Ardahan'da da yapılan ancak başta Kalp Anjiyo Merkezi olmak üzere birçok yatırım gibi bir türlü bitirilmeyen ve şimdiden adeta perişan olan Ardahan Millet Bahçesi gibi başta İstanbul'da olmak üzere bir çok kentte yapılıp, hayata geçirilen Millet Bahçelerinin muhteşemliklerinin yanında görülmeyen bir yüzü de bu bahçelerin yani devasa alanların yetkili olmayan kişilerce 'komisyon' adı altında komisyonculukla birileri tarafından el altında pazarlanmasıdır.
Evet, iddia ediyorum ve TOKİ'nin eliyle gerçekleştirilen bu güzel projelere verilen emekler ya siyasi yada 'benim adamım' adı altında denenlerce pazarlandığının en açık ve bariz öremeği kapatılması ile tartışmalı hale gelen İstanbul eski havaalanı olan İstanbul Bakırköy Havaalanın da bulunan ve ilgisi, alakası yetkisi olmadıkları iddia edilen 4 kişi tarafından kim yada kimler, hangi resmi kurum tarafından görevlendirilip, oluşturulduğu bilinmeyen, başta stk'lar tarafından olmak üzere kamuoyunda, 'korsan komisyon' denelerce pazarlanan İstanbul İli, Bakırköy İlçesi, Yeşilköy sınırları içinde bulunan Millet Bahçesidir.
Yazının içinde bulunan biri saklı, 3 açık imza ile pazarlandığı görülen bu Millet Bahçesi yani Bir Millet Bahçesi düşünün ki, yapıyorsunuz ama bakımını, sorumluluğunu kimin üstlendiği belli değil..
Normal bir ülkede zaten Millet Bahçesi de dahil tüm yeşil alan düzenlemelerini hükümetler değil, yetkili kurumlarca veya yerel yönetimler olan belediyeler yapar, bakım ve işletmesini de doğal olarak üstlenirler..
Ama bizde öyle işlemiyor süreç..
Buraların yani Millet Bahçelerinin işletilmesi, halka sunulması, etkinlik izni verilmesi konusunda kararı verenin belli olmadığı dikkat çekerken burada gözden kaçırılan, birilerince, birilerine pazarlandığı sanki bir durum var.
Çünkü benim de içinde olduğu stk'ların ve buralarda etkinlik yapmak isteyenlerin gidip, çarptığı kişiler hem işin ehli olmadıkları gibi hem de resmi yetkisi olmayan kişilerdir.
Buna örnek olarak; AK Partili Akdeniz Belediye Başkanının son meclis toplantısında anlattıklarına bakacak olursak; "Millet Bahçesinin sahibi Milli Emlak' tir, Hazine' dir. Hazine de malını, ister Akdeniz'e, isterse de Büyükşehir'e kiraya verir, onlar beni tercih etmiş. Ben orada kiracıyım. Bunun önünde yasal olarak hiçbir sorun veya engel yok."
Akdeniz Belediye Başkanı Gültak'a göre mülkün sahibi Hazinenindir ve Hazine de malını dilediğine verir.. Hazine normal bir ülke bir yana hukukun işlediği Türkiye' de bile malını dilediğine veremez. İhaleye çıkarır, en iyi koşulları teklif edenle de el sıkışır, yaptırır, pazarlatır, kiraya verir veya kendisi işletir..
Evet, İstanbul'dan Ardahan'a oradan Akdeniz'e ve diğer illere baktığımızda yani gelin görün ki, ülkede ki Millet Bahçelerinde biri olan İstanbul İli, Bakırköy İlçesi, Yeşilköy sınırları içinde bulunan Millet Bahçesi başta olmak üzere bu halkın ve onu temsil eden resmi kurumların yönetiminde olduğunu sandığımız bu bahçelerde bizim bilmediği ya da birilerinin siyasi ve ya rantsal çıkarları doğrultusunda görmezden geldiği farklı bir durum var..
Evet doğrudur.. Yasal ve kurumsal olarak bakacak olursak; Adı üstünde milletin olan buralar yani 'Millet Bahçelerinin yeri alanı, sınırları, işletilmesi, satılması, kiraya verilmesi hazineye yada diğer resmi kurumlara aittir' diye biliriz..
Ve bu alanlar yasal olarak çıkarılan kanun, genelgelerle TOKİ idaresine devir edildiğini ve Şehircilik Bakanlığına yasal sahibi an itibariyle TOKİ yada bir başka resmi kurumdur..
Peki, başta İstanbul İli, Bakırköy İlçesi, Yeşilköy sınırları içinde bulunan Millet Bahçesi olmak üzere ülke genelinde ki bu bahçeler gerçekten 'resmi bir kurum tarafından mı işletiliyor?' yoksa 'Benim adamım, benim oluşturduğum komisyon tarafından pazarlanır?'
Bilmem ama bir gazeteci, bir stk başkanı olarak benim gördüğüm İstanbul İli, Bakırköy İlçesi, Yeşilköy sınırları içinde bulunan Millet Bahçesi benim gibi yetkisiz, ilgisizi ve alakasız ama siyasilerin yada ilgisiz kişilerin yönlendirmesi ile olduğu iddia edilen ve el altında, 'Yap, sat, pazarla' diyerek oluşturdukları ve adlarına komisyon denen yetkisiz, resmi olmayan kişilerce pazarlandığıdır.
Değilse yukarıda ki 3 isim ve imzanın hangi yetki, hangi resmi kuruma ait olduğuna bakmak yeter artar bile..
Evet, bende soruyorum, ülkedeki tüm Millet Bahçeleri kime ait?, Buraların işletilmesi hangi kuruma ait?
Ve başta, Cimer'e olmak üzere diğer resmi b,r çok kurumlara, siyasilere, bürokratlara başvuran benim bizzat devreye girmemle imzasını ve kendisini saklayan bir siyasi başta olmak üzere 3 stk başkanı, Hatay, Rize ve Bingöl federasyon başkanlarının sanki bu bahçenin yasal sahipleriymiş gibi bir tutum ve tafraya girerek, bunların canlarının istediğine verildiği ileri sürülen İstanbul İli, Bakırköy İlçesi, Yeşilköy sınırları içinde bulunan Millet Bahçesinin kiralamasına, pazarlanmasına yani burada etkinlik yapılmasına izin verenler kim veya kimler yada hangi kurumlar tarafından izin verilmekte?' diye tam soracakken memleketim Ardahan'dan gelen son dakika bir haber, bu yönde k onca gazetecinin, stk ve başkanının bu yönde ki şikayetlerine yorumlarına baktığımızda sorup, anlatmak istediğimiz her şeyi anlattığını da okuyordum.
Çünkü bu bahçede bugüne kadar yapılan, yapılacak olanların ne kadar yasal ve stk'ları küstüren, uzaklaştıran bu anlaşılmaz keyfi tutum ve davranışlar yüzünden mevcut iktidarın siyasi getirisine bir şey katmadığını tan tersi zarar verdiğini ortaya koyan, 'KÜLTÜR EVİ'NİN 'KORSAN TANITIMINA' VALİLİK DUR DEDİ!' başlıklı haberi sizin de okumanızı ve yukarıdan buraya kadar neyi anlatmaya çalıştığımı anlamanızı umuyor, o habere yer verip, bundan sonraki gelişmelere yani ilgili, ilgisiz kişilerin konuya nasıl bakacaklarını ve başta İstanbul'da olmak üzere ülke genelinde bugüne kadar yapılan etkinliklerin kim veya kimler tarafından hangi resmi izinle verilip, yaptırıldığına bırakalım..
KÜLTÜR EVİ'NİN 'KORSAN TANITIMINA' VALİLİK DUR DEDİ!
Valilikten Sert Yanıt: Yetkisiz Kişilerin Tanıtım Etkinliğini Durdurun..
İstanbul Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi Etkinlik Alanı’nda 22-25 Ocak 2026 tarihleri arasında yapılması planlanan "Ardahan Tanıtım Günleri" etkinliği, Ardahan Valiliği’nin müdahalesiyle durduruldu. Valilik, organizasyonun yasal bir dayanağı olmadığını belirterek ilgili kurumlara resmi yazı gönderdi.
Valilik Kurul Kararı: Etkinlik Uygun Görülmedi
Ardahan İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından paylaşılan 15.01.2026 tarihli resmi yazıda, İstanbul Ardahanlılar Kültür Evi'nin gerçekleştirmek istediği tanıtım günlerinin, Ardahan Valisi Hayrettin Çiçek başkanlığındaki "İl Tanıtım ve Geliştirme Kurulu" tarafından uygun görülmediği açıklandı.
Valilik, 05.01.2026 tarihinde alınan kurul kararını gerekçe göstererek organizasyonun durdurulması için; İstanbul Valiliğine, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne, İstanbul Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne ve İl Jandarma Komutanlığına resmi yazı yazarak söz konusu etkinliğin durdurulmasını talep etti.
Korsan İzinle Yapılamaz!
Organizasyonu düzenlemek isteyen tarafın sunduğu ve "Millet Bahçesi Etkinlik Alanı Komisyonu" tarafından verildiği iddia edilen tahsis belgesinin, yetkisiz kişilerce hazırlandığını belirten Ardahan Valiliği, resmi bir izin sürecinin işletilmediğini vurguladı. Valilik; ilgili birimlere gönderdiği yazıda, bu tür etkinliklerin koordinasyon ve izin yetkisinin valilik makamında olduğunu hatırlattı.
"Korsan Etkinlik" Uyarısı
Resmi makamlarca onaylanmayan bu girişimin engellenmesi için tüm idari birimler bilgilendirilirken, Ardahan Valiliği devlet ciddiyeti ve kurumlar arası koordinasyonun önemine vurgu yaptı. Valiliğin bu hamlesiyle birlikte, 22-25 Ocak tarihleri arasında İstanbul Ardahan Kültür Evi tarafından yapılacağı duyurulan organizasyonun resmi bir geçerliliğinin kalmadığı bildirildi.
Baran Yılmaz / Anadolu Haber
Ardahan Gazetesi
