Fakir Yılmaz yazıyor
'RAHMETE GÜLE GÜLE GİT AMA OLMADI KAPTAN! '
57 yaşına basmış, 58'e adım atmış bit insan olmakla kalmayıp, 7 yaşında başlayan çek, senet bunalımlı iş hayatını 20'sinde bırakıp, eline aldığı kalemle gazeteciliğe başlayan, 36 yıl boyunca yazarak kurtarmaya çalıştığı memleketi, havaalanı olmayan Ardahan'ı ülkenin en büyük metropolünün millet bahçesine çevrilen alanda, 'Havaalanı Olmayan Ardahan'ı Havaalanında Tanıttılar' dedirtip, o bir türlü yapılmayan havaalanını bu yolla bir kez daha gündeme taşımak için çıktığım yolun dönüşüne hazırlandığım ağır bir kış günü yolculuk yapmaya hazırlandığım bir sırada bilet bulmaktan zorlandığım Ardahan'ın Kura nehrinin sulak alanında olmasına karşın otogarındayım..
Demirtaş kadar oy alıp, Kız kulesini kıskanan Eyfel kulesi olan Paris'i aratmayan, sarı ışığın bana gösterdiği, yaşattığı, cumartesi yazıları yazdırdığı o muhteşem sokaklarını özlediğim Üsküdar'ında aralarında olduğu İstanbul'u iki kez alan, Demirtaş gibi cumhurbaşkanı adayı olmak isterken hapse atılan ve Demirtaş gibi hâlâ hapiste olan Ekrem İmamoğlu'nun, 'büyük maddi ve manevi desteği ile yapıldı' diye bildiğimiz ama projesinin içinde olanlar olmadan, beton tutmayan kış günlerinde alelacele yapılan otogarda bilet ararken dostum Berkant Ezer'in katkısıyla bulduğum biletin keyfiyle ısmarlanan sabah çayımı yudumlarken yine bir kış günü yaptırdığı otogarın açılışına gelen İmamoğlu'nu düşünüyordum..
Ve, 'O kadar para yolladık, yapılan bu mu, bana gösterilen projenin yarısı bile değil?' diye türkücünün de olduğu çevresindekilere soru soran sertçe bakan gözlerle bakarak üstü kapalı 'Ne oldu? O kadar para ile bu kadar mı?' dercesine dert yandığını da hatırlarken yolculuk yapacağım otobüsün kaptanıyla karşılaşıyordum..
Ve bir elinde torunu ile konuştuğu telefonu kulağından ayırmadan diğer eliyle çoktandır görüşemediği bir kardeşini görmüş, soy adını hak eden bir şirinlikle bana uzatırken his ettiğim o güzel yüreğinin sıcaklığıyla birlikte Bin 500 kilo metrelik yola çıkarken o uzun yol boyunca hiç sönmemiş, tam tersi rahmetli babalarımızın o dostluklarını adeta sollayan yeni bir dostluk başlamıştı. .
O uzun denen ama yapılan sohbetlerle dostlukların yeşerdiği o uzun yol boyunca babalarımızın hem ailelerinin ekmeği, hem de memleket için verdikleri olağanüstü çabalarını bazen üzülerek, bazen gülümseyerek birbirimize anlatıp, bitirirken bir dahaki görüşmemizde mutlaka ya babalarımızın mezarlarının da olduğu Ardahan'da ya da İstanbul'da güzel bir alanda olması için sözleşiyorduk..
Ve, hâlâ yayında olan gazeteci İsmail Kahraman abinin gazetesinde uzun yıllar yazı yazdığım, Ardahan gibi İL olmak isteyen olurken de benim de bir süre bir mahallesinde ev tutup, kaldığım, sonrasında yaşanan ayılılarla yaşadıklarımı özlediğim yerlerden biri olan, dolaşarak yerel gazeteyi dağıttığım ve Muğla Bodrum gibi Marmara'nın turistik kent olması gerekirken Ardahan'daki şehirleşmeyi ve Çin mahallesine dönen küçük sanayi sitesini aratmayan denen derme , çatma hatta gecekondu sanayi fabrikaların arasında kalmış, denizi olmasına rağmen Çıldır ve Aktaş Gölleri gibi bir sahili olmayan Darıca'yı kendisine ilçe yapmayı düşünen Gebze'ye geldiğimizi fark edip, inerken, o direksiyonda hiç bitmeyecek denen ama bir anda biteğini hiç düşünmediğimiz yoluna devam ediyordu...
Ama, onca sevdiklerimizin beklenmedik bir anda bizi terk ettiği şu vefasız dünya yolunda bir daha buluşamayacağımızı hiç düşünmeden 'Allaha ısmarladık' derken yeniden buluşmak sözleşmesine, samimi bir ses tonlu sözlerimizle bir kez daha imza atıyorduk..
Ve onca uzun yola rağmen yorgunluk hissetmediğim dostun kullandığı otobüsün durduğu Kocaeli Gebze'de inerken, O bir ömür tükettiği yola doğru korna çalarak yöneliyor, bende ben ise hüzünlü halimle el sallayarak Ardahan'da gelecek denen treni bana bir kez daha hatırlatan Marmaray'a biniyordum..
Kısacası aynı mahallede büyümüş olan o iki küçük çocuğun bir hayli ilerlemiş olan yaşlarının meyveleri olan torunların sahibi, saç, sakaları ağarmış dede olmuş, zor bir doğanının özelliklerini kemiklerimize şırınga ederek hediye ettiği hayatın yorgunluğunun verdiği hüznünün bir hayli ağır bastığı hislerin duygusu içinde düğünde, cenazede bir araya gelmiş, siyasi hayatta el ele vermiş, babaları dost olan iki kardeş olarak bir daha buluşmamak üzere olduğumuzu bilmeden, ben geldiğim ve nerede sonuçlanacağını bilmediğim yoluma, o siyasetten değil, insanı bir samimiyetle, 'durmak yok yola devam..' diyerek bir daha buluşamayacağımızı bilmeden ayrılışmıştık..
Ve bugün de kalkıp, saç sakalları dağınık halde başına geçtiğim bilgisayarımı açıp, ekranına bakarken önüme düşen Ardahanlı Şirinler kasabı sahiplerinden yolcu otobüsü kaptanı İsmet Şirin'in fotoğrafını görüyor, altında ki notta bize veda ettiğini anlatan satırlarını okuyordum...
'Olmadı be kaptan' dedirten bakışla uzun, uzun baktığımda İsmet Kaptan'ın elinde ki o cigarasıyla bana bakarken o hepimizin gide, gele bir türlü bitirmediği yolda, geçirdiği kalp krizi sonucu veda ettiğine inanmak istemeyip, hüzünlü bir ses tonu ile telefonla aradıklarımdan İsmet Kaptan'ın da beklenmedik bir anda çekip gidenler gibi bizi bırakıp, gittiğini üzülerek öğreniyordum..
Ve bizimde her an çekip, gideceğimiz bu dünyayı terk ettiğini ve bitlikte gitmek için sözleşmiş olduğumuz Ardahan'a, şu günlerde otların bir hayli sardığı, biçilip, bakılmadığı için bakımsızlıklarından şikayetçi olunan mezarlıklardan birine defin için hazırlıklara başlandığını da..
Ve ardından, 'Hangi mezarlık?' diye sorduğumda ise; Onca arsayı satıp ne ettiği sorulan belediyece mezarlıkların bile satılmak istediği Ardahan'ın mezarlıklarından bir olan Yeni mahalle mezarlığına doğru yol aldığını üzülerek öğrenip, şok içinde, 'Rahmetle, güle, güle git kaptan..' sabahım ilk satırlılarımı, o kara haberi veren Berkant Ezer dostun sanal paylaşımının altına not düşüp, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum..
Ve dönüp, birazda kendisine kızarak, 'Bu yalan denen dünyada olmadıysa da, gerçek diye umut verilen o dünyada, en güzel yerde, birlikte yol adlığımız o güzel anıları anlattığımız gibi güzel bir alanda, senden ve benden önce oraya geden sevdiklerimizin de olmaları için dua ettiğimiz cennete buluşmak üzere İsmet kaptan.. Rahmetle, güle güle git..' diyor, bir taraftan gelen kara haberlerle, diğer yandan çalan düğün kornaları eşliğinde süre giden şu yalan dünyanın bir pazar günün yazısını zor, bela bitiriyordum..
Marangoz'u aşamayan AK Partili demirciye kitap olacak bir yazı..
Geç saatlere kadar çalışıp,kapatmadan uyuduğum yatağımda doyamadığım uykunun yorgunluğu ile uyanıp, yeniden bilgisayarımın başına geçtiğim sabahın erken saatlerinde başkanlığını yaptığı Hoçvanspor'u tarihe gömen bir marangozun başında olduğu ve arsaları adeta kap kaç ve kaçak yöntemlerle gelişi güzel satıldığı ve 'iç edildi' denen o arsaların gecekondu haline döndüğü sanayi sitesin konan korsan yapılara ilgili bir sorun yaşadığını bildiğimiz bir demircinin yakışıklı resmi ve 'AK Parti İl Başkan Yardımcısı' satırları ile süslenmiş olan sanal paylaşımını görüyorum..
Ve, 'AK Parti İl Başkan Yardımcısı' satırları ile iktidarın İl Başkanının yardımcısı olduğunu bölgenin bir gazeteci olarak yeni öğrendiğim bu paylaşımı yapan demirci ustası olarak bildiğim, Vargin Yıldız'ın yaptığını görürken, aynı zamanda siyasetçi olduğunu yeni öğrendiğim bu demirci ustasının iktidarından hizmetler bekleyen kentte, Ardahan'da yaşadığı bir sorunu da aklıma geldi..
Ve bu demrici ustasının, ilgili ve yetkililerinin gelişi güzel satış ve izinleri ile çoğu plansız projesiz olan gecekondu iş yerlerinin konduğu ve başta belediye, il sanayi, ticaret müdürlüğü, sağlık, itfaiye olmak üzere bu durumu göremeyen yetkili, ilgililerin ruhsat, su elektrik verdikleri için görenlerin 'Çin Mahallesi' olarak adlandırılan yolsuzluk, usulsüzlük iddiaları ile mahkemelik olan Ardahan Küçük Sanayi Sitesini ve bu demircinin burada kurmak istediği yeni iş yeri için izin istediği bir marangozun engeli yüzünden kendi işi gibi onca sorunu, sıkıntısı olan Ardahan'ın sorunlarını çözme iddiasında olan 25 yıllık iktidar partisinin İl Bakan Yardımcısı olmakla övünüyordu.
Hem de aynı zamanda AK Parti Ardahan İl Başkan Yardımcısı olmakla övünen Demirci Vargin Yıldız'ın İl Başkan Yardımcısı olmakla övündüğü ama gazete tirajlarından beter bir durumda olan yazılan kitapların çokta okunmadığı alenen bilinen ülkenin Cumhurbaşkanı da olan Erdoğan'ın Genel Başkanlığını yaptığı AK Parti'nin Kocaeli Sapanca'da düzenlenen Ardahan Milletvekilinin de katıldığı toplantıda, 'Biz Türkiye'nin Kitabıyız..' dediği ülkede bir günün sabahında..
Evet, siyasi gücünden dolayı kredi ve destekler aracılığı ile aldığı öne sürülen ama kendisi, 'Yok öyle bir şey abi ya' deyip, alın teri ve el emeği ile aldığını söylediği malzemeleri koyup, işleteceği yeni bir dükkan, arsa yer bulmaktan aciz durumda olan bir demirci, iktidar partisinin İl Başkan Yardımcısı olduğunu gördüğüm o sanal paylaşımı görünce altına yorum diye bir iki satır yazayım diyor ve başlıyordum yazmaya..
Çünkü bir marangozu aşıp, kendi işini yapamayan 25 yıllık iktidarın İl Başkan Yardımcısı olmakla övünen bir demirci'nin nasıl olup, sanayi elektriğin olmadığı, kentin olağanüstü bozuk yollarında hurdaya dönen araçlarını tamir etmek için gidildiğin de bir bardak su içecek büfe, bir yemek yiyecek lokanta, ihtiyacını girderecek bir wc bulamadığı, alt yapıdan yoksun, arsa, arazi satışı dahil mevcut işlerinin plan ve projesi dışında, derme, çatma ek yapılar yapıldığı iddiaları ile mahkemelik olan Ardahan Küçük Sanayi Sitesinde kendisine yer bulmazken nasıl olup, Ardahan'ın sorunlarına çare bulacağını iddia eden iktidar partisinin roman yazıp, yazmadığını düşündüğüm Ardahan geneline sizde bakın dedim..
Ve yaptığı o sanal paylaşımının altına bende kendisine gerçek bir kaç soru soruyor ve diyorum ki;
Sayın kendi kel başına ilaç bulamayan demirci, pardon Emine hanımı kıskandıran şık ve marka giyimi ile dikkat çeken Kadın Kolları, Gençlik Kolları başkanlarının benzini, mazotu kimden olduğu bilinmeyen makam arabaları verilirken, eski il başkanlarında İl Başkanının yaya kaldığı iktidar partisi Ardahan İl Başkanı Yardımcısı Sayın TUGVA Ardahan İl Temsilci Osman Yıldız'ın ağabeyi, benimde dostum Vargin Yıldız bey..
Senin iş alanına giren demircilik derken akla ilk gelen raylarının geçtiği Kars-Tiflis-Bakü Demiryolunun Ardahan'da geçtiği halde 25 yıldır neden bir istasyon, bir Antrepo yapılmadı diye sordun mu?
Yani beceriksiz, korkakların, 'Demirden korksaydık trene binmezdik' dediği ama sanaldan bol bol, 'Doğu Expresi gelsin' demekten öteye geçemeyenlerin memleketine gelsin denen demiryolunun üzerinden her gün trenlerin gelip, geçtiği Çıldır gölünün doğu yakasına hiç gittin mi?
Belki de, son seçimde senin partilin olan adayı yenip, BBP yani Büyük Birlik Partisinde Belediye Başkanı olup, sonrada o topuksuz denen CHP'li başkanlar gibi partine geçen Goreveg'e gitmiş, bölgeye adını veren kalasının yolu olmayan Çıldır Kurtkala köprüsü gibi perişan halde olan Köprüye de bir kaynak atmışındır..
Ve o yolu yordamı olmayan köylerde ŞAP ve diğer hastalıklar dolaysıyla telef olan hayvan ve ağbunlarının, o uzun kış günlerinde tezek ve odunlarla yakılan soba küllerinin doldurulduğu dereler gibi belde içinden geçen bir derenin olduğu üzerinde bulunan demir köprüye kaynak atmış, görmüşündür..
Peki, başta senin İl Başkan Yardımcılığı yaptığın partinin de aralarında olduğu iktidarlarda bekledikleri hizmetlerin bir türlü gelememesi nedeniyle hızla devem eden göçten bomboş kalan ama aralarında Ardahanlı hayvan yetişicilerinin de olduğu kimsenin bırakılmadığı sanki birilerine özel özerk bölgeymiş gibi yaylaları Ardahanlı hayvan yetiştiricilerine 'yasak alan' olarak ilan edilen ve Kürt olan köylülerinin merkezinde aldıkları ev ve iş yerleri ile bir hayli çoğaldığı Posof'tan haberin var mı?
İstanbul boğazında tekne ile yaptıkları şenlikler ve Özkaşarcılanın İtalya'da yaptıkları gezilerle kurtarmaya çalıştığı, onca dernekleri olan ama bir federasyonu olmayan bankacı başkanın başında olduğu belediyenin sattığı meyve bahçelerinin yanında adeta bedavadan kiraya verdiği ruhsatsız beton santralinde vali, kaymakam gibi çevre, sanayi, ticaret müdürlüklerinin olmasa da kesin tosuncuklarıda aldıkları öne sürülen paracıklar dolayısıyla 3 muhtar hakkında inceleme başlatıldığı ve yaylalarda buluna hayvanların indirilmesi için 45 gün zaman tanındığı, kütüphanesinde mantı yapanın Damal ve Hanak'a niye açılmadığı merak edilen Yüksek Okuluna sekreter olduğu Posof'ta yaşananlardan haberin vardır..
Yoksa, Gölelilerle ortak olduğu ileri sürülen Damal CHP İlçe Başkanına CHP'li belediye tarafından adeta bedavadan verilen ruhsatsız olmasına karşın Venezuela'yı yerle bir eden o çürük betonlardan üreten Beton santraline de acil bir kaynak atılması gerekir haberin ola..
Belki de 'Yok be abi şu an Arap mı, zencimi, Afganlı mı yoksa şu bizim AMED Spor'un pankartının açılmasına izin vermeyen, düşman bayrağımıymış gibi öğrencilerin elinde alınıp, çöpe atan Ardahan Üniversitesinde okumaya çalışan Afrikalı öğrenci mi tam olarak anlayamadığımız işçilerle partinin eski kadın kolları başkanın geçmiş yaşına rağmen sıvasız, imtihansız ve diplomasız olarak memur olarak atandığı Aile Sosyal Hizmetler Müdürlüğünün demir işini yapıyorum' mu diyon..
Belki de ondan mı ne dediğin yerlere, nede Çıldır gibi doğal alt yapısı yani şebekesinin yüksek faturalar kesen doğalgaz firmasınca ya da bakanlıkça değil, belediye hizmetleri bekleyen yerel halkın parası ile oluşturulan belediye bütçeleri ile yapılan Hanak'a gidemedim mi..' diyon?
Bilmem ama ülkenesin en yoksul ilçesi olan Damal gibi yeterli sağlık, sosyal ve yolu, ışıklandırması ve alt yapısı olmadığından demirci ustası olan senin aldığın ve 'illaki küçük sanayide kuracağım..' dediği ama sanayinin marangoz olan başkanın izin vermediği yeni malzemeler ile gidip, iş yeri kurmadığın ve yapıldığı gibi kalan hatta partili milletvekilinin Hanak'a giden, çeşmesin de su içmeyi özlediğim Dikkan yolunu yapmaktansa, 'ora çok uzak Ardahan çarşı merkezine taşıyacağız' denen bugüne kadar bir çivi çakılmayan Ardahan Organize Sanayi Bölgesi sanayisine beklenen yatırmaların yanında 5 ilçesi, bir beldesi 226 köyü olan bir demiryolu olmak üzere 3 gümrük kapısı olan kent genelinde istenen onca gelemeyen hizmet gibi yeterli eğitim olmadığımdan devam eden göçü durdurma adına yardımcısı olduğun iktidar partisinin İl Başkanlığına kaynak olacak bir dosya hazırlamışsındır..
Ve her yıl ortalama Bin ila Bin 500 kişinin devam eden göç dolaysıyla Çıldır Aşıkşenlik (Suğara), Hanak Ortakent (Büyük Nakala) Beldelerinin kapatıldığı, kent merkezlerine kilo metrelerce uzakta olmalarına karşın İlçe unvanlarını kayıp etmekle yüz yüze olan Çıldır ve Hanak'a mahalle edildiğini biliyon mu?
Ve, Göle Köprülü Beldesi gibi köyleri kendilerine bağlamakla İlçe ünvanlarını kayıp etmemeye çalışan Çıldır, Posof İlçesi başta olmak üzere nüfusu 90 binlere kadar düşen şehirde bulunan belde ve ilçelerin bu unvanlarını kayıp etmekle yüz yüze iken Nahiye değil, belde hiç değil, İlçe olmak isteyen ama şehrin en büyük dağı olan ve bir yakası Çıldır gölünü besleyen bir su kaynağı olan Kısır dağının bu yakada, 21 köyünün içmesi gerekirken boşa akan suyunu içemeyen Hoçvan'ın adının konacağı söylenen çarşı içindeki çarşının, türkücü belediye başkanın olduğu belediyenin yönetiminde olan Milli Egemenlik parkı gibi perperişan olan köylü pazarının 'demirleri, çatıları nerede?' diye partinin rakibi olan, Mutlak Butlanlı Genel Başkanı ile DEM Parti gibi eş başkanlı parti durumuna düşen CHP'li türkücü belediye başkanına soruyorsundur..
Neyse sayın AK Parti İl Başkan Yardımcısı olmakla övünen demirci dostum, sayın Vargin Yıldız, bir yandan 25 yıldır iktidar olan partinin, 'AK Parti İl Başkan Yardımcısıyım' diyen sen diğer yandan ise Hoçvanspor'u batıran, bölgede kesilen ormanlarından geriye kalan o güzelim ve genç çamların kapaklarından bir kızak bile yapamayan marangozu aşıp, kendi işini kuramadığın bu memleketin hali ne olacak?!.
Ve yıllardır bir türlü bitmeyen Ulgar Tüneli, Ardahan-Ardanuç yolu gibi bir zamanlar senin de 'Dostum' dediğinin oy verdiğinin adına, 'Kılçık yol' dediği 'O tren, o demiryolu ve o havayolu Ardahan'a gelmişte benim haberim yoktur..' deyip, susuyorum..
Ve sabah sabah görüp, bugünkü yazıma konu olan ama altına yazılan yorumlara baktığımda ise gündemin, günün yoğunluğu dolaysıyla ancak akşama doğru biten bugünkü yazım gibi hiçte iç açıcı olmayan yorumlarla dolu olan ve senin 'AK Parti İl Başkan Yardımcısı' olduğunu öğrendiğim yakışıklı resminle süslediğin sabah ki sanal paylaşımın için teşekkür ediyorum..
Selamlar..
Nevigasyon hata yaptı’ denmektense. ‘Rota yeniden oluşturuluyor..’ demek gerek..
Önümüzdeki günlerde Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi nedeniyle 13 günlük eylem yasağını da içeren geniş güvenlik önlemleri dolaysıyla tatil edilecek denen ve bölge stk’larından olan HOÇ/FED gibi stk’ların başta Kürt sorunu olmak üzere ülkedeki sorunlara olduğu gibi bölgedeki sorunlarla ilgilenmektense, kışları düzenledikleri kaz gecelerinde olduğu gibi, yazları da saz çalmak için davetiye dağıtımı için gittikleri Meclis’e sunulacak olan Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin çerçeve yasanın detaylarının merak edildiği şu günlerde Ardahan Çıldırlı meslektaşım, Gazeteci Olgun Kızıltepe’nin Haber Müdürlüğünü yaptığı haberler.com’un son dakika haberi düşüyordu.
Haberler.com adlı haber sitesinin Ankara Temsilcisi Şerife Güzel’in edindiği bilgiye göre meclisin onayına sunulacak olan o çok beklenen yeni yasa paketinde, ‘infaz düzenlemelerini de içinde barındıracak. Yasa ile örgüt mensuplarına, Türkiye’ye geliş için ilk etapta üç aylık bir süre tanınacak. Eğer bu sürede örgütten gelişler olur ve devam edeceği görülürse süre uzatılacak. Örgüt işi uzatırsa devlet süreci sonlandıracak.’ üst başlıklı haber aynen şöyle devam ediyordu..
‘Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulacağını belirttiği çerçeve yasanın detaylarına Haberler.com ulaştı. Haberler.com Ankara Temsilcisi Şerife Güzel’in edindiği bilgiye göre çerçeve yasa, infaz düzenlemelerini de içinde barındıracak. Yasa ile örgüt mensuplarına, Türkiye’ye geliş için ilk etapta üç aylık bir süre tanınması öngörülüyor. Eğer bu sürede örgütten gelişler olur ve devam edeceği görülürse süre uzatılacak. Örgütün bu işi zamana yayma gibi bir davranışa girmesi durumunda da süreç devlet tarafından sonlandırılacak. Bu noktada örgüte müsamaha gösterilmeyecek.
10 YILA KADAR OLAN CEZALARA 5 YIL DENETİMLİ SERBESTLİK
Yasada, infaz düzenlemeleri de yer alacak. Cezası 10 yıla kadar olan suçları işlemiş olanların beş yıl, 10 yıldan daha fazla ve ağır ceza gerektiren suçları işlemiş olan örgüt mensuplarının ise 10 yıl denetimli serbestliğe tabi tutulması öngörülüyor. Bu sürelerin, yasa teklifinin Meclis’teki müzakereleri sırasında değiştirilebileceği belirtiliyor.
DAVALARA ANKARA’DA YETKİLENDİRİLMİŞ MAHKEMELER BAKACAK
Türkiye’ye gelecek olan örgüt mensupları Ankara’da yetkilendirilmiş mahkemelerde yargılanacaklar. Denetimli serbestlik süreleri boyunca da herhangi bir siyasi çalışmaya katılamayacakları gibi devletin belirlediği uyum programlarına zorunlu olarak devam edecekler. Eğer bu sürede özellikle örgütsel bir suç işlerlerse denetimli serbestlikleri iptal olacak ve tüm cezayı çekmek zorunda kalacaklar.
GELİŞLER SINIFLANDIRILACAK
İlk etapta, sadece örgüt bağlantısı bulunan ancak herhangi bir silahlı eyleme katılmamış olanların işlemleri gerçekleştirilecek. Kanlı eylemlere katılmış olan örgüt mensupları, ikinci etapta değerlendirmeye alınacak.
GÖVDE GÖSTERİSİNE İZİN VERİLMEYECEK
Örgütten gelişlerin toplu ve gövde gösterisi şeklinde olmayacağı, gelişlerin ayrı ayrı olacağı belirtiliyor.
ÜST YÖNETİCİLERE ÜÇÜNCÜ ÜLKE FORMÜLÜ DEVAM EDİYOR
Üst yönetimin Norveç, Finlandiya ve Güney Afrika gibi üçüncü ülkelere gönderilmeleri üzerinde duruluyor.
YAKLAŞIK 21 BİN KİŞİLİK HAVUZ
Terör örgütü bünyesinde kaç kişinin yer aldığına ilişkin bilgiler de güvenlik birimlerince alındı. Örgüt bünyesinde Kuzey Irak, Suriye, Avrupa ve diğer ülkeler ile Türkiye’de cezaevinde bulunanlar ve illegal şekilde hayatını sürdürenler dahil olmak üzere yaklaşık 21 bin kişinin olduğu tespiti yapıldı.
TEYİT VE TESPİTİ MİLLİ GÜVENLİK KURULU YAPACAK
AK Parti kurmaylarının üzerinde durduğu “teyit ve tespit” işlemlerinin nasıl yapılacağı da yasada detaylı şekilde yer alacak. Teyit ve tespiti Milli Güvenlik Kurulu(MGK) yapacak. Ayrıca sürecin işleyişini takip edecek olan izleme Komisyonunun sekretaryasını da MGK’daki ilgili birimler yürütecek. Adalet, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarının konuyla ilgili ön çalışmayı yaptıkları öğrenildi.
YASAYA ÜÇ YILLIK SÜRE
Çerçeve yasada sürecin ne zaman sonuçlandırılacağına da yer verilecek. Bu süre üç yıl olarak öngörülüyor.’ diyordu..
Evet, başta hukukçular olmak üzere siyasilerin çok tartışacağı bu son dakika habere baktığımızda bir yıldan fazladır devam eden ama bir adım ileri gitmediği ileri sürülen yeni süreç yani ilki gibi adı konulmazsa, akil adamlar görevlendirmese de ‘İç surların güçlendirilmesi’ denen sürecin nasıl devam edeceğinin ilk nabız yoklama adımına göz ucu ile baktığımız da içinde tam ve geniş kapsamlı bir genel af olmazsa da olumsuzluktan çok,
O; hiçbir maddi gücü veya imkanı olmayan yoksul kişilerin, içinde bulundukları zor şartlara ve çaresizliğe rağmen “gelecekte durumlarının düzeleceğine” dair kurdukları hayallerle ve inançla hayata tutunduklarını anlatan bir deyim olan ‘Umut fakirin ekmeğidir’ dediğini söyle bilirim..
Ve bu umutla baktığım haberler.com adlı sitenin haberini siz okurlarımın yorumuna bırakıp, kendimin günün yorumuna bakıyor ve ‘Hepsi demokrasi sorunu..’ başlıklı 13 yıl önceki yazımı facebook arşivimden alıp, bir kez daha buardan yayınlamayı daha uygun buluyorum. Çünkü yıllar önce ele aldığım adeta bugünü anlatan o yazılarımdan bir daha olan bu yazım dün anlatamadığını bugünde anlattığını görüyordum.
Şimdi gelin ‘Nevigasyon hata yaptı’ denmektense. ‘Rota yeniden oluşturuluyor..’ diyerek o 13 yıl önce ele aldığım ve o günden bugüne olacak gerçeği anlatamadığımızı anlatan ‘Hepsi demokrasi sorunu..’ başlıklı o yazıma bakalım..
‘Hepsi demokrasi sorunu..’
‘Bu ülkede aradığınız da sorunsuz bir şey bulabilir misiniz? diye biri size bir soru sorarsa eğer inanıyorum ki, o da sorun diye cevap verecek sinizdir..
Çünkü bu ülke de sorunsuz bir şey yok ki..
Ve bu sorunların tümünün sorunsuz bir demokrasi anlayışından geldiğini anlayamamızda ayrı bir sorun.
Çünkü adam yedi sülalesini partiye, sendikaya, hatta kazcı, yazcı derneklere delege diye yazdığı bir ülkede gerçek bir demokrasi olmayınca demokrasi adına yapılanların tümü de, yalan/dolan ve yamalı bohçaya benzer..
Evet, demokrasinin ne olduğunu sanki bilmeyenlerin geldikleri iktidarda yamalı bohçalı demokrasinin kendilerine sunduğu hükumet gücü ile iktidarın nimetlerinden yararlanırlarken gerçek demokrasiyi isteyenler ise ya Doğu ve Güneydoğu da terörist, ya Sivas Madımak’ta kafir, ya Robiski de kaçakçı, ya da Taksim de çapulçular oluveriyorlar..
Bir ülke düşününki demokrasi isteyeni ‘Kurşun atan da yiyen de şereflidir’ diyen Çiller-Ağar-Çatlıların tartışıldığı Susurluk yoğurdunun eşliğinde kafasına atılan alçak kurşunlar olmazsa da sabahın erken saatlerinde kapısı çalınıp, gözaltı ve hapis yediği ve yine bir iktidar düşününki o kurşunu atanları savunduğu ve yine bir ülke, bir hukuk düşününki 16 yaşında ki kıza tecavüz edenleri ‘görevliler, kaçamazlar’ deyip, serbest bırakırken sadece belediye başkanlığı yaptığı için Avukat Ayhan Erkmen’i, Demirtaş gibi 10 yıl hapisle cezalandırabiliyor..
Ve yine bir ülke, bir hükumet düşününki demokrasiyi İmralı’ya gönderdiği heyetlerin getireceği haberlere bağlamış..
Ya kardeşim gerçek demokrasinin anlamı açacağınız her sözlükte, özenip, hep konuştuğunuz ama orada olan yönetim anlayışını görmek istemediğiniz her medeni ülke de görebileceğiniz bir dünya da neden Gezi eylemlerinin Gazi eylemlerine çevirirsiniz ki?
Demokrasiyi sağda solda aramaya gerek var mı, 600 milletvekilinin demokrasiyi tamamlayacak yasaları çıkarmak için gönderdiğimiz meclis dururken..
Bir günde olmaz ise 10 yılda değil, 10 günde gerçek anlamda bir anayasanın hazırlanması gereken bir ülke de sorunlara öyle yada böyle diyerek ne diye mana aranır ki?
Evet bu yaşananların hepsi, ama hepsi bir gerçek olan yen Anayasa’dan çok gerçek anlamda demokrasi sorunudur beyler, bayanlar..
Bunu yapmak içinde ‘Nevigasyon hata yaptı’ denmektense. ‘Rota yeniden oluşturuluyor..’ demekle olur..
YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Bu metin, gazeteci Fakir Yılmaz’ın köşe yazısından hareketle, Türkiye’de hayata geçirilmesi planlanan yeni bir çerçeve yasanın ve demokrasi arayışının kapsamlı bir değerlendirmesini sunmaktadır. Kaynak, silahlı örgüt üyelerinin topluma kazandırılması amacıyla hazırlanan ve infaz düzenlemeleri, denetimli serbestlik şartları ile yargılama süreçlerini içeren yasa taslağının teknik detaylarını aktarmaktadır. Yazar, bu hukuki süreci bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının işlevsizliği ve ülkenin kökleşmiş demokrasi sorunları üzerinden eleştirel bir süzgeçten geçirmektedir. Haberde ayrıca, militanların sınıflandırılması ve üst düzey yöneticiler için düşünülen üçüncü ülke formülü gibi stratejik çözüm yolları üzerinde durulmaktadır. Metnin ana teması, gerçek bir çözümün ancak yeni bir anayasa ve samimi bir demokratik dönüşümle mümkün olabileceği fikri etrafında şekillenmektedir. Sonuç olarak yazar, geçmişteki hatalardan ders çıkararak toplumsal barış için yeni bir rota oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır.
ARDAHAN BİSİKLETLİ, FESTİVALLİ, ŞENLİKLERLE KALKINACAK!..
Bugün ki yazıma kışın kaz, yazın saz etkinlikleri ile memleketi kurtarmaya çalışan stk ve kurumların önümüzdeki ay Temmuz’da başlayacak ve Ağustos’ta bitmesi beklenen yaz etkinliklerini duyuran haberle başlamak isterken önüme çıkan muhteşem bir yazıyı okurken sanayide, sosyal hayatta, sağlıkta ve olağanüstü bozuk yollarında pedallarını zorla çevirmeye çalıştığımız memleketim Ardahan’da bu yıl Göle Festivali ve son iki yıldır Bal Festivali yapılamazken
bu kez Bisiklet Festivali yapılacağını da hatırlıyor, benim gibi İl Kültür Müdürlüğümde bu etkinliği yaz etkinlikleri arasında almayı unuttuğunu da görüyordum.
Ve; Neden ise Hoçvan Yayla Şenliği ile Kurtkala Cancur Festivalinin yayınlanan listeye eklenmediğin de gördüğüm ve 4 Temmuz 2026 Cumartesi: Hanak 6. Aşık Mazlum-i Festivali, 10 Temmuz 2026 Cuma: Göle Koyunlu (Zaza) Köyü Doğa ve Kültür Festivali, 11 Temmuz 2026 Cumartesi: Köprülü Canibey (Goreveng) Kültür ve Yayla Festivali, 12 Temmuz 2026 Pazar: Damal Atatürk’ün İzinde ve Gölgesinde Festivali, 17 Temmuz 2026 Cuma: Bağdeşen (Kinzodamal 9 Köyü Bülbülan Yayla Festivali, 19 Temmuz 2026 Pazar: Çıldır Akçil Köyü Kel Dağı Yayla Şenliği, 24 Temmuz 2026 Cuma: Göle Kültür ve Kaşar Festivali, 25 Temmuz 2026 Cumartesi: 21. Uluslar arası Çıldır Göl Festivali 01 Ağustos 2026 Cumartesi: Posof Kültür ve Sanat Festivali 15 Ağustos 2026 Cumartesi: Ardahan Geleneksel ve Ulusal Bal Festivali ve şenliklerinin yapılacağını listeye, ‘ Ardahan Bisiklet Festivali’ni eklerken ‘Siyasal Ardahan’ isimli birinin sanalda ele aldığı yazıyı bir kez daha okuyordum.
Ve kendisine ulaşamazsam da sanalda Posof’ta yaşanan mera ve yayla tartışmalarını dile getiren bir haberimin altına yaptığı paylaşımının altına bu güzel yazıyı 36 yıldır her gün ele aldığım ve birleri gibi ya bir yerde çalarak, ya da birlerini yazdırarak veya yapay zekayı kullanmadan yani merdiven, köprü altı yazarlığı yapmadan tamamen ham haliyle düşüncelerimi okuruma aktardığın yazılarımın yayınlandığı ‘Yazıyorsam Sebebi Var’ adlı köşeme misafir edeceğimi not edip, kendisinden izin istiyordum.
Evet, İstanbul’da Ardahan Çıldırlı Bisiklet fabrikası sahibi olan İsa Yucak’ın haberinim olup, olmadığını da merak ettiğim Ardahan’da yapılacak olan Bisiklet Festivali ile ilgili yazıyı ben değil, benim ve birçoklarının düşüncelerine derman olan isimsiz ‘Siyasal Ardahan’ isimli sanal yazarın ele aldığı o yazıya yer verip, yıllarıdır kaz ve saz ile kurtarılmayan memleketim Ardahan’ın bu kez dönecek pedalerle kurtarılıp, kurtarılmayacağına bakalım derim..
İşte o Kafkas arısının bin bir zahmetle ürettiği, biz Ardahanlıların paketleyip, markalaştıramayp, vita tenekeleri ve domates salça kavanozlarına sattığımız balına yapışıp, BAL’da bir kez daha kalan kentin takımına bir Ardahanlının değil, Doğu Beyazıtlı’nın başkanlığını yaptığı sırada ANALİG Futbol Grup Müsabakalarının büyük iş diye sergilendiği, tren yolu geçmesine karşı bir istasyon ya da Antrepo yapılamadığından doğu Expresi ve diğer trenlerin duramadığı, gümrük müdürü, konsolosu olamayan, ithalatta, ihracata adeta sıfır çeken biri demiryolu olmak üzere 3i gümrük kapısına sahip memleketin nasıl kurtarılacağını anlatan ve altına bir kez de benim imza altına kalın kalemle attığım yazı..
Ardahan’ın bütün sorunlarını bisikletle çözen, tamamen bilimsel 10 maddelik kalkınma planı:
1. Göç Sorunu
Her vatandaşa bir bisiklet verilsin. Göç etmek isteyen Ardahan’dan pedal çevirerek çıkmaya çalışsın. Kars ya da Göle rampasını görünce geri dönsün.
2. İşsizlik
“Profesyonel Yokuş Çıkma Antrenörlüğü” mesleği oluşturulsun. Ardahan’ın en bol kaynağı yokuş olduğu için işsizlik sıfırlansın.
3. Hayvancılık
Çobanlar at yerine bisiklet kullansın. Hem kondisyon artsın hem de koyunlar “bizi Formula 1 pilotu güdüyor” hissine kapılsın.
4. Sert Kış Şartları
Kar küreme araçları pahalı. Bin kişilik bisiklet filosu aynı anda pedal çevirsin, ortaya çıkan toplu vücut ısısıyla Ardahan’ın mikro iklimi değişsin.
5. Yapılmayan Tüneller
Tünel beklemek yerine dağların etrafından bisiklet yolu yapılsın. Yol 8 km yerine 84 km olsun ama manzara güzel olsun.
6. Ekonomik Kalkınma
Ardahan kaşarı artık parayla satılmasın, “bisiklet turu ödülü” olarak dağıtılsın. Turizm patlasın.
7. Nüfus Azlığı
Türkiye Bisiklet Federasyonu’na başvurulup Ardahan resmen “Milli Pedal Başkenti” ilan edilsin. Her hafta sonu nüfus ikiye katlansın.
8. Ulaşım Sorunu
Köy minibüsleri kaldırılıp tandem bisikletler getirilsin. Hem ulaşım hem sosyalleşme aynı anda çözülsün.
9. Kış Turizmi
Kayak yerine “kar üstünde zincirli bisiklet dünya şampiyonası” düzenlensin. Dünyada rakip olmadığı için Ardahan her yıl dünya şampiyonu olsun.
10. Tüm Sorunların Ana Çözümü
Valilik kararıyla haftada bir gün herkes bisiklete binsin. Sorunlar çözülmezse de insanlar yorulacağı için şikâyet edecek enerji bulamasın.
Sonuç:
Ardahan’ın kaderi ne tüneldir ne teşviktir; kaderi 21 vitesli dağ bisikletidir. Pedal döndükçe ekonomi döner, ekonomi döndükçe göç durur, göç durdukça kahvelerde boş sandalye kalmaz.
Silivri'den, Silifke'den Özgürce Haber Vermek...
Genel başkanlığı süresince 2011, Haziran 2015, Kasım 2015, 2018 ve 2023 Türkiye genel seçimleri; 2014, 2018 ve 2023 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimleri; 2010 ve 2017 anayasa referandumları dâhil olmak üzere katıldığı tüm seçimleri kayıp eden Mutlak Butlanlı Genel Başkanlı CHP'li belediyelere yönelik operasyonlar, gözaltılar, tutuklamalar ve havuz medya aracılığıyla yıpratan manşetler ile bitime haberlerinin yapıldığı şu günlerde Silivri'den sonra Silifke belediyesine 'havuz medya' manşetleri eşliğinde yeni bir operasyon daha yapılıyordu.
Tamda o sırada baktığım x twite önüme çıkan bir tartışma klibinde ise 'gazeteci' olarak lanse edilen birinin bir tv kanalına konuk edilen ve kendisine sorulan her soru ile saçı başı dağılan Mutlak Butlan Genel Başkan Kılıçdaroğlu'na o kadar sert sorular soran gazetecilerin çok ayıp ettiğini, hatta, 'Milli Mutlak Butlan Genel Başkan'ı üzdükleri için hain ilan edilip, hemen gözaltına alınması gerekenler olduğunu ima ettiğini görüp, gülmüyor,, gazeteci olarak beni utandıran o kilibin altına 'Haydi oradan..' diye bir mesaj atıp, o gazeteci diye lanse edilen tiplere dümdüz gidiyordum..
Evet, 13 seçim kayıp etmiş Mutlak Butlanlı Genel Başkana öyle ağır sorular sorulmasının 'çok ayıp, hatta hainlik' olduğunu belirten aynı havuz medya CHP'li Silifke Belediyesine yönelik operasyon haberini de, 'Silifke Belediyesi'ne yönelik soruşturmada 600 bin TL'lik rüşvet karton bardak kolisinden çıktı' başlığı ile verip, ‘Rüşvet’ soruşturmasında dikkat çeken detaylar ortaya çıktı. İddiaya göre milyonluk reklam ihalesi karşılığında verilen 600 bin liralık rüşvet, dikkat çekmemesi için Silifke Belediyesi logolu karton bardak kolisine gizlendi. Ayrıca özel kalem müdürünün paranın bir kısmını aynı gün hesabına yatırdığı saptandı.' diye veriyordu.
Yani, 2013-2014 yıllarında yürütülen ve bazı kamu kurum ve kuruluşları ile aralarında dört bakanın da yer aldığı kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanma ve rüşvet ile suçlandığı soruşturmaları yani 'Milyonlar ayakkabı kutularında, sayma makinesi yatak odasında' başlıklı haberler eşliğinde yapılan 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet veya 2013 Türkiye yolsuzluk operasyonlarının yapıldığı esnada sonradan terör örgütü olarak ilan edilen bugünler de bir hayli unutturulan cemaat basınının attığı manşetleri hatırlatan manşetleri okuyorduk.
Ve bugün ulusal medya ve basının büyük bölümünün toplanıp, bir havuz atıldığı, adına da 'Milli Basın Medya' konulduğunu hatırlatan bu haberlere bakınca şu günlerde başta, basın ve medya sorumluluğuna Ardahanlı, Ankara Milletvekili Deniz Demir'in getirildiği Mutlak Butlanlı CHP'de olmak üzere ülke de ve dünya da yaşanan gelişimlerin topluma nasıl aktarıldığını bir kez daha hem de bir gazeteci olarak görüyordum.
Öte yandan iktidarın baskısı ve kanunların özgürlükten yoksun ettiği öne sürülen basın ve medyanın geriye kalan küçük bir bölümünün de direnmeye devam ettiğini hatırlayıp, yeniden geceyi yarılayan saatlerde kaleminin tuşlarına sertçe vuran parmaklarımın eşliğinde yazmaya devam ediyordum..
Her iki tarafın halkın, kamuoyunun değil, kendi düşüncelerinin esiri ile yaşanan son haber akışına baktığımızda ise bir tarafın bırakın hükumete yalakalık yapmayı hatta, Demirtaşların dokunulmazlıklarını kaldırmada pişman olmadığını belirtilirken yeni dokunulmazlıklara dokunacağını da işaret eden 'Mutlak Butlanlı CHP Genel Başkanına nasıl sorular sorulması gerektiğini bile söyleyenleri 'gazeteci' kisvesi içine girdikleri ülke bası ve medyasının durumuna bakınca Hitler dönemindeki 'Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığının başındaki Joseph Goebbels gibi beyin yıkama makinalarına dönüştüğünü de bir kez daha düşünüyordum.
Diğer tarafa baktığımızda ise ulusalcı ayakları ile verdikleri her görüntüde, haber de, her satırda korkunun olduğunu görmek mümkün.
Çünkü demokrasinin 4. kuvveti denip, kanadı, kolu olmazsa da kalemi, pardon klavyesi kırılan özgür basın ve medyanın düşüncelerini aktardığı her haberde başına ne geleceğini, kapısının zilini sabahın erinde kırılıp, açılacağını düşünmekten o istenen haber ve yorumları yapamadığını en iyi bilen bir gazeteci olarak ülke deki ekonomi gibi basın ve medyanın son yıllarda bir hayli zorda kaldığını da bilirim.
Tabi bunu söylerken mevcut iktidarın ve onu öncesindeki iktidarların baskılarının yanında basın ve medyanın 'çorbacı' sahipleri olan halkın okuma, izleme ve yorumlama gücündeki kaybını da hesaba almak lazım.
Çünkü memleketim Ardahan'da her yıl bin ila Bin 500 kişinin göç edip kayıp ettiği nüfusuna karşın, 'ülke nüfusu artmıyor, bir değil, 3 çocuk yapın' denen süreçte 90 Milyona yaklaşan bir nüfusa sahip bir ülkede medya da dizi, basında bulmaca, spor gibi konuları öne alan bir toplum olduğunu da bilmek gerekir.
Günlük gazete satışlarında ve kitap okumadaki istatistiklere baktığımızda basın ve medyanın sadece iktidarlarca değil, okur olan millet tarafından da çokta önemsemediği ve sanal ortamda okunan başlıklarla işi geçiştiren bir okur kitlesi olduğu da diğer bir gerçek.
Bu nedenledir ki; Resmi ilanlar dahil bir çok konuda devlet mekanizmasına bağlı olan basın ve medyanın özgür haber yapamayışı..
Bunu kırmak için yani dün iktidara yönelik yapılan ve ''17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturmasında el konulan paralar faiziyle geri alındı. Operasyonun sembolü haline gelen paraların bulunduğu ayakkabı kutularını ise alan olmadı. bugün ise İBB Başkanı ile bir çok belediye başkanın bir yıldan fazladır tutuklu olan muhalefete yönelik son operasyonlardan olan Silivri, Silifke'de, Belediye nezdindeki bazı iş ve işlemlerin menfaat temini amacıyla kullanıldığı, belediyeye personel alınması, işletme devri ve kiralanması, imar, ruhsat, mühürleme, kaçak yapı, malvarlığı edinimi ile belediye taşınmaz satışı süreçlerinde usulsüzlükler bulunduğu tespit edilmişti.' başlıklı haberleri okumak istemiyorsak her gün bir gazete bayisine giderek günlük bir gazete almakta geçer.
Yani, Mutlak Butlanlı CHP yada Kaan uçaklı kliplerle gaz verilen milli futbol takımımızın çakıldığı Dünya Kupası gibi reyting kırmakla ancak özgür basın, medya yani özgür habercilik alabiliriz.
Yani kısacası 'Satılık Basın' demektense 'Bir gazete almakla, bir reklam vermekle özgür basına katkım olsun' dediğimiz gün özgür haberde almış olacağız.
YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Gazeteci Fakir Yılmaz tarafından kaleme alınan bu yazı, Türkiye’deki basın özgürlüğünün mevcut durumunu ve medyanın siyasallaşmış yapısını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazar, CHP’li belediyelere yönelik düzenlenen operasyonların "havuz medyası" tarafından sunuluş biçimi ile geçmişteki yolsuzluk haberleri arasında çarpıcı kıyaslamalar yapmaktadır. Metinde, gazetecilerin siyasi liderlere soru sorma biçimlerinden iktidarın medya üzerindeki baskıcı kontrolüne kadar geniş bir yelpazede etik sorunlar sorgulanmaktadır. Haberciliğin bir propaganda aracına dönüşmesinden duyulan rahatsızlık vurgulanırken, toplumun okuma alışkanlıklarının zayıflığına da dikkat çekilmektedir. Yazar, özgür ve bağımsız bir medyanın ancak halkın yerel gazetelere destek vermesi ve bilinçli tüketim yapmasıyla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Sonuç olarak kaynak, Türkiye’deki demokratik denetim mekanizmalarının zayıflamasını medya sektörü üzerinden analiz etmektedir.
Sevgili Posoflular..
Öncelikle şurada anlaşalım..
Posof kaymakamlığının son açıklamasına kadar gelen konuyu gündeme taşımasaydım hanginizin Posof’ta yaşanandan haberiniz olacaktı?
Bilmem ama, şunu bilin ki; Ben de sizin kadar Posofluyum ve Posof ne kadar sizinse benim de.
Ki; Özkaşarların, muhtarken çaldıkları ile şimdi sanalda sözde gazeteciliğe başlayan eski değil, hep hırsız olanların ‘vatan-millet-sakarya’ edebiyatı ile benimle Posoflular arasına ekmek istediği bozuk tohumun tutamayacağını baştan belirterek, bugünkü yazıma başlamak isterim..
Ki; Ben, Ardahan merkezliyim.. Kaldı ki Göleli, Hoçvanlı yada Ahıskalıda olsam da ondan da şeref duyarım..
Yani Posoflu METtiler sülalesinin gelip, yerleşmek isterlerken sizin bugün hayvan yetiştiricilerine veya yerleşmek istenen başka birine karşı yaptığınız gibi bizim bazı köylülerde aynısını yapınca Hatta nenemin sahiplendiğini kendileri anlatan METTİLER sülalesinin Malakanların barışçıl kültürüyle yaşadığı Küçüksütlüce ŞİŞKA’lıyım..
Sayın Posoflular..
Sizler söyleyip, ama ilgilenmediğiniz ve adına Badele demekten öte demediğiniz Türkgözü Gümrük kapısının açılmasında rol oynayan haberleri ve yorumlarıyla hakkı olanlardan ilk 10 değil, belki de 5″inde olan biri olan bir Posoflu, Göleli, Hanaklı, Damallı ve Köprülü, Çıldırlı, Hoçavanlı bir Ardahanlı olarak size bir şey anlatacağım..
Ki bu anlatacağımızın doğru olup, olmadığını şu an yaşı bir hayli geçmiş olanlara sorarak teyit edebilirsiniz.. Bunların ilki ve tanıdığım, rahmetli Çağlayan’dır, Posof eski Belediye Başkanı olan Refik bey, Şükrü bey ve ondan sonra uzun yıllar başkanlık yapan Cahit beydir..
Evet, Ardahan, Posof, Hanak, Damal, Çıldır, Göle, Köprülü denilince 36 yıldır yaz yaz, bağır, bağır.. Siyasetçi kalmadı, Vali kalmadı, bakan kalmadı her alanda tartış ve Çıldır Aktaş’ta olduğu gibi Posof Gümrüğünün açılması için bölgeye bir bakan yollandı..
Aldılar bizi.. Heyet halinde gittik Badelede bir tepeye..
Bakan ortada, etrafında siyasiler, vatandaşlar ve benim gazetelerimi kolunun altına koymuş rahmetli babanın konuşmasını bitmesini bekleyen babam..
Konuşmasını uzattıkça uzatan o dönemin iktidar ortaklarından DYP’li bakan ‘şöyle yapacağız, böyle yapacağız’ diye konuşmaya devam ederken o arada her yerdeki yalaka ve yağcılar devreye girmiş, ‘Sayın bakanım şeker hastalığına iyi gelir’ diyerek önüne uzatılan içi dışı gibi kırmızı denen ben dahil çoğu Ardahanlının görüp, yemediği Posof elmasın hart hurt yiyor..
Ben ise ter kan içinde babam ne yapacak heyecanı ile bir taraftan bakanın Posof elmasın iştahla yemesini diğer yanda fotoğraf çekmenin bile yasak olduğu sınırı çekiyorum..
Ve beklediğim değil, korktuğum başıma gelmiş, babam dönemin Zübük filminde etkilenip, bakanına dönerek, ‘Sayın bakan şu bizim Kemal Sunal gibi uzatmasanız da kapıyı açıp, açamayacağını söylerseniz, daha iyi olur..” diyordu..
Posof’un o sıcağında bir anda buz kesmiş, ortam aniden gerilmiş ve ‘Şimdi ne olacak şimdi?’ sorusuna cevap beklenmeyen koyulmuştu..
Evet.. O an gelmiş, bugün ki gibi korumalar hemen devreye girmemiş, ‘terörist, hain, toplumu galyana getiriyor..” denip gözaltına alınmamış ‘terörist’ denmemiş tam tersi bugün aranan bir naziklikle babama dönen bakan, ‘Sanırım Fevzi bey siyaset yapıyor, hangi partilisiniz.. Olsun ama acele etmeye gerek yok açacağız Fevzi bey..” diye cevap veriyordu bakan bey..
Ve o babam bu nazik cevaba kızıp, kolunun altındaki gazetelerimle birlikte o dönem yasak olan sınırdan geçip, karşı tarafa, Gürcistan’ geçip, kaçak geçmişten dolayı Gürcü gümrükçü ve polislerce göz altına alınmış ve bir hafta Gürcistan da mağdur kalmıştı..
Yani yıllarca açıldı, açılacak’ denip, 50 yıldan fazladır açılmayan Badele kapısı yani bugünkü adıyla Türkgözü Gümrük Kapısının açılması için ilk adımı atan rahmetli babam sınırı geçen ilk Ardahanlı olmuştu..
Yani; ‘Bu kapı nerden açıldı, gelen giden Tırlar mısırlarımızı kırıyor’ diyen Posoflunun iş aş ve Gümrük Kapısının açılmasın Fakir Yılmaz’ın bugüne kadarki bir kazan çorba denecek haber, yorumlarına tuz olan babamın ilk adımı güzel bir vaat vermiş ve kapı açılmıştı..
Sadece bu muki;
Yine ben, Posof’un doğasını katleden yani beni gecikmelide olsa anlayan siz Posofluların sonrasında, ‘Derelerimizi kuruttu’ dediğiniz HES’leri, Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Nabucco petrol ve doğalgaz boru hatlarını inşatlarında yaşananları, 50 yıldır açılamayan Ulgar Tüneli ve bu tünel açılmıyor diye Posof’u Kol köyü üzerinde Ardahan’dan alınıp, Karadeniz’e bağlanmak istenmesi için mücadele ederken ve Posof’un gazetesinin çıkmasına katkı sunan ve belki Göle Gorevengi hiç görmemiş, Çıldır gölünde yüzmemiş bir Posofludan daha çok tüm Posof köylerini 4, 5 kez dolaşıp, sorunlarını yerine görüp, yazan, konuşan bir Ardahanlı, bir gazeteci olarak yine aynı çete beni size kötü anlatanlar değil miydi?
Şimdi asıl meseleye, şu YAYLA meselesine yani, İNEK, HOÇAVANLI, IĞDİRLI, ARDAHANLI meselesi ardından yaptığım POSOF’U İNEKLER BASTI başlıklı haberim ardından sülalesine tecavüz eden Özkaşarların alçaklığın ve onun yazısının altına yorum bırakan tarihi, kültürlülere dönmek isterim..
Ve bir soru sormak isterim..
Yani; ‘IĞDIRLILAR, HOÇVANLILARDAN SONRA ARDAHANLILARIDlN DA BIRAKILMADIĞI POSOF ÖZERK BÖLGE Mİ?!’ manşetimiz atan beni suçlarken o ineklerin oraya gelmesi için para aldıkları ileri sürülen muhtarların, göz yuman ilçe idarecilerinin, DSYB gibi stk’ların ve en önemlisi sanalda benden daha çok Posoflu kesilenlerin hiç mi suçu yok?
Yani;
Gümrük kapısı olmasına karşın, ithalat, ihracatın sıfır denecek olan bir gümrük kapısı, hem de ‘Türkgözü’ isimli bir gümrüğe sahip olan Posof’ta yaşananlara benzer şu bizim Nasrettin Hoca’nı o ünlü hikayesini anlatan hikayesinde dediği gibi Özkaşarlı hırsız ya da hırsızların hiç mi suçu yok?
Yani şu;
Günün birinde hırsızın teki Nasreddin Hoca’nın eşeğini çalmış. Hoca canı sıkkın bir halde olanları komşularına anlatırken her kafadan ayrı bir ses çıkmaya başlamış.
Komşulardan bir tanesi:
– Hocam niye evine ve ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki? demiş.
Diğer bir tanesi:
– Evine hırsız giriyor ve senin nasıl haberin olmuyor? diye konuşmuş.
Başka biri de:
– Hocam kusura bakma ama eşeğin çalınmasının sebebi yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nereden baksan her tarafı dökülüyor.
En sonunda Nasrettin Hoca’nın kafası atmış, hepsine birden söylenmiş:
– Yahu iyi, güzel de suçun hepsi benim mi ? Bu hırsızın hiç mi suçu, günahı yok?
Nasrettin Hoca ‘nın zamanları aşan, adeta günümüze kadar gelip de bize dersini veren fıkralarından biridir;
“Hırsızın hiç mi suçu yok?”
İşte bugün yaşanılan sorunların başında eğitimsizlik, fakirlik, bencillik, tahammülsüzlük ve ahlaki bunalımlar gelmektedir.
Değerlerimizden gittikçe uzaklaşmak ve çelişkiler yumağından kurtulmak için ilmi, okumayı, kardeşliği paylaşmayı, empati kurmayı, adaleti olmayı, bilmeliyiz.
Cehaletin, ihmallerimizin farkında olup elimizdeki nesillere sahip çıkmalıyız. Nasrettin Hoca, aslında kendisini suçlayanlara:
“Tedbirsiz davranmış olabilirim.
Ama ihmalkârlığım hırsızın suçunu ortadan kaldırmıyor.” diyerek hırsızın da yaptığının yanlış olduğunu görmeye davet ettiği gibi bende Bursa’ya gidip, tarihi, vakıfların yerlerine çökenlere, Fransa vergi dairesini olduğu gibi ailesini dolandıranlara ve en önemlisi kendileri muhtarken yaptıklarını unutup, bugün bana saldıranların hiç mi suçu yok?
Peki sosyal medyanın esiri olmuş bireyler olarak gençlikteki aykırı davranışların dijital dünyanın yansıması olarak karşımıza çıkması asıl meselenin de çarpıtılması aklımıza neden gelmiyor?
İşte bu nedenle; Alışkanlıkların seyrini değiştirmeli . Tuğlaları sağlam koymak ve her şeyi yerli yerinde yapmak gereklidir. Gerekirse sonsuza kadar kanat çırpmak gereklidir. Pişiren, olgunlaştıran, yetiştiren insana insanlığını yeniden kazandırma çabasını,hayatını anlamlaştıracak değeri vermektir.
Nasrettin Hoca da gençlerin içinde bulunduğu durumla her devirde kendini gösteren ahlaki bunalımı gözler önüne seriyor. Mesuliyet almak istemiyor. Kimisi mesuliyetin farkında ama uyumak istiyor, anı kurtarmayı sorumluluktan kaçmayı ve uzaklaşmayı tercih ediyor.
Sosyal medya, TV dizileri gibi rutin akışlara kapılıp uyuşma halinde yolculuk ediyor.
Sanal aleme teslim olmuş bir insanlığı kurtarmanın da çarelerine bakılmalıdır. Eğitimin ilk ayağı olan ailede farkındalık oluşturacak etkili adımlar atılmalıdır.
İşte biz gazeteciler modern dünyanın peşinde koşturma halindeyken Özkaşarcılar ise bu akışın tam tersi bir anlayış içinde yalan, yanlış yollarına devam ediyor hem de kendi dünyalarında.
Posoflular ise; Hırsızların elinden kurtarılmayı bekliyor. Her hatasında, yüzlerce aynı yerde hata yaptığında bile çare üretebilmesi için omuzunda samimi bir el istiyor.
Kısacası;
Çoktan çalınmış değerlerimiz hepten kaybolmadan, Posof’u, Ardahan’ı kısacası tüm ülkeyi hırsızların, iftiracıların yani
Özkaşarların, muhtarken çaldıkları ile şimdi sanalda sözde gazeteciliği başlayan eski değil, hep hırsız olanların ‘vatan-millet-sakarya’ edebiyatı yapanların ve beyinciklerinin altındaki faşist düşüncelerinin elinden kurtaracak olan umudumuzu yitirmeden, Posoflu, Ardahanlı, Hoçvanlı, Göleli, Damallı, Hanaklı, Çıldırlı olmaktan önce kardeşliğimiz kurtuluşumuza vesile olacak ve yeniden dirilişimizle can verip, can olmaktır.
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Ardahanlı bir gazetecinin Posof bölgesindeki toplumsal ve yerel sorunları kendi perspektifinden ele aldığı sitem dolu bir açık mektuptur. Yazar, Türkgözü Gümrük Kapısı’nın açılması ve bölgeye tünel yapılması gibi kritik projelerde ailesinin ve kendisinin üstlendiği öncü rolü hatırlatarak yerel halka geçmişteki hizmetlerini anlatmaktadır. Son dönemde hayvancılık üzerinden çıkan gerginlikler ve kendisine yönelik etik dışı suçlamalar karşısında, bölge halkını asıl sorumluları görmeye davet etmektedir. Eleştirilerini Nasrettin Hoca fıkrasıyla örneklendiren yazar, suçun sadece mağdurda değil, asıl yolsuzluk yapan ve iftira atan kesimlerde olduğunu vurgulamaktadır. Nihayetinde yazı, yerel ayrımcılığın ve sosyal medya üzerinden yürütülen karalama kampanyalarının yerine toplumsal kardeşlik ve dürüstlük değerlerine dönülmesi çağrısıyla sona ermektedir.
3 YAZIMLA BUGÜN BABALR..
*Bugün 12 Eylülmüş..
Yetmedi özendikleri, kopyaladıkları ama hiç tanımadıkları hatta hayat hikayesini okumadıkları Che Guevera ayaklarıyla ağızlarındaki purolarla çeper dibinde yaşananları izlemekle keyif çatanların yüzüne tokat olması umuduyla şu kara 12 Eylül hikayesini birde benden dinleyin..
Evet, hâlâ neden öldürüldüğü ve konsolosluğa alınıp, asit kuyusuna atılan gazeteci gibi param, parça edilip, eritilen 8 yaşındaki Narin gibi çocuk denmeyecek yaşlardaydım. Rahmetli babamla birlikte köylü olarak hep "şeher" deyip indiğimiz şehirde onunla birlikte mücadele ediyor, onun kurduğu her işte adeta CEO'su olarak başrol oynuyordum.
Çünkü, "Taşı sıksa suyunu çıkarır" sözünü yerine en iyi şekilde getiren olağanüstü çalışkanlığı ve yaratıcı mücadelesiyle tanınan 12 Eylül mağdurlarından olan rahmetli babam, hayat mücadelesiyle hâlâ soy ismimiz gibi yılmaz, tükenmez bir kişilik olarak her zaman olduğu gibi özelikle bugün, bir çok insan ve aile tarafından 'Kara 12 Eylül' diye anılan her yeni 12 Eylül gününde bir kez daha oğlu olarak rahmetle, dünya görüşü olarak saygıyla hayalinin önünde eğilip, anıyorum.
Babam Fevzi Yılmaz bir dönemde muhtarlık yapmış olduğu kendi köyünde kurduğu "Küçük Sütlüceler Süt Kooperatifi" ile kooperatifçiliğin önemini köylüsüne, ülkesine anlatmaya çalışmıştı. Ayrıca, hayvancılık, sebzecilik, meyvecilik konusundaki başarısını örnek almaları için birçok köylüyü Konya kadar küçük, ama başta kültürünü, tohumunu bizden aldığı, ürettiği peynirden şu an bulunduğum İstanbul'u geçici olarak süslemekten öteye gitmeyen laleler olmak üzere hayvancılıkta elde ettiği büyük kazançla dünya ekonomisine yön veren Hollanda ve Almanya'ya götüren babam, ticarette olduğu gibi siyasette de maddi ve manevi olarak çok yorulmuş ama durmak bilmemişti.
Bugün adı sanı anılmayan veya istendiği gibi bekleneni vermeyen kooperatifçiliğin ilk yıllarından, yani 74'lü yıllarda kurduğu kooperatif aracılığıyla, Ardahan merkeze bağlı Hoçvan Bölgesi'ndeki 21 köyün yanı sıra, bugün Hollanda'nın marka yaptığı Grayver peynirinin yapılışını bize öğreten, ilk HES'ler denecek olan su gücüyle dönen ama bugünkü gibi kullandığı suyun tüm hücrelerini alıp, asit misali saf su haline sokan, "can suyu" adıyla derelere ve doğaya bırakan değil, arpayı, buğdayı un yapan, ekmeğe çeviren, doğasına zarar vermeyen taş çarklı değirmenciliği ülke insanına hediye eden Malakanların barış içinde yaşadığı Küçük Sütlüce (Şişka) köyü için içme suyu sorununu çözmeye çalışmıştı.
Bu çabasının içinde, Alagözlü olan şu an İstanbul Çekmeköy Belediye Başkanı Orhan Çerkez'in köyünün de içinde olduğu Ardahan’ın diğer merkeze bağlı 5 köyüne, Çıldır Gölü'nün su kaynağı olan 3 bin 197 rakımlı, Zaloğlu Rüstem'in Bolu beyinin eteklerinde karşılaşıp dövüşürken yere yıktığı Kısır Dağı'nın Hoçvan Ovası yakasından yıllardır boşa akan suyunu içme suyu olarak toplam memleketim Ardahan'ın 26 merkez köyüne içme suyu olarak getirmekti.
Bugün babamla birlikte bir kez daha özleyerek, özetleyerek hatırladığım Ahmet Kaya'nın şarkısındaki gibigururla 'O benim babam" dediğim 12 Eylül mağdurlarından biri olan babam Fevzi Yılmaz, yukarıda saydıklarımın yanı sıra, bugün kilosu bir bardak su fiyatı etmeyen sütün para etmesi için süt alımı, kaşar başta olmak üzere peynircilik, yem satımı, traktör pazarlaması, LPG mutfak tüpü servisçiliği, meşrubat bayiliği, otelcilik, petrol ofisi işletmeciliği, damperli araba sürücülüğü ve Ardahan’a beton sağlayacak ilk taş kırma tesisini kurması gibi birçok iş yaptı. Ayrıca, adı adıma verilen "Fakir Dostu" adlı gazeteyi ahırda teksir makinasıyla basıp, dağıttı. Bu işleri kurduktan sonra, 13 yaşındaki CEO’suna, yani bana kurduğu işleri bırakıp, siyasetteki çalışmalarına yöneliyordu.
Behice Boran döneminde ki TİP'te yer aldıktan sonra, dağlara Karaoğlan olarak adını yazdıran Ecevit ile birlikte, darbeci, cuntacı, askeri ve bürokratik anlayıştan daha iyi olan ve demokrasinin olmazsa olmazı olan sivillerin yönetimindeki siyasete, sivil toplum örgütlerine daha yakın olmak için kurduğu işleri hep bana bırakıp, günlerce gelmemek üzere gidiyordu.
O dönemde, yani Kars İl Genel Meclisi Üyesi olduğu zaman, darbeciler tarafından atanan valiye, “Sen resmi işler için Ankara’ya değil, özel işlerine, tatile gidip gelirken halkın parasıyla alınan uçak bileti ile gidemezsin” demiş, valilikten çıkarken ağlayan bir muhtarı görünce “Ne oldu, niye ağlıyorsun?” diye sorduğu muhtarın validen fırça yediğini kendisine anlatınca gözleri yaşlı muhtarın elini tutup, valinin makamının kapısını kendisi açmış ve pencereden Kars’ı izleyen valiye “Seni görevden aldım” diyebilmişti.
Köyüne hizmet ederken "Muhtar Fezo" diye anılan köyden şehere geldiğinde şehirlilerin, 'Aha ula Kürt Fezo o' dediği, siyaset alanında, "Yiğit İl Genel Meclis Üyesi Fevzi Bey" ve iş hayatında "enerji dolu yaratıcı iş insanı Fevzi Yılmaz" yani gururla "O benim babam" dediği insan, Ardahan’dan dışarı çıktıktan sonra günlerce eve dönmemiş; başta iki annem olmak üzere onca çocuğu bizler, "Kars’ta mı, Ankara’da mı?" diyerek günlerce gelmesini beklerken, o memleketi Ardahan’ın sorunlarını çözmeye çalışmış, bir taraftan da başörtüsü ve Kürt sorunuyla ilgili özgürlüklerin yanında yer almış, darbeci kafalı ulusalcı tayfaya ve faşistlere karşı mücadele vermiştir.
Behice Boran döneminde TİP'te siyaset yaptığı için Diyarbakır'da 4,5 yıl hapiste değil zindanda yatırılan, idamla yargılanan ve bugün müze olan 12 Eylül'ü, onun mağduru babamı ve babamla birlikte bu ülkenin güzel geleceği için mücadele eden, BOB'lara kapılar açan değil, tüm toplumu kardeşçe barış içinde, kamplaştırmadan, hak, hukuk, adalet diyerek normalleşmesi gereken siyasetin içinde verdiği mücadelenin bir adım daha ileri gitmesi için samimice çabalayanların cuntacı denen darbecilerce darmadağın edildiği bir günü hatırlıyorum.
Ve bugün, hem siyaset yapan hem de benimle birlikte işine devam eden, bir yandan da "Memleketi Ardahan gelişsin..." diye o dönemlerde aktif olan ve bugünkü gibi sararmayan STK'larda sıkça yapılan toplantılara katılıp, gurur duyduğum ateşli konuşmalar yapan babamın o gününü hatırlıyorum.
Bir gün, '12 Eylül oldu...' dediler. Birileri gelip babamı aldılar. Önce, şu an Tugay Komutanının evinin yanı başında bulunan, gecekondu gibi derme çatma nöbet kulübesi yapılan ve nedense hâlâ yıkılmayan, köylerdeki tahtadan yapılmış ihtiyaç yerlerine benzeyen askeri nezarethaneye aldılar.
Adil abimle birlikte peşine gittik; çocuk aklımızla insan seslerinin çıkardığı avazın göklere çıkarıldığı yere, önünde nöbet tutan askerlere ağlayan gözlerimizle akan yaşlar eşliğinde 'Babamızı geri verin' dedik. Ama babamı vermedikleri gibi, hâlâ şu an bile babamı andığım onca yazıdaki gibi bu yazımı yazarken de boğazımı düğümleyen anılar eşliğinde gözümden akan yaş gibi acısını hatırladığım tokadı yiyip, ağlayarak eli boş oradan babasız ayrıldık. Darbecilerin 'suç unsuru' diyebileceğini düşünüp, kitaplar, onca plaklar yani babamın kütüphanesi denecek ne var ne yoksa ağıtlar eşliğinde yakılan evimize geri döndük.
Ve 'O çok kötü günlerdi' diye hafızamda kalan gün, dünün 12 Eylül hep, 'Bir sağdan, bir soldan' diye insanları astıran darbecilerin günleri ,kötü günler olarak anılacak.
Çünkü o gün, babamı bizden, halkından, insan hakları konusunda ilk örnek verilen demokrasi yönetimiyle daha güzel bir ülke umuduyla mücadele ettiği siyasi alandan koparan darbecilerin 12 Eylül'ünü bir kez daha hatırlıyorum. Siyasiler demokrasi mücadelesi verirken, başbakanları terleten tankların yürütüldüğü 28 Şubatları, 'Yolu Diyarbakır'dan geçer' denen AB yolu denen yoldan ilerlerken Boğaz köprüsünde o yolu kesen 15 Temmuzları da bir kenara yazdıran dünkü kara 12 Eylül'de...
Evet, her geçen gün biraz özlediğim ve gün geçtikçe sima olarak iyiden iyiye benzediğimi fark ettiğim babam Fevzi Yılmaz'ın o gün gözaltına alınıp, benim çocukça 'babamı verin' dediğim için tokat yediğim, hâlâ neden yıkılmadığını düşündüğüm ve her gelen Tugay Komutanının yanından geçip lojmanının olduğu bahçede kalan eski nezarethane, yani nöbetçi kulübesi olarak bilinen harabe yerde tutulduktan sonra, önce Kars’a, sonra Erzurum’a, ardından da meslektaşım İsmail Ögeday'ın yönetimindeki Afyon Time adlı haber sitesindeki günlük yazılarımla ulaşmaya çalıştığım, Ardahan’dan farklı olmayan misafirperver ve sıcak gönüllü insanların yaşadığı, ama soğukları Ardahan’dan farklı olmayan Afyon’a sürgün olarak gönderildik.
Siyasi sürgün olarak tanımlanan, babamla birlikte bilmediğimiz, görmediğimiz Cumhuriyet Mahallesi'nde kaldığımız evde, çocuk aklımla bilmediğim giriş kapısına giden yoldan değil, arkasından çıkmaya çalışırken az daha uçurumdan düşüp ölecektim diye hatırladığım kalesiyle, sucuğu, aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı da olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sağlıklı dediği ve önerdiği manda kaymağı ile ünlü Afyon’a, aileyi ekonomik ve sosyal olarak yıkan 3 yıllık bir süreç yaşadık.
Ve 'Seçilirsem DEM'lileri değil, makamıma belediyenin kapısına sokmayacağım' diyen sözde solcu, demokrat, eşit bakan ama Kaftancıoğlu'ndan sonra Kılıçdaroğlu'nu yolcu eden, şimdi de daha mahkeme kararı yani İstinaf Mahkemesi'nin vereceği karar ortada yokken yalandan kızılca kıyamet koparan ama küçük beyinciklerinde sakladıkları çıkacak olan kararın olumsuz olmasını isteyen, İmamoğlu’nu da Kaftancıoğlu ve Kılıçdaroğlu gibi iktidarı suçlayacakları, zor durumda bırakacakları bir harekete itip, önlerinde engel gördükleri kişiyi siyaset sahasından atıp tribüne yolcu etmek için ulusalcı medya aracılığıyla kışkırtan sözde İmamoğlu sevdalıları, ulusalcı kozmik odalı CHP'li kadın belediye başkanı olan Afyon’da aç kalmak dahil zor günler geçirdik.
Bizi, 12 Eylül’de olduğu gibi bugün de yetim bıraktılar. Ama o benim babamdı; darbecilere, ulusalcılara, kafatasçılara, kısacası insan haklarına karşı, demokrasi düşmanı faşistlere karşı direncinden vazgeçmedi, daha özgür bir halk için mücadelesine devam etti ve o mücadeleyi bize miras bıraktı.
Peki, darbe sonrası yani 1980-1984 arasında sağcı, solcu, muhafazakar, milliyetçi demeden 'Bir oradan, bir buradan' denilerek idam edilen 50 mahkûmdan biri olan Erdal Eren'ler gibi ismi hâlâ hatırlanan onca insan ve 'Muhtar bile olamaz' diye manşetlere çekilen insanlar bu ülkenin insanları tarafından hâlâ sevilip sayılırken, yerelde 'gorbe gor' denenler ve kendileri gibi isimleri nerede?
Bunu da ben değil, halka ve onun seçiklerine kılıç çekmekle, göstermekle, falanların, filanların 'askerleriyiz' demekle ve en önemlisi siyasi hayatta başarısız muhalefet ve iki yüzlülük yüzünden bir türlü iktidara gelemeyip yıldızlı şapkaların gölgelerine sığınmaya çalışanlarla değil, 'Bu ülkede kardeşçe yaşanabilir-i ortaya koyan halkın seçtiği siyasilerle devlet denen halk yönetilir' diyecekler olan siz ve çeper dibinde, rakı masalarında değil, o babanın oğlu olan benim gibi yüksek sesle haykırması gerekenler söylesin.
*İnsan Babasının Öldüğünü Yazar mı?
Bir, 30 Ağustos Bayramının heyecanı içinde iken gelen bir kara haberle yıkıldığım kaç yıl oldu artık saymıyorum..
Çünkü o yıldan bu yana yıkıldığım yerde ayağa kalkıp, onun yapmaya çalıştıklarını yapmaya çabamdan hiç vazgeçmedim..
Evet, 37 Yıla yaklaşan gazetecilik hayatımda görüp, karşılaştığım nice olaylar, nice tatsız anlar yaşadığımı ve bunların beni ne kadar üzüp, yorduğunu her geçen gün biraz daha beyazlanan saç ve sakallarımda anlamıyor değilim..
Zor bir meslek olan gazeteciliği en iyi şekilde yapmak ve yaşananları okurlarıma tüm çıplaklığı ile aktarmak için mücadele verirken kendi yaşadıklarımı da bazen yorumlarımla, bazen haberlerimle okurlarıma aktardım..
'Oruspu Kırmızı, Cumartesi Yazıları' gibi başlıklı nice özellerimi, iç dünyamda yaşadıklarımı çekinmeden aktardığım, yazıp, yorumladığım bu meslek içinde mücadele verirken bir günde 'ekolum' dediğim babamın öldüğünü de yazacağımı hiç akıl edememiştim..
Türkücü değil, sürgünde memleket hasretiyle hayata göz yuman sanatçının, 'O benim babam..' diyerek başladığı şiirli şarkısında anlattıklarını hep dinlerken bir günde benim o şarkının satırları içinde kendimi bulup, bu yetmezmiş gibi bizzat kendim babamın öldüğünü de yazacağımı hiç düşünmemiştim..
68 Kuşağının devrimci önderlerinden, teksir makinesiyle çıkardığı 'Fakir Dostu' isimli gazetesinin ismini adıma veren, köy muhtarlığı, İl Genel Meclis Üyeliğinin yanında Ardahan'da iş insanı olarak birçok yapılamaz denileni yapan, Ardahan'da da olsun dediğimiz müze olan Diyarbakır zindanlarından 5 yılını geçiren, 12 Eylül cuntasının Afyon'a sürgün ettiği, kardeşlerimin babası, torunlarımın cici dedesi Xarziyanlı/Şişkalı Kürt Fezo'yu, yani Fevzi Yılmaz'ın öldüğünü yazmak ne kadar kolay olabilir ki?..
İnsana babasının öldüğünü bizzat yazdıran, onun ölümünü kendi elleriyle duyurtan zor bir meslek gazetecilik mesleği işte böyle bir şey!
Ve bu yazı yazdığım gün, o gün yani 13 yıl önce bir 30 Ağustos'ta babam Fevzi Yılmaz'ın öldüğünü de yazıp, haber olar duyurduktan sonra ağlamıştım..
Çünkü ben ekolomu, babamı, torunlarının dedesi, Kürt Fezo'yu, bir 30 Ağustos günü kayıp etmiştim..
Tüm babalara ve er/geç, beklenmedik bir anda bizi bırakıp, hepimizi bekledikleri yere gidenlere Allah'tan rahmet dilerim..
*Benim babam ağaydı, ya senin?
Dönüş yolu için hazırlandığımda İstanbul’da dolaşmaya devam ederken dün çayını içmeye gittiğim Galerici olan Hoçvanlı bir hemşerimle yaptığım sohbette kibirliliği tartıştık.
Hemşerilerimizin bir çatı altında toplanması ve elele verip gerek doğdukları topraklara gerek ise doydukları gurbetteki hemşerilerine katkı sunmasının birinci yolunun köydeki çekememezliğin buralarda kibire dönüştüğüne dikkat çeken hemşerim Ardahan'lılar arasında yaşanan dağınıklığın altında yatan en önemli sorunun başında gelenin, insanların başarıları hazmedememeleri ve ‘Baaa falana bak, filana bak’ diyerek birbirlerini aşağılamalarıdır' diyordu...
‘Benim babam ağaydı, senin baban çobandı’ diye kibirlenerek bu toplumun bir yere gitmeyeceğine de dikkat çeken hemşerim, başta Hoç-Fed olmak üzere diğer tüm sivil örgütlerde de fertlerin kibirliliğin etkisinde kalıp, birlik beraberliği sağlayamadığını da belirtiyordu.
Evet, öncelikle biz Ardahanlıların bu kibiri bırakıp, birbirimize saygı ve sevgi çerçevesinde katkı sunup, dahada güçlenebileceğine dikkat çeken bu hemşerimiz gibi daha önce görüştüklerim de bu ve buna benzer şeylerden şikayet ettiler. Ben de bu hemşerime dediğim gibi başta iş insanlarımıza olmak üzere her gittiğim hemşerime, öyle ya da böyle bu sorunları aşmak için görevin yine biz toplumun önde gelenlerine düştüğünü anlatmaya çalıştım...
Sizce de öyle değil mi?..
. Orada kimse var mı?!. Ses verin!..
Vali bey merhaba..
Sayın Vali Çiçekli.. Sizden önce valimiz olan Hayrettin Çiçek’e yeriniz bıraktığınız Kahraman’dan Ardahan valiliğine atadığınızdan bugüne kadar kente yaşanan, yaşandığı ileri sürülen onca sorun ve sıkıntılarla ilgili yazılanlarla, söylenenlerle ve de sanalda paylaşımlarla ilgili ne yaptığınızı merak eden bir gazeteci olarak;
Sizinle birlikte iki vekili asansörde mahsur bırakan İl Sağlık Müdürlüğü ve o asansörlerden sorumlu İl Müdürlüğü gibi emrinizde ki müdürlüklerin ne iş yaptıklarından haberdar mısınız?
Örnek mi?
Sizin eşinizin de vali yardımcılığınızı yaptığı memleketim Ardahan’da müftü yardımcısı hanım efendinin eşi İmamın uğramadığı camilerin bağılı olduğu Ardahan İl Müftülüğünde bağlı camilerin kaçında imam yok?..
Şu bizim türkücü belediye başaklanın başında olduğu ve Belediye Meclis Üyesinin gelinin de müdür edildiği ve onca vatandaş gibi benimde 16 madde ile yapılan onca usulsüzlüğü tek tek sıralayıp, kamuoyuna sunup, savcıların incelemesini umduğumuz belediyenin bünyesinde bulunan şirketlerin ve müdürlüklerin ilgilendiği Ardahan Gunzut suyunun üzerinde koyunlar teperken, Çevre, Sağlık ne yapar?!
Yüz verilmediğinden Damal’da morali bozuk halde geldiği yolda aracı çarpıp, öldürdüğü ölü tilki işe bile reklam şowun yapanlardan sonra Göle’de 2 kişiyi öldürüp, kaçan katil zanlısı sınır ötesine geçtiği iddia etilerken, Ayı’yı öldürüp, gömen ortadayken ve müdürlüğün hemen arkasında bahara yavrusunu atıp ölen ama yine de yavrusunda süt veren anne Atın tayına bile bakmayan Doğa ve HAYDİ denen müdürlükleri ne iş yapar?
Her gün yaya, yetmedi bisikletle o olağanüstü bozuk yoların olduğu kentimin caddelerde gezerken karşılattığınız insanlara sorsanız başta, yolu, ışıklandırması olmayan ama kendisi resmen olan ve yıllardır bir çivi çakılmayan Ardahan Organize Sanayisinde sorumlu İl Sanayi Müdürünün yanı sıra diğer İl Müdürlerinin kim olduğu bilinmeyen Ardahan’da karanlıkta olan Millet Bahçesi gibi elektriği yolu olmayan Organize Sanayi nerde, ne halde olduğundan haberdar mısınız?
Evet.. Koyunların üstünde kom kurup, kerme basması ürettikleri Gunzut’un suyunu içen, bozuk yollarında onca insandan sonra onca hayvan, Tilki ve son olarakta Ayı öldüren Ardahan’a vekilin vekili vekillik ederken, asaletlisinin Ankara’da emekli olduğu senin Özel kalem Müdürün varken niye işe başlatılmaz, ayrı yerde çalıştırılır?
Çevre, Sağlık, Doğa ve yetkisi, sorumluluğu evi olmayan polis ile kardaş birim olan jandarmada kurulan HAYDİ denen müdürlükler harda?
Yani nerde, ne iş yaparlar?!
Bilmem ama öldürülmesi yasak olan ve öldürenin para cezasına cezalandırılan, hatta yasaların, ‘yakala gerekirse tutukla..’ dediklerinden biri olan ve yeni uyanmış olan Ay’ı ya arabayla çarpıp, öldüren, yol kenarına gömüp, kaçanla ilgili acaba nasıl bir işlem yapıldı?
Belki de, hem de siz valilerin kapısının önünde ki kapıda, Özel Kalem gibi önemli makamlarda olan makamda görünen ancak 15 yol boyunca kağıt üzerinde Atahan’da görünen, maaşını Ardahan’a ayrılan bütçeden alan ama görevlendirme ile Ankara’da emekli olan müdür gibi müdür ve idarecilerimiz emekli oldu da haberimiz mi olmadı?
Ki; 35 bıldır aynı şefin yönettiği Karayollarını sorduğunuz ve ‘Bak 1 yılın kalmış, 35 yıldır yapamadığını bir yılda yapacaksın’ dediği yani ‘Oldu oldu bir yıl daha devam et’ dediğin ve sizin bile olmadığınız bir anda bakanı bile bozuk yolun ortasına diktiği brifingle yolcu eden Şef bile hâlâ emekli edilemedi..
Ha bu arada O şefin olduğu şefliği hiç ziyaret ettiniz mi bilmem ama ben olsam çoğu Ardahan Şavşat yolu üzerinde yapılan yeni karayolları şantiye alanına taşınan ve dev arazisinin içinde en az 10 bin fidanın orman olduğu buranın tamamen boşaltılıp, kente güzel bir park haline getirilebiliniz..
Ama dedim diye sakın Göle ormanları gibi o fidanların da kesmelerine izin verilmemesini rica ederken aynı yerin hemen arkasında bulunan belediyenin perişan halde ki çocuk parkı gibi değil, ışıkları cıvıl cıvıl yanması beklenen küçük bir Millet parkı gibi olabilir.. Ki aynı belediyenin 20 yıldır karşında bulunan ve adı ‘Millî’ yetmedi ‘Egemenlik’ olan kapalı garajının çatısı damlayan parkı da düzeltip, hizmete sunamadığını da hatırlarım..
Ve asansörü bozuk Anjiyo binası gibi Millet Parkının da niye teslim alınamadığını ve Anjiyo gecikmeli bitiren müteahhitte İl Özel İdarecin Lojmanı işinin de ne diye verildiğini sormanızı umarım.. Ben sordum diye bana dönen ve İl özel idarede çalışanlarında kendisinden daireler aldığını duyduğum müttehit ‘Kayadan toz götürmezsiniz..’ dediğini de buraya not düşeyim de, sonra demedi deme..
Sayın Vali..
Halbuki; Kanadı kırılan Baykuş’u tarıma, çevreye, doğaya yani onları koruduklarını söyleyen müdürlere götürüp, AA’ya, İHA’ya hazır, birazda kurmaca haberler yaptıran Hayvan Durum İzleme Güvenlik Birimi HAYDİ mi HAYDA mı?..
Yoksa valilik mi bilmem ama gerçekten siz neredeniz?
Durun. İsterseniz buradan, oraya bir bağırayayım..
Belki şu bir yakası bir hanımının başında olduğu söylenen DOĞA (!) da bir yakası ÇEVRESİ’nde ki derelerden içine ağbun akan Çıldır gölünü besleyen suyu boşa akan Kısır dağına çarpa, Yalanızçam dağlarını aşıp, Beşikkaya HES’le önü bugün, yarın gemlenecek olan Kura nehrinin ana kaynağı olan Allahüekber dağından dönüp, 50 yıldır bitmeyen ve ‘yok ele bir yol, mol..’ denen Bülbülan yaylasına çıka, oradan da 9 yılda 253 metre delinen Ulgar’a ulaşıp, Yukarı cambazda duracak denen trenlerin her gün kamera ile izlenen tünelinden gelip, geçtiği Mozorette dura..
Video oynatıcı
Evet..
Sayın Vali..
Son olarak Posof’ta yaylalarda muhtarlarla, besicilerin çok ÖZEL nakit ilişkileri sonucu yaşananlarla ilgili olmak üzere onca sorunun yaşandığı, yazıldığı bu işsizlikten, aşksızlıktan her yıl bin ila bin 500 kişinin göç ettiği için yayları, meraları biçilmeyip kuruyan kentin en başına olan bir idareci olarak bu kentte yazılan onca sorun ve konu üzerinde ne yaptınız ve yerini size bırakın bir önceki valimiz gibi neden basınla bir araya gelip, kamuoyuna bilgilendiren basın aracılığı ile neden bir açıklama yapmasınız?
Belki de; ‘Akılla gerek yok..’ deyip, ciddiye almadığınız basınında sizin başta tik tokta olmak üzere sanalda sergilediğiniz çalışmalarınızla çokta ilgilenmediğini fark edemediğinizdedir bu ve bugüne kadar yazılanlarla ilgili onca sorumuzun da havada kaldığıdır..
Bilmem ama sizin bir önceki valilik yaptığınız Karaman ilinde görev yaparken yağcılıktan siz oradayken yazılmayanların siz Ardahan’a atandıktan sonra yazıldığından da haberdar mısınız?
Evet sayın valim şu sanalda paylaştıklarını beğenmeyenleri bizzat arayıp, ‘Baba dostu benim olduğum emekliler odasında çekilip, paylaşanları neden beğenmedin?’ diyen eski vekil Saffet Kaya gibi dünyanın sanalda yapılan beğenilerle dönmediğini anlamak için siz oradayken yazılmayanların bugünlerde sizin de sıkça olduğunuz sanalda nedense beni de etiketleyerek bir hayli paylaştığını görüyorum.. Belki de bugünkü gibi sizi beğenme yarışı ve yağcılığı yapanlara, siz bize geldikten sonra yazdıklarıdır..
Ama ben öyle yapmayacağım siz buradayken yazmaya, anlatmaya devam edeceğim.. Çünkü en son ziyaret ettiğim ve oğlu Ardahan’ında başına bela olan şu uyuşturucu iddiaları ve operasyonları ardından tutuklanan rahmetli Nuri Vatan’ın odasında karşılaştığım eski valilerimizden birinin beni görüp, ‘ola yazdıklarını anlamadık şimdide merkezde kala kaldık’ dediğini nedense şimdi, bu yazıyı yazarken hatırladım..
Neyse deyip, konumuza, konuşulanlara ve olması gerekenler dönecek olursak eğer;
Sayın Vali..
Korsan mezuniyet törenini Şavşat’ta, resmi olanı da sizin de katılmadığınız kapalı alanda yapan üniversitenin bölgede yetişmesi mucize olan Nohıut ektiği gibi olmayacağını ve asıl sorunun sizin makamınızda bulunduğunuz depreme dayanıklı olmadığı söylenen valilik binası, evi olmayan polis evinin, oteli işlemediğinde kapalı olan Yalanızçam kayak tesisi ve en önemlisi şu duvarını boyadığınız, seçim kararını br türlü almayan, kaçıran Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası, ATSO’ya bir demiryolu olmak üzere 3 gümrük kapısı olmasına rağmen neden ithalatın, ihracatın sıfır çektiğini sormak gerekmez mi?
Satın valim..
Sabripaşa Kışlası, Askeri lojmanlar, eski askeri hastane ve bugüne kadar 1 milyon dolara varan paramızı hibe ettiğimiz ve memleketim Ardahan gibi onca kalkınması gerek yerlimiz varken kalkındırmaya çalıştığımız Somali askeri kışlarının duvarların andıran o çirkin duvarların kaldırılıp, yıkılmadığı ve yıllar önce Ardahan’a gelip, sağlık bakanımızın hastanenin helikopter sahasına inemediği bir helikopterle bir süre üzerinde havadan tur atan Cumhurbaşkanımızın, ‘burayı temizleyin kent alanı yapın’ dediği alan gibi Millet Bahçesi ve içinde ki tarihi binalar ‘ne alem de?’ diye sormak gerekmez mi?
Ve bir yanı Çıldır gölünü besleyen Kısır dağının boşa akan suyunu, Hoçvan’a içme suyu diye veremeyen Genel Sekreterlik bünyesinde ki kurumlar, tır garajlarında elde edilen onca paraların yanında merkezde gelen milyonları sorup, sorgulamanızdır.. Ve yardımcınız, yengemin yaptığı gibi işi sıkı tutup, ‘bu kentin bu hali nicedir?’ diye hesap sormak gerekmez mi?
Ve sizin de bizzat katıldığınız, ‘Tır garajlarında gelen 70 milyon dahil onca paranın ne olduğu sorulan İl Özle İdarede çalışan şu işçiler ne olacak?’ diye sorulan bir toplantıda anlattığınız gibi benim 36 yıldır bahsettiğim ve bahsetmekten yorulduğum ve çoğu vekilin vekili yada asalet bekleyen müdürlüklerin başında olanların ve sizin stk temsilcilerinin de olduğu toplantıda her hafta ‘ne yaptınız?’ diye brifing istediklerinizin, ‘Bu şehir de bir şey olmaz, en iyisi ben asaleten mi alıp gideyim’ diyen algılarını yıkan ciddi, inandırıcı işleri yapmakla ve bunu yaparken de erkenden kalkıp, mesai saatinde işe gelmekle, gelirken de her gün merkez camisinin önüne serdirdiğiniz aynı mavi halı kapıdan değil, bazen de tersten girip, görmediklerinizi görmenizi sağlayan yönde pedal çevirmektir..
Neyse sayın valim..
Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı, ‘Dost acı söyler..’ misali değerlendirmenizi umuduyla şu bir dönem valilik yaptığınız, sizden önceki Hayrettin Çiçek’in valimizin görevde olduğu Karaman kentinin gazete ve sanlarının bahsettiği konuyu da buraya ekleyeyim, kaç gündür yazayım da, ‘Orada kimse var mı?!. Ses verin!..’ çağrımı belki duyan olur dediğim ama valiler kararnamesi öncesi yayınlanan ve çoğunun müdürleriniz gibi tanımadan değiştiği kaymakamlar kararnamesi gibi hızla değişen gündem dolaysıyla geciken bu yazımı da yine çok uzatmadan ve en önemlisi aynı saatlerde uyduğumuzu düşündüğüm cumhurbaşkanımızın yeni bir kararname imzalamadan önce en iyisi bireyeyim..
İşte, karaman gündem medya grubu adlı yayın ekibinin, sizin gibi meslektaşınız olan ancak son kararname ile İçişler Bakanı olduğu ve siz, valilerin en üst amirlerinizden olan sayın bakanın bizzat, sesli, görüntülü olduğu ve sizin sanalda ki paylaşımların eklenip, altına yazılanların olduğu o ‘Kızım sana diyorum gelinim sen duy..’ misali sanalda yapılan paylaşım..
“ŞOV” UYARISI ESKİ KARAMAN VALİSİ
MEHMET FATİH ÇİÇEKLİ’Yİ AKILLARA GETİRDİ!
Bakanlığın sosyal medya uyarısı akıllara eski Karaman Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’yi getirdi. İşte tartışılan o dijital yönetim tarzı.
İçişleri Bakanlığı’nın mülki idare amirlerine yönelik yaptığı, resmi hesapların “kişisel reklam ve şov alanına dönüştürülmemesi” yönündeki sert ikaz, Karaman kamuoyunda yakın dönemi yeniden hafızalara taşıdı. Yakında yürürlüğe girecek olan bağlayıcı yönerge öncesi gözler vali ve kaymakamların sosyal medya profillerine çevrilirken, şehirde akla gelen ilk isim eski Karaman Valisi Mehmet Fatih Çiçekli oldu.
Karaman’daki görev süresi boyunca valiliğin sosyal medya ağlarını adeta bir medya ajansı gibi oldukça aktif kullanan Mehmet Fatih Çiçekli, ezber bozan bir yayın politikasına imza atmıştı. Yer yer kentteki kurumsal ve kamusal faaliyetlerin dışına da çıkan dijital içerikler, görseller ve videolar Karaman Valiliği’ne ait resmi sosyal medya hesaplarından ve Vali Çiçekli’nin şahsi hesaplarından da yaygın şekilde servis etme yöntemi, kentte uzun süre tartışma konusu oldu.
Saha çalışmalarında izlenen bu yoğun görsellik odaklı yaklaşım, kamuoyunu iki farklı görüşe sevk etti:
• Halk Adamı Diyenler: Bir kesim vatandaş, onun bu enerjik ve samimi online varlığını “halka yakınlık” ile “modern devlet adamlığı” olarak yorumlayıp kendisini “halk adamı” olarak andı.
• Eleştiren Kesim: Diğer bir taraf ise hazırlanan içeriklerin bürokrasinin resmi ve kurumsal dilinden uzak olduğunu, kamu hizmetlerini görünür kılmaktan ziyade bireysel tanıtım ve şahsi reklam faaliyetine dönüştüğünü savunarak bu yayın politikasını sert bir şekilde eleştirdi.
“MİTİNG GİBİ UĞURLAMA” VE DUYGUSAL VİDEOLAR
Sanal mecralardaki bu keskin görüş ayrılığı, Vali Çiçekli’nin Ardahan’a atanmasının ardından zirveye ulaştı. Karaman Valiliği önünde gerçekleştirilen ayrılık töreninin hemen sonrasında, uğurlama anlarına ait yüksek duygusal tondaki klipler peş peşe.. Kaynak: Karaman Gündem Medya Grubu
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Gazeteci Fakir Yılmaz’ın Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’ye hitaben yazdığı eleştirel bir köşe yazısını ve buna eşlik eden medya raporunu içermektedir. Yazar, kentin altyapı sorunları, liyakatsiz atamalar, kamu hizmetlerindeki aksamalar ve denetimsizlik gibi pek çok yerel problemi gündeme getirmektedir. Vali’nin somut sorunları çözmek yerine sosyal medya paylaşımlarına ve kişisel reklama odaklandığı savunulurken, geçmiş görev yeri olan Karaman’daki benzer yönetim tarzına yönelik eleştiriler de paylaşılmaktadır. Kaynaklar genel olarak mülki amirlerin şov odaklı bürokrasi yerine halkın gerçek ihtiyaçlarına eğilmesi gerektiğini vurgulayan bir nitelik taşımaktadır. Ardahan’daki kurumsal işleyişin zayıflığı ile yerel idarecilerin halktan kopuk olduğu iddiaları metnin ana eksenini oluşturmaktadır.
Faruk değil, Fakir 25 yıldır 5 kez milletvekili, 4 kez bakanlık yapıyor..
Onca ‘Artık uyanın’ diyenlere rağmen hâlâ uyanamadıysanız da olur ya bugün uyanıp (!) bilgisayarın başına geçseniz ve googel amcaya, yapay zekaya ya da tüm arama motorlarına aşağıdaki gibi bir soru sorsanız sizce nasıl bir cevap verilir?.. Ve hâlâ uyanmamış, yılardır yazdığımızı ne anlatmaya çalıştığımızı anlamamışsanız bir kez daha okuyun ve sizde sorun derim..
Yani, başta Ardahan’ı Karadeniz’e bağlayan Sahara dağında açılacağı söylenen tünel olmak üzere 50 yıldan fazladır bir türlü bitmeyen bu yetmedi, ’50 yıldır niye bitmiyor?’ diye sorulduğunda ise bizzat Ulaştırma Bakanlığınca ‘Öyle bir yol yok’ denen ‘Ardahan-Ardanuç yolunun bir türlü bitmemesinin, ülkenin ve bölgenin sorunlarının çözülmemesinin nedeni ve sorumluları, suçlular kimlerdir, hangi kurumdur.. Ve 25 yıldır hangi parti iktidar ve şu an kimler bu iktidarın Artvin milletvekili kimdir?’ diye bir soru sorsanız şöyle bir cevap verilir..
İşte size verilecek cevap!..
Yukarıda sorduğunuz sorunun cevabı aşağıda aynen şöyledir..
Artvin milletvekili Faruk Çelik’tir..
Çelik, Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucular Kurulu Üyesi. 21, 22 ve 23. Dönemde Bursa Milletvekili seçildi. 24. Dönemde Şanlıurfa Milletvekili seçildi. 60. Hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Devlet Bakanlığı görevine getirildi. 61. Hükümette yeniden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak atandı. 62. Hükümet’te Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olan Çelik, 64. Hükümet’te Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak görev alan ve şu anda iktidar da bulunan AK Parti’nin Artvin Milletvekilidir..
Peki bu cevabı okuyan birinin, ‘Artvin’de Şavşat Deresi’ne uçan kamyonetteki baba ve oğlunu arama çalışmaları sürerken, AK Parti Artvin Milletvekili Faruk Çelik bölgedeki yol yapımını tıkayan yüklenici firmaya adeta ateş püskürdü. Şavşat yolunun bahar aylarında ‘ölüm yoluna döndüğünü belirten Çelik, 10 yıldır inşaata başlamayan firmaya seslenerek, “Artvinli bir açmazın içinde, artık yeter! Ya bu barajları yapın ya da defolun gidin” dedi.’ şeklinde ki sözde isyanı ve de samimi olmayan açıklamasını okuduğunda ne der?
Bilmem ama bir Ardahanlı olarak önce, ‘Bir çok akrabamızın, dostumuzun olduğu, Adil Kurtel yetmedi Saffet Kaya gibilerinin milletvekilliği yaptıkları ve Artvin’den çok daha yakın olduğundan, sağlık hizmetleri başta olmak üzere bir çok ihtiyacını günü birlik olarak karşıladığı, Artvin’den çok her gün geldikleri Ardahan’a Şavşat’ın ilçe olarak bağlanması gerekir..’ derim..
Ve yıllardır bitirilmeyen Ardahan-Ardanuç yoluna alternatif yol olan Ardahan-Şavşat yoluna yapılacak denilen ortada olamayan tünellin baş sorumlusu olan birinin nasıl olup, bölge halkının, ‘ölüm yolu’ dediği bölgede yaşanan bir trafik kazası ardından “Ya bu barajları yapın ya da defolun gidin” diyor derdim..
Evet, 3 dönem Ardahan Milletvekilliği yapmasına karşın, Ankara’da kurduğu denen ’emekliler bürosu derneği’ ile hâlâ ‘Eğer beni aday gösyerirseniz ve seçilirsem yetmez bakan olursam Ardahan’ın sorunları o zaman biter’ diyen şu bizim Şavşatlı Saffet Kaya’nın hemşerisi bir yetmedi 5 kez milletvekili, 4 kez eski bakan ve şu an halen iktidar olan, hemşehrisi Vatan Bilgisayarın Yönetim Kuru Başkanı Hasan Vatan’ın da haklarında öne sürülen suçlamalar ardından tutuklandığı ülkenin Artvin İli Yusufeli İlçesi vatandaşlarından olan şu anki Artvin Milletvekili Faruk Çelik’in kendi memleketinde meydana gelen son ölümlü bir kaza ardından bir muhalefet milletvekili, bakanı ya da benim gibi bir gazeteciymiş gibi muhalefet diliyle kendisi ve kendilerinin çözmesi gereken gerçeğe, gerçeklere muhalefet yapıyor..
Hem de, grup yapamayan bir durumda olan Mutlak Butlanlı CHP’nin tartışılmalarının gölgesinde kalıp, unutturduğu onca gerçek gündem ve sorunlar arasında bulunan bir sorun, olan maden işçilerinin sorunu yani Bağımsız Maden İş Sendikası işçilerin halen ödenmemiş bulunan tazminatlar, ücretsiz izin günlerine ilişkin ücretler ve bu güçlere ait primler ile eksik kalan tüm alacakları için yaptıkları eylemi sonlandıran bakanlardan olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar’ın Doruk Madencilik için yaptığı, ‘Ben bu şirkete bir daha asla ruhsat falan vermem!’ demeci gibi AK Parti Artvin Milletvekili eski bakan Faruk Çelik’te, ‘Bu barajları yapın ya da defolun gidin. Enerji Bakanlığımıza da sesleniyorum artık sonu gelmeyeceği anlaşılan baraj yapım sürecini sonlandırın’ diyordu.
Evet, bir devam eden 5 dönem milletvekilliği, 4 kez bakanlık yapan biri çıkıyor ve “Bugün Artvin-Şavşat yolunda bir kez daha elim bir kaza ile karşı karşıya kaldık. 2 kaybımızı arama faaliyetleri, baraj sularında devam ediyor. Standartların altında bir yola hemşerilerimiz mahkum durumda ve bu duruma kahroluyorum. Bölgede planlanan 3 barajı yapacak yüklenici Energo-Pro firmasına 10 yıldır inşaatlara başla diyoruz başlamıyor, bırak diyoruz bırakmıyor. Bu nedenle de yeni yol da yapılamıyor. Artvinli bir açmazın içinde. Artık yeter. Firmaya buradan sesleniyorum ya bu barajları yapın ya da defolun gidin. Enerji Bakanlığımıza da sesleniyorum artık sonu gelmeyeceği anlaşılan baraj yapım sürecini sonlandırın.”’ diyordu.
Ve başta havuz medya olmak üzere bölgeyi, yıllardır ‘Siz bize oy verin, biz bölgeyi yetmedi ülkeyi kurutacağız..’ diyen siyasileri tanımayan saf vatandaşlarımız da ”Bravo, çok sağ ol, var ol, en büyük milletvekili’ diye manşetler atıp, elleri patlarcasına Çelik’i alkışlıyorlardı..
Ya sormazlar mı, ’50 yıldır bitmeyen Ardahan-Ardanuç yolu, Posof Ulgar tüneli gibi ‘yapılacak’ denilen ama projesi, planı bile ortada olmayan Sahara tüneli gibi bu bölgenin, bu ülkenin sorunlarından sorumlu 36 yıldır bu sorunları yazan ve 57 yaşına gelen Gazeteci Fakir Yılmaz mı sorumlu?.. Yoksa, Gazeteci Fakir Yılmaz mı, Saffet Kaya, Orhan Atalay gibi bir değil, 3 hatta 4 yetmedi 5 kez milletvekili yetmedi 4 kez bakan oldu da bu sorunlar hâlâ duruyor ve kendilerine yakın, insan ve doğa katliamcısı denen müttaahitlere iş veren sonra da bir muhalefet milletvekiliymiş gibi, veya Fakir Yılmaz gibi gazeteciymiş gibi doğayı olduğu gibi insan öldürenlere ‘defolun gidin’ der diye..
Bu gülünç bir o kadar acı durumun yanında bir de gözden kaçırılan diğer bir konuda insanların olduğu gibi bölge doğasının öldüren, bölge insanının baraj balıkçılığı yapmasına bile izin verilmeyen HES’leri yapanlara bu işleri, izinleri de sanki gazeteci Fakir Yılmaz vermiş gibi 5 dönem milletvekili, 4 kez bakanlık yapan ve hala milletvekili ve iktidar olan Artvinli Faruk Çelik değilmiş gibi yaşanan bu ilginç durum nasıl alkışlanır, anlamış değilim..
Belki de ‘Standartların altında bir yola hemşerilerimiz mahkum durumda ve bu duruma kahroluyorum. Bölgede planlanan 3 barajı yapacak yüklenici Energo-Pro firmasına 10 yıldır inşaatlara başla diyoruz başlamıyor, bırak diyoruz bırakmıyor. Bu nedenle de yeni yol da yapılamıyor. Artvinli bir açmazın içinde. Artık yeter. Firmaya buradan sesleniyorum ya bu barajları yapın ya da defolun gidin. Enerji Bakanlığımıza da sesleniyorum artık sonu gelmeyeceği anlaşılan baraj yapım sürecini sonlandırın.” açıklamasını yapan Faruk değildi, Fakir’dir!..
Kısacası; Dün birçok basın kanalına yansıyan ‘defolun gidin’ 7 sütunluk manşetini Artvin Yusufelili, şu anki Artvin milletvekili, 25 yıldır iktidarda bulunan mevcut iktidarın Artvin Milletvekili Faruk Çelik atmamış, 36 yıldır bu bölgenin, bu ülkenin sorunlarını yazan, söyleyen, bir muhalefet milletvekili ya da tır garajlarından aylık gelen 70 milyonu çoğu bankamatikçi olan 70 işçinin işten atılacağı söylenen Ardahan yetmez bir de Ardahan gibi hiç bir sorun olmayan (!) Artvin’e kalemini sokan gazeteci Fakir Yılmaz atmıştı..
Anlatabildi mi?
Yoksa hâlâ uyuyor musunuz?!..
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Gazeteci Fakir Yılmaz, kaleme aldığı bu yazıda iktidar partisinin kıdemli isimlerinden Faruk Çelik’in bölgedeki altyapı sorunlarına dair yaptığı sert açıklamaları eleştirel bir dille sorguluyor. Artvin ve Ardahan arasındaki yol projelerinin on yıllardır tamamlanmamasını ele alan yazar, uzun süre bakanlık ve milletvekilliği yapmış bir ismin sorunları çözmek yerine muhalefet diliyle konuşmasını samimiyetsiz buluyor. Metin, bölgedeki baraj ve tünel inşaatlarının aksamasından bizzat mevcut siyasi iradenin sorumlu olduğunu vurgulayarak halkı bu çelişkili durum karşısında farkındalığa davet ediyor. Yazar, Çelik’in bir müteahhit firmaya yönelik sarf ettiği “defolun gidin” çıkışının, aslında kendi yönetimsel sorumluluğunu örtbas etme çabası olduğunu savunuyor. Sonuç olarak kaynak, yerel sorunların kronikleşmesinde siyasi ihmalin rolüne dikkat çekerken medya ve seçmenin bu söylemlere gösterdiği alkışlı desteği ironik bir üslupla yeriyor.
DÜNYA KUPALI SİYASET!..
Futbol severlerin Kayyumu Genel Başkanlı CHP’lilerin ülke ve dünya gündemini unutup, ‘Kılıçdaroğlu mu, Özgür Özel mi?’ parti içi siyasete kapanıp, bir zamanda Futbol severlerde CHP’den aşağı kalmayıp, ‘Fenerbahçe’nin başkanı kim olacak, bundan sonra ne olacak’ diye bakarlarken Milli Takımın Dünya kupası maçına çıkmaya hazırlanıyordu.
Ve CHP’liler ile Futbol severlerin kendi iç gelişmelere kilitlendikleri bir esnada 25 yıl boyunca olduğu gibi bunu fırsata çeviren AK Parti ise hazırlandığı şarkının klipi, Milli Futbol Takımlarının resmi hesabından paylaşılıyordu.
Sık sık AK Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve savunma sanayiindeki gelişmelere yer verilen klip, ”İstismar etmediğiniz bir tek milli takım kalmıştı!” eleştirilere neden olsa da 3Y yani ‘Yolsuzluk, Yoksulluk, Yasaklar’ denen 3Y’den etkilenenler gibi ”İstismar etmediğiniz bir tek milli takım kalmıştı!” eleştirilere neden bu klipin etkisinde kalan, coşan hatta Ay’a olmasa da okyanus ötesine paralı yol yada köprü yapmazsa da ‘Evet, kesin Türkiye kazanacak’ diyerek paralı iddia kuponlar yapıyordu..
Ve bende boş durmayıp, AK Partiliden çok Reissin hayranı futbol sever, Galatasaraylı eniştem Mucahit’i arayıp, Reise ulaşıp, maç saatlerimiz bir birine uymadığı okyanus öteninde oynana maçı rahatça izlememiz için mesai saatini bizim Ardahan valisi Fatih Mehmet Çiçekli’nin mesaiye geldiği saat gibi saat: 10.00 yada 11.00 çekmesi gerektiğini anlatıyordum.
Buna gülen 6. tonumun Miray’ımın babası, oğlum dediğim Mücahit’in beni güldürmek ve daha kızdırmak için ‘O işi yağamam, Reise mesaj yazmak ve atmak işine gelip, başıma iş açamam ama Kocaeli Belediyesi Belediye Başkanı Doç. Dr. Tahir Büyükakın’ın sayfasında girip, bakarsan Reisin çok çalışan Belediye Başkanının okyanus ötesi saatine göre sabahın erken saati 07.00’da çorba ikramlı dev ekranlı maç gösterimini görürüsün. Hizmet nedir anlarsın ve istersen çık gel birlikte Milli maçı izleyelim..’ diyordu..
Ve..
Başta iktidar olmak üzere hepimizin umut bağladığı maç biz uyurken başlamış ve şu bizim yıllardır markalaşamayan Ardahan’ın vita tenekelerinde satılmaya çalışılan balına yapışıp, Bölgesel Amatör Liginde kalan ve Ardahanlı değil, Ağrılı Doğu Beyazıtlı Başkanının başında olduğu Serhat Ardahanspor’un Doğubeyazıtspor’a 2-0 yenilip, bir kez daha 3, lig umudunu yitirdiği gibi A Milli Takımı da Avustralya’ya 2-0 mağlup olmuştu.
Yani, AK Partinin hazırladığı ve sık sık AK Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve savunma sanayiindeki gelişmelere yer verilen klipinin gazının, ‘Karadeniz’de çıktı’ denen gaz gibi yenildiğimiz ve umutlarımızın kırıldığı maçın ardından ortaya çıkan bir mesaj sosyal medyada dikkat çekiyordu.
O mesajda İsmini paylaşmayan bir kişi, Türkiye’nin kazanacağına oynadığı bahis nedeniyle yaklaşık 1 milyon lira kaybettiğini öne sürüyordu.
Yani motoru olmadığı öne sürülen Kaan Uçağı ve Avrupa, Orta Doğu, Afrika’nın neredeyse tamamı ile Rusya, Çin ve Hindistan’ın bazı bölgeleri menzili içine aldığı ileri sürülen yani 6 bin kilometre menzile ulaştığı ileri sürülen ama ulaştığını görmek için uçtuğunu görmediğimiz ama bugün Mutlak Butlanlı füzenin hızından daha büyük bir hızla CHP Genel başkanlık koltuğundan aşağı uçurulan Özgür Özel’in bir yandan iktidarın bu yöndeki iddialarına inanmayıp, eleştirip, sonra gidip, Yıldırımhan Füzesi maketi ile birlikte poz vermesi ve havuz medyanın yaptığı enformasyondan etkilenen onlarcası gibi eniştem Mücahit gibilerinin yanında Reisine inan hayran birisinin A Milli Takım’ın Dünya Kupası’ndaki Avustralya maçını kesin kanacaklarına inanıp, 433 bin liralık kupon yaptığını ve 2-0 yenilgi ile okyanus ötesine de yapılan ve sona eren maçın arından toplam zararının 1 milyon liraya ulaştığını öne sürdüğü mesajında, “Türkiye yener dedim ya nasıl yenemez ya. Avustralya kim ya? 1 milyon param gitti” ifadelerine yer veriliyordu.
Kısacası 2026 FIFA Dünya Kupası D Grubu ilk maçında A Milli Futbol Takımı, Avustralya’ya 2-0 yenilmiş, milli umudumuzu kırmışsa da biz yine dönüp, CHP’liler gibi iç siyasete yani Fenerbahçe’de ise Aziz Yıldırım yönetimi toplanıyor ve teknik direktör açıklanması bekliyorduk..
Kısacası CHP’ye Mutlak Butlanlı Genel Başkanlı operasyon sonrası CHP’nin etkili olduğu Edirne’de yapılan miting misli cami açılışında alanı tedirginli, düşünceli gözlerle bakan Erdoğan’ın o bakışlarını anlamayıp, ‘Miting alanı tıka basa dopdoluydu’ diye manşetlerle gaz veren havuz medyanın oluşturduğu enformasyonla bu işlerin mehter maçları ile değil, sorunlara gerçek anlamda bakılması gerektiğini bir kez daha bize hatırlatan Milli Maçta ki beklentimiz gibi en son Silivri Belediye Başkanında gözaltına alınması ile iç siyasetteki dünya kupası hayali siyaseti ile umutlarımız bir kez daha bizi bizle baş başa bırakmıştı..
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Gazeteci Fakir Yılmaz, Türkiye’nin milli maç mağlubiyeti üzerinden iktidarın yürüttüğü siyasal iletişim stratejilerini ve muhalefetin kendi içindeki koltuk kavgalarını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazıda, AK Parti’nin savunma sanayii ve liderlik vurgulu videolarla milli duyguları siyasete alet ettiği, buna karşılık CHP’nin memleket gündeminden koparak kurultay tartışmalarına hapsolduğu vurgulanmaktadır. Milli takımın Avustralya’ya yenilmesi, hükümetin yarattığı büyük beklentilerin halk nezdindeki hayal kırıklığına ve hatta ciddi maddi kayıplara yol açan bahis mağduriyetlerine benzetilmektedir. Yazar, medyanın yarattığı algı operasyonlarının toplumsal gerçeklerle örtüşmediğini ve ekonomik sıkıntılar gölgesinde halkın suni gündemlerle oyalandığını savunmaktadır. Sonuç olarak metin, sporun ve milli başarıların siyasi bir propaganda aracına dönüştürülmesinin yarattığı toplumsal tahribatı Ardahan’dan dünyaya uzanan yerel bir perspektifle özetlemektedir.
Demirtaş-Özel Gömlek değişirler mi?.
Şu an hem Cumhurbaşkanı hem de AK Parti Genel Başkanı olan ve belediye başkanlığında eklersek Erdoğan’ın 35 yıla yaklaşan iktidarına adım atarken yani 2000’li yılların başında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) kuruluşu sürecinde Refah Partisi ve Fazilet Partisi çizgisindeki “Milli Görüş” hareketinden ideolojik olarak ayrıştıklarını ve geleneksel kalıplardan sıyrılarak daha geniş bir tabana hitap ettiklerini vurgulamak için kullandığı sözünü hatırlayanınız var mı?
Siz o sözü hatırlamaya çalışıverin ben Özgür Özel’e ve Selahattin Demirtaş’a, ‘Siz de çıkıp, biz de CHP’nin ulusalcı, DEM’in doğu ve güneydoğuya sıkışmış dar politikasını değil, yeni bir gömlek giyip, birlikte Türkiye Partisi kuracağız?’ diyebilir misiniz? diye bir soru soracağım..
Evet, Mutlak Butlanlı Kılıçdaroğlu’nun bunalıma soktuğu muhalefetin aradığı yeni yol Selahattin Demirtaş ve Özgür Özel iş birliği ile bulunabilir mi?
Bilmem ama Erdoğan’ın yıllar önce cesurca attığı o gömleğin bugüne dek kendisini iktidara taşıdığını ve tuttuğunu, Saadet Partisi ile Yeniden Refah Partisinin oylarının, “DEM Parti ana dili Kürtçe olan bir adayla çıkmak isteyebilir. Biz burada ortaklaşmayabiliriz” diyen TİP’in oyundan azcık fazla olmasını da görmek mümkün derim..
Yani gömleği atmakla oyların atılmadığı gibi tam tersi her dönem biraz daha fazlasını alarak iktidarı ayakta tutuğunu bilen biri olarak bu ülkede ‘Türkiye Partisi olacağız’ diyen ve bunu dediği için Konya’da, Rize’de, İzmir’de, Mersin’de hatta Kayseri Erzurum’da bile oy alan Demirtaş’ın hevalleeri itip, TİP örneğinde olduğu gibi helvacılarla partiye doldurulan DEM’i, Mutlak Butlanlı ekibi aşamayacağı görünen ve ‘Yürüyelim arkadaşlar’ diyen Özgür Özel’in, yıllardır iktidar olmak istemeyen ulusalcı kozmik odalı CHP’yi bırakıp, ‘Kent Uzlaşısı’ örneğinden öte birlikte iş birliği yapma cesaretin de bulunabilirler mi?
Ve bulunsalar ilk seçimde iktidar gelir mi? Ki her ikisinin de tabanının yeni bir oluşum, yeni bir ekip istedikleri alenen ortada iken bu iki isim ‘Yeni bir Türkiye partisi, oluşunu, ittifakı için birlikteyiz’ diyerek gömlek değişebilirler mi?
Bilmem ama bugün düşünüp, gün boyu görüştüklerime bu fikri sorup, sorgularken hemen hepsinin hıng, mıng ederken adeta ‘Niye olmasın ki?’ diye sorup, yutkunduklarını hissediyordum..
Ya siz?
Size sorsam sizde hıng mı, mıng mı eder, kilitlenen gün boyu görüştüklerimin ki gibi boğazınızın tıkandığını hissedarken, belki de ‘radikal’ denecek bu düşünceme, ‘Mantıklı, mantıksız’ der misiniz?..
Buyurun, bir kez daha soruyorum, ‘Gömleği bir hayli terleyen ülke siyasetini sıkan gömlek atılır mı ve Selahattin Demirtaş ile Özgür Özel tarafından yeni bir gömlek dikilir mi?
Lütfen cevap..
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Gazeteci Fakir Yılmaz, bu metinde Türkiye siyasetindeki tıkanıklığı aşmak için Özgür Özel ve Selahattin Demirtaş liderliğinde yeni bir yol haritası çizilip çizilemeyeceğini sorguluyor. Yazar, Erdoğan’ın geçmişteki ideolojik değişimini örnek göstererek, CHP ve DEM Parti temsilcilerinin dar siyasi kalıplardan sıyrılıp gerçek bir Türkiye Partisi çatısı altında birleşme ihtimalini tartışmaya açıyor. Mevcut muhalefet yapısının yetersizliğine dikkat çekilen yazıda, tabanın arzuladığı bu tür radikal bir iş birliği ve değişim hamlesinin iktidar anahtarı olup olmayacağı merak ediliyor. Toplumun farklı kesimlerinden oy alabilecek kapsayıcı bir oluşumun gerekliliği vurgulanırken, siyasi aktörlerin bu cesareti gösterip gösteremeyeceği üzerine stratejik bir analiz sunuluyor.
BENİ TEYİT EDEN BAŞ ve DEMİRTAŞ..
Daha yeni yazdığım, 'Gülüm, nerede şu bizim devrimci kızlarımız, Kemalbayımız?' başlıklı yazımın mürekkebi kurumamıştı ki; 'Bileşenler' adı atında Kürt seçmenin oyu ile yıllar sonra da olsa meclise vekil sokan Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş’ın önümüzdeki seçimlere dair yaptığı, “DEM Parti ana dili Kürtçe olan bir adayla çıkmak isteyebilir. Biz burada ortaklaşmayabiliriz” açıklaması geliyordu ki
; Behice Boranlı TİP'te Ardahan'da değil Doğu Anadolu'da Tipsiler denen TİP'i başta Kürt seçmene olmak üzere tabana kabul ettirenlerin başında gelen babam, Kürt Fezo'yu değil, Saffet Kaya gibi Şavşatlı bir doktoru aday göstermiş, Kürt seçmenden aldığı oylar ile siyasi görüşlerini tabana yaydığı için Diyarbakır zindanlarında yatan babam, Kürt Fezo'yu değil, Şavşatlı Adil Kurtel'i aday göstermişti... Hem de 'Kim milletvekili adayı olsun?' diye yapılan ön seçimde babam Kurtel'den bir oy fazla almasına rağmen..
Evet, 36 yıllık gazetecilik tarihimde sık sık dile getirdiğim ve bu sahtekar değil, Kürt partilerinin yakasına yapışan keneler diye de açıkça suçladığım ama Ardahanlı iki kızımızın konu olduğu 'Gülüm, nerede şu bizim devrimci kızlarımız, Kemalbayımız?'' başlıklı son yazımda nazik davranıp 'kene' kelimesini kullanmadığıma pişmanım..
Çünkü olan gerçeği 'ayıp olur', 'Daha nazik bir yolla' deyip, gerçeği saklamanın, söylemenin nededir dün gibi bugün yaşanan sahtekar yüzlerin topluma anlatılması..
Benden tipsiz DEM tabanından oy alıp, milletvekili olan TİP Başkanı Erkan Baş’ın, “DEM Parti ana dili Kürtçe olan bir adayla çıkmak isteyebilir. Biz burada ortaklaşmayabiliriz” sözünü hak etmek demektir..
Çünkü suçlu o değil, bizlerin yapmayın, etmeyim, bu kenelerin halkı sokmaya izin vermeyin derken ona bu yolu açan hevaller değil, helwacılardır..
Ve “TİP Balkanı Baş'ın Kürtçe konuşan aday” çıkışına DEM Parti’den tepkiler: “Şaşkınlıkla karşılandı” haberlerine gülerken Meral Danış Beştaş, "Kimseye baskıyla 'ittifak yapalım' demedik. İttifak yapıp yapmamak kendi bilecekleri iş.” demecine, Esenyurtlu Prof. Ahmet gibi Bahçeli'den medet bekleyen Ahmet Türk'ün "Sosyalist ve devrimci bir insana yakışmayacak sözler" şeklinde açıklamalarına acıyor ve 'haydi oradan.. Sizi, sizi' diyerek Baş'a değil, Baş'ları Kürt seçmenin olduğu gibi Türk seçmeninin başına bela edenler asıl sizsiniz diyerek kızıyorum..
Ve Kürt sorunu için ömürlerini hapishanelerde, işkence hanelerde, ovalarda, dağlarda geçirenleri değil bir twit attı diye milletvekili edilenleri ben değil siz aday gösterdiniz efendiler diyorum..
Parti kültürüne saygı gösterip daha çok uzatmadan adı unutulsun diye çabalayanların yerine oturduğu Demirtaş'a sözü bırakıyor ve aynı şeyleri anlatan onca yazım gibi son yazım olan 'Gülüm, nerede şu bizim devrimci kızlarımız, Kemalbayımız?' başlıklı yazıma bir kez daha yer veriyorum, dün bizi anlamayanlar bugün Baş'ları başımıza bela, yakamıza kene edenler belki anlar diyerek..
İşte keneler ısıra dururken 10 yıldır hapishanede olan Demirtaş'ın iktidara yönelik sanılan ama aslında başları başımıza baş eden helvacıları da anlatan O Meşhur Sözü:
"Bugün bize susanlar, sıra kendilerine geldiğinde konuşacak kimseyi bulamayacaklar. Bize yapılan hukuksuzluklara sessiz kalarak ya da destek vererek bu kapıyı açanlar, yarın o adaletsizliğin kendi kapılarına dayanacağını bilmelidir."
Selahattin Demirtaş'ın O meşhur sözü: Son dönemde CHP'li belediyelere (İstanbul, Ankara, Esenyurt vb.) yönelik açılan soruşturmalar, konser incelemeleri ve görevden alma tartışmaları, Demirtaş'ın yıllar önce yaptığı "Sıra size de gelecek" uyarısının bugün siyaset kulislerinde yeniden "Haklı çıkmış bir öngörü" olarak yorumlanmasına neden olmaktadır.
Demirtaş ve arkadaşları o dönem şu vurguyu yapıyordu: Siyasi baskılar ve hukukun esnetilmesi sadece HDP (veya bugünkü adıyla DEM Parti) ile sınırlı kalmayacak, bir kez o sınır aşılırsa sıra ana muhalefet partisine de gelecektir. Selahattin Demirtaş'
Ve benim daha iki gün önce ele aldığım ve Erkan Baş'ın beni bir kez daha haklı çıkaran o daha yeni yazılmış yazım..
GÜLÜM, NEREDE ŞU BİZİM DEVRİMCİ KIZLARIMIZ, KEMALBAYIMIZ..
Başta, şu Demirtaşların saç ve sakallarını beyazlatan unutulan, unutturulan ülke gündemi olmak üzere ekonomik, sosyal ve siyasal onca sorunun yaşandığı, Mahmut Alınakların tutuklandığı, Sırrı Sakıkların DEM’den habersiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret edip, Külliyede poz verdiği bir zamanda HDP’nin eş başkanlığına kadar yükselen şu bizim Ardahanlı kız Serpil Kemalbey hardadır, hatırlayan var mı?..
Evet, Mutlak Butlanlı Genel Başkanla, havaların ısındığı şu günlerde adeta hala yiyemediğim karpuz misali CHP’de yaşananların ekonomi başta olmak üzere gerçek gündemi ötelediği bir süreci Sırrı Sakık’ı sarayda pardon külliyede kabul edip, Bahçeli’nin aracılığı ile başlatıldığı ama her iki tarafça bir adım ileriye götürülmediği konuşulan yeni süreçle sus-pus rolü oynatılan DEM’i de ikiye bölme hesaplarını hissettiğim şu günlerde Tempo TV’de yayınladığımız canlı yayınımda konuk ettiğim bir isim aklıma geldi.
Ve dönüp, Ardahan merkez mahalle olarak bağlanması gereken bir köy dediğim ve bizzat kurdurduğum derneğininim son yönetiminin kendilerine yakın bir iki hasta ziyaretlerinden öte iş yapmadığı, köyüm Şişka’da olduğu gibi barış sevdalısı malakanların bir zamanlar yaşadığı Sulakyurt, Sarzep köylü bizim kız dediğimiz HDP’nin eş başkanlığına kadar yükselen Kürt seçmenin oyları ile hem de CHP’nin etkili olduğu İzmir’den milletvekili olan Serpil Kemalbay ve oncası neredeler?
Hâlâ karpuzunu yiyemediğim yazın getirdiği sıcakların eşliğinde tatildeler mi? Yoksa, ‘Türk olmama karşın ‘Bileşenler’, Kent Uzlaşısı’ adı altında saf Kürtlerin bana sunduğu imkânlar ile aldığım kariyer, emekli milletvekili maaşımla yetinirim.. birileri yansa da bende tatilde güneşle yanarım, gerisi bana ne?’ deyip, kendi kendilerini emekliye mi ayırdılar..
Bilmem ama onca insanın ağır bedeller ödediği, öldüğü, Demirtaşlar gibi yıllarca hapislerde saç, sakal beyazlatırken bu dava davada değil mecliste, hak ettikleri saygıda bile yer bulamadıkları gibi , ‘Bileşenler’ , ‘Kent Uzlaşısı’ adı altından seçimden seçime ortaya çıkıp, Kürt seçmenin yanı sıra samimi sol bakışlı insanların oyu sayesinde hiçte beklemedikleri yerlere gelenlerin içinde sadece şu günlerde ortada görünmeyen Ardahanlı kızımız Serpil Kemalbay değil, onun gibi gibi Ardahan Hanaklı kızımız olan şu an benim gibilerinin bile adını unuttuğu Ardahan Hanaklı Züleyha Gülüm hardalar?
Ve soralım..
Bu ülkede yaşanan onca soruna ortak olmak en azından yaşananlara ses çıkarmak, yazmak, konuşmak için illaki beleşten ya da ve %1 denmeyecek kadar az olan Türk solunun yani Sosyalist Dayanışma Platformunu kurup, ‘Bileşenler’ deyip, 27. Dönem HDP İzmir Milletvekili yetmedi eş başkanlığa geldiği siyasal alanda milletvekili, türkücüler olanlar gibi belediye başkanı mı olmak gerek? Ki onuda olmalarına karşın değil ‘Kent Uzlaşısı’ imkanı ile oturtuldukları makamlarda bile oturmayıp, ortalıkta, alanlara görmediklerimizde biliyoruz..
Ki; Kemalbay’ın içinde olduğu ailesinin de yaşadığı, Ardahan’ın Sarzep köyünün siyasi ağırlığı ve de bakışının köylülerinin, kızlarının vekil yetmedi eş başkanlığına kadar kendilerini taşıyan siyasal bakışla hiçte yakın olmadığındı ağırlıkta Demokrat partili, MHP’i ve az da olsa ulusalcı CHP’lilerden oluştuğunu da buraya not düşerken, Hanaklı Gülüm kızımızın ailesinin de ulusalcı ağırlıklı siyasi düşünceye sahip bir aile olduğunu da buraya not düşmek gerek..
Ve benim milyonlarca oyu olan bir partiye sızan ‘Helvacılar’ diye hatta seçimden seçime ortaya çıkıp, benden daha çok Kürt kesilenler olarak adlandırdığım bunların Türkü olduğu gibi Kürdü de kandırıp, onların sırtından kariyer yetmez milletvekili maaşı ve ‘Beyefendi, Hanımefendi’ ya da ‘Heval’ kimliği gibi nice ödüllerle ödüllendirilirken suçlunun kim ya da kimler olduğunu da sorup, sorgulamak gerekmez mi?
Ve benim ‘Öcalan’ın yakalanmasıyla oluşan havanın içinde milletvekili olma imkanı yakalayan yetmedi, ‘Kent Uzlaşısı’ adı altında bir değil, iki kez belediye başkanı olan türkücüyü, toplumsal veya adına Kürt sorunu denen sorunun hatırı için değil, küçük çıkarları karşılığında desteklediklerini belirttiğim bu siyasal oluşuma sızmış ajanlar denen benimde helvacılarla dediklerime karşı verdiğim mücadelenin aynısının hem bu partinin genel merkezine yönelik, hem de çeper dibi dediğim sanallarda öte devrimcilik yapmayıp, arka kapılarda her iktidarla ortak işler yapanların da anlatılıp, deşifre edilmemesi halinde biri cendermeyi, diğer polisi, ötekisi savcıyı arayan turpları pardon telefonluları olmak üzere 4 telefonu olanların hattının hiç kapanmayacağı diğer bir gerçektir.
Neyse diyerek bitirmek üzere olduğum bu yazımı yazmama neden olanın hewal adı altında partiye sızan helvacıların gerçek hewalleri partiye yaklaştırmama görevlerini aldıklarını en iyi anlatan Guguk kuşunun meselesi de aklıma geldi.
Hele bir okuyun,’ belki benim yıllarıdır yazıp, anlatamadığımı o anlatır’ diyerek..
Guguk kuşu, kendi yuvasını yapmayan ve yumurtalarını kuluçka parazitliği yaparak başka kuş türlerinin yuvalarına bırakan en bilinen kuştur. Dişi guguk kuşu, hedef aldığı kuşun yumurtasını yuvadan atıp yerine kendi yumurtasını bırakır. Yumurtadan çıkan guguk yavrusu, yuvanın aslı sahipleri olan kardeşleri yuvadan aşağı atarak tüm bakımı tek başına alır.
NOKTA
GÜLÜM, NEREDE ŞU BİZİM DEVRİMCİ KIZLARIMIZ, KEMALBAYIMIZ..
Başta, şu Demirtaşların saç ve sakallarını beyazlatan unutulan, unutturulan ülke gündemi olmak üzere ekonomik, sosyal ve siyasal onca sorunun yaşandığı, Mahmut Alınakların tutuklandığı, Sırrı Sakıkların DEM’den habersiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret edip, Kullye de poz verdiği bir zamanda HDP’nin eş başkanlığına kadar yükselen şu bizim Ardahanlı kız Serpil Kemalbey hardadır, hatırlayan var mı?..
Evet, Mutlak Butlanlı Genel Başkanla, havaların ısındığı şu günlerde adeta hala yiyemediğim karpuz misali CHP’de yaşananların ekonomi başta olmak üzere gerçek gündemi ötelediği bir süreci Sırrı Sakık’ı sarayda pardon kuliye’de kabul edip, Bahçeli’nin aracılığı ile başlatıldığı ama her iki tarafça bir adım ileriye götürülmediği konuşulan yeni süreçle sus/pus rolü oynatılan DEM’i de ikiye bölme hesaplarını his ettiğim şu günlerde Tempo TV’de yayınladığımız canlı yayınımda konuk ettiğim bir isim aklıma geldi.
Ve dönüp, Ardahan merkez mahalle olarak bağlanması gereken bir köy dediğim ve bizzat kurdurduğum derneğininim son yönetiminin kendilerine yakın bir iki hasta ziyaretlerinden öte iş yapmadığı, köyüm Şişka’da olduğu gibi barış sevdalısı malakanların bir zamanlar yaşadığı Sulaakyurt, Sarzep köylü bizim kız dediğimiz HDP’nin eş başkanlığına kadar yükselen Kürt seçmenin oyları ile hem de CHP’nin etkili olduğu İzmir’den milletvekili olan Serpil Kemalbay ve oncası neredeler?
Hâlâ karpuzunu yiyemediğim yazın getirdiği sıcakların eşliğinde tatildeler mi? Yoksa, ‘Türk olmama karşın ‘Bileşenler’, Kent Uzlaşısı’ adları altında saf Kürtlerin bana sunduğu imkânlar ile aldığım kariyer, emekli milletvekili maaşımla yetinirim.. birileri yansa da bende tatilde güneşle yanarım, gerisi bana ne?’ deyip, kendi kendilerini emekliye mi ayırdılar..
Bilmem ama onca insanın ağır bedelleri ödediği, öldüğü, Demirtaşlar gibi yıllarca hapislerde saç, sakal beyazlatırken bu dava davada değil mecliste, hak ettikleri saygıda bile yer bulamadıkları gibi , ‘Bileşenler’ , ‘Kent Uzlaşısı’ adı altından seçimden seçime ortaya çıkıp, Kürt seçmenin yanı sıra samimi sol bakışlı insanların oyu sayesinde hiçte beklemedikleri yerlere gelenlerin içinde sadece şu günlerde ortada görünmeyen Ardahanlı kızımız Serpil Kemalbay değil, onun gibi gibi Ardahan Hanaklı kızımız olan şu an benim gibilerinin bile adını unuttuğu Ardahan Hanaklı Züleyha Gülüm hardalar?
Ve soralım..
Bu ülkede yaşanan onca soruna ortak olmak en azında yaşananlara ses çıkarmak, yazmak, konuşmak için illaki beleşten yada ve %1 denmeyecek kadar az olan Türk solunun yani Sosyalist Dayanışma Platformunu kurup, ‘Bileşenler’ deyip, 27. Dönem HDP İzmir Milletvekili yetmedi eş başkanlığa geldiği siyasal alanda milletvekili, türkücüler olanlar gibi belediye başkanı mı olmak gerek? Ki onuda olmalarına karşın değil ‘Kent Uzlaşısı’ imkanı ile oturtuldukları makamlarda bile oturmayıp, ortalıkta, alanlara görmediklerimizde biliyoruz..
Ki; Kemalbay’ın içinde olduğu ailesinin de yaşadığı, Ardahan’ın Sarzep köyünün siyasi ağırlığı ve de bakışının köylülerinin, kızlarının vekil yetmedi eş başkanlığına kadar kendilerini taşıyan siyasal bakışla hiçte yakın olmadığındı ağırlıkta Demokrat partili, MHP’i ve az da olsa ulusalcı CHP’lilerden oluştuğunu da buraya not düşerken, Hanaklı Gülüm kızımızın ailesinin de ulusalcı ağırlıklı siyasi düşünceye sahip bir aile olduğunu da buraya not düşmek gerek..
Ve benim milyonlarca oyu olan bir partiye sızan ‘Helvacılar’ diye hatta seçimden seçime ortaya çıkıp, benden daha çok Kürt kesilenler olarak adlandırdığım bunların Türkü olduğu gibi Kürdü de kandırıp, onların sırtından kariyer yetmez milletvekili maaşı ve ‘Beyefendi, Hanımefendi’ yada ‘Heval’ kimliği gibi nice ödüllerle ödüllendirilirken suçlunun kim yada kimler olduğunu da sorup, sorgulamak gerekmez mi?
Ve benim ‘Öcalan’ın yakalanmasıyla oluşan havanın içinde milletvekili olma imkanı yakalayan yetmedi, ‘Kent Uzlaşısı’ adı altında bir değil, iki kez belediye başkanı olan türkücüyü, toplumsal veya adına Kürt sorunu denen sorunun hatırı için değil, küçük çıkarları karşılığında desteklediklerini belirttiğim bu siyasal oluşuma sızmış ajanlar denen benimde helvacılarla dediklerime karşı verdiğim mücadelenin aynısının hem bu partinin genel merkezine yönelik, hem de çeper dibi dediğim sanallarda öte devrimcilik yapmayıp, arka kapılarda her iktidarla ortak işler yapanların da anlatılıp, deşifre edilmemesi halinde biri cendermeyi, diğer polisi, ötekisi savcıyı arayan turpları pardon telefonluları olmak üzere 4 telefonu olanların hattının hiç kapanmayacağı diğer bir gerçektir.
Neyse diyerek bitirmek üzere olduğum bu yazımı yazmama neden olanın hewal adı altında partiye sızına helvacıların gerçek hewalleri partiye yaklaştırmama görevlerini aldıklarını en iyi anlatan Guguk kuşunun meselesi de aklıma geldi.
Hele bir okuyun,’ belki benim yıllarıdır yazıp, anlatamadığımı o anlatır’ diyerek..
Guguk kuşu, kendi yuvasını yapmayan ve yumurtalarını kuluçka parazitliği yaparak başka kuş türlerinin yuvalarına bırakan en bilinen kuştur. Dişi guguk kuşu, hedef aldığı kuşun yumurtasını yuvadan atıp yerine kendi yumurtasını bırakır. Yumurtadan çıkan guguk yavrusu, yuvanın aslı sahipleri olan kardeşleri yuvadan aşağı atarak tüm bakımı tek başına alır.
NOKTA
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Yazar Fakir Yılmaz, bu metinde Kürt siyasi hareketi içerisinde yer bularak önemli makamlara gelen ancak güncel toplumsal sorunlar karşısında sessiz kalan figürleri sert bir dille eleştirmektedir. Özellikle Serpil Kemalbay ve Züleyha Gülüm gibi isimlerin, halkın desteğiyle elde ettikleri kariyer imkanlarını kişisel bir konfor alanına dönüştürdüklerini ve halktan koptuklarını savunmaktadır. Yazar, “bileşenler” veya “kent uzlaşısı” gibi kavramlar üzerinden partiye eklemlenen bu kişileri, başka kuşların yuvasına yumurta bırakan guguk kuşlarına benzeterek ağır bir benzetme yapmaktadır. Metin boyunca, samimi mücadele verenlerin bedel ödediği bir ortamda, bu isimlerin sadece milletvekili maaşı ve statü odaklı bir siyaset yürüttükleri öne sürülmektedir. Sonuç olarak yazar, hem partinin iç yapısındaki bu ayrışmaya dikkat çekmekte hem de bu kişilerin gerçekçi bir muhalefet sergilemedikleri konusunda kamuoyunu sorgulamaya davet etmektedir.
Bugünü anlatan yine eski iki yazı..
Parti Tüzüğüne göre, Parti Meclisi üye sayısının, üye tam sayısının 3’te 2’sinin (40’ın) altına düşmesi durumunda 45 gün içinde kurultaya gidilmesi zorunlu.' diyen Mutlak Butlanlı Genel Başkanlı CHP'de yaşanan ve partiyi kurultaya zorlayan adım olarak değerlendirilen 28 Parti Meclis Üyesinin istifası, İsrail ile yaşanan polemikler ve karşılıklı sert açıklamaların eşliğin de ülke ve Amerika ile İsrail'in Irak, Libya, Lübnan ve Suriye'den sonra İran'ı yoran, dizayn eden savaşlı dünya gündeminin yanında, en çok vergi verenler listelerinde ve vergi levhaların da adı sanı olmayan ama belediyelerin harç, mezat şeklinde sattığı arsaların 23 Milyon, 7 milyon gibi nakit paralarla alanların yanında 'Ardahan gelişsin' çabası içinde olanların yanında görmediğimiz, Ardahan'ın, Ardahanlının sırtında kazandıklarını yastık altında saklayıp, batı kentlerinde dairelere çevirenlerin olduğu yerel gündemi takip etme stresi eşliğinde yeni bir çalışma içindeyim.
TV kanalı ve Radyosu gibi Müzesi olmayan Ardahan'ın ilk günlük, ilk renkli, ilk ofset baskılı gazellerini çıkarmanın, her ilçesine ofset makinalar kurup, gazetelerini çıkarmanın yanında 'Başka günlük gazete çıkarılamaz' denen Kocaeli'nin 3. günlük gazetesi Siyah Beyaz Kocaeli gazetecini çıkarmış bir olarak onca ekonomik sorunun yaşandığı bir zamanda okurunun, takipçisinin, tanıyanın 'özgür gazetecilik' adına gönüllü reklamları ile yeni bir çalışmanın içine girip, Sanal Ardahan Radyosu'nu kurma stresi ve iyiden iyiye ısınan havalar eşliğinde geride kalan günün yorgunluğu ile uzandığım koltukta sabahın ilk ışıkları içinde, 'günün yazısını yazmadım' telaşı ile uyanıyorum..
Ve yeninden başına geçtiğim benden yorgun bilgisayarım da açtığım internetin sanal sayfalarında ben uyurken yaşanan gündemi görmek, okumak için hızla tararken, karşıma çıkan eski iki yazımın bugünü anlattığını görüyor, bir kezle yetinmeyip, yıllar önce yazdığım kendi yazılarımı bir daha okuyordum.
Ölçek köylüsünün 'Komünisti istemezuk' deyip, kültür evinin köyünde yapılmasına izin vermediği baba dostu Dursun Akçam Günleri ile yaz etkinliklerinin başladığı memleketim Ardahan'da önümüzde ki günlerde yani gelecek ayın Temmuz'un 20'sinde bir kez daha gerçekleşecek olan Atatürk'ün izinde ve gölgesinde adlı Damal'da ki dünyanın 8. harikası dediği doğal olayı anlatacak olan o siluetin dünya tarafından tanınması, bölge turizminin hareketlenmesi için Demirtaş'ın olduğu gibi benimde saç, sakalarımı beyazlatan geride kalan o yıllardan olan yani 13 yıl önce yazdığım, 'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?' yazımı okuyup, dokunmadan bugün bu yazıyı okuyacakların aşağıda bir kez daha yayınladım, o yazıda ki anlattıklarımı ve içinde bulunan isimleri bugüne derleyerek değerlendirmesini umuyorum.
Ve yine bu yazının hemen yanında 2019 yılında ele aldığım, 'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..' başlıklı yazımı da okurken ‘Konya 3. Ana Jet Üs Komutanı Mete Kuş merkeze çekildi’ başlıklı haberi hatırlayıp, Amedspor'un çıktığı ve daha sahaya çıkmadan tartışıldığı o sahalarda yaşanacakları düşündüm. Çünkü yıllar önce yazdığı o ikinci yazımında sanki bugünü ile yarın yaşanacakları anlatır gibiydi..
Evet, gelin yıllar önce yazdığım ve bugünü anlatan onca yazılarımdan olan bu iki yazı da bugüne evirerek yani isim şahısları ve yaşananları bugüne yorumlayarak size bir okuyun bir bakın, adeta bugünü ve yarın yaşanacakları anlatan eski iki yazı..' başlığını koymada haksız mıyım?
İşte bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan ismi ile okunmasını umduğum eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e yönelik yazdığım 'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?' başlıklı yazım ile Konya 3. Ana Jet Üs Komutanı Tümgeneral Mete Kuş’un, Tümosan Konyaspor-Fenerbahçe maçı sırasında savaş uçakları ve helikopter uçurma emri verdiği için merkeze çekildiği iddia edildi. ' haberini hatırlayarak, 'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..' başlıklı yazımın da sanki bugün yazılmış gibi bugüne uyumlu bir düşünce ele aldığım, 'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?' başlıklı o yıllar önce yazdığım yazımı okumaya..
'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?'
14 Haziran Cuma günü Ardahan’da olması beklenen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için hazırlıklar devam ediyor.
18 Yıl sonra yeniden bir cumhurbaşkanı karşılayacak olan Ardahan'ın var olan sorunlarını kendisine uzun uzun anlatmak istesem de onun Rize ve Artvin programlarının da olduğunu düşünerek bundan vazgeçiyordum.
Ancak benim asıl üzerinde durmak istediğim 14’ünde Ardahan’da olacak olan Cumhurbaşkanının aslında, Ardahan'ın Alevi kültürü ile yoğrulmuş olan Damal’a gitmesi ve burada ki doğaüstü olaya şahit olmalı diye düşünüyorum.
Çünkü burada yaşanan doğaüstü oluşumun yani Damal’ın Karadağı’ına yansıyan Atatürk siluetinin bugün onun yerine oturan Abdullah Gül tarafından da bizzat görülmeliydi..
Bunun için diyorum ki 14 Haziran Cuma günü Ardahan’da olacak olan sayın cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir gün daha Ardahan’da kalıp, 15 Haziran’dan itibaren çıkmaya başlayan Atatürk siluetini görmeli..
Görmeli ki devlet ve hükumetler gibi basın ve medyanın da unuttuğu benim memleketimin o şirin ve güzel insanlarının her yıl nasıl bir doğaüstü olaya şahit olmalı..
Evet sayın cumhurbaşkanı Ardahan'a gel ama bir de bir gün Damal’a git..
Dip not: Yani yıllarıdır yapılan ama bir Cumhurbaşkanı, bir bakanın veya Genelkurmay başkanın davet edilip, getirilemediği için kaz-saz gecelerinin etkenliklerinden öteye geçemeyip, yerelde kalan dünyanın 8. harikası olan Atatürk'ün dağlara yansıyan bu ülkenin kurucu Atatürk'ün siluetinin tüm dünya nasıl anlatılacağını anlatan yukarıda ki o yazımı okuyanlar neden bu önemli etkinliğe ülkenin cumhurbaşkanı başta olmak üzere basının, medyanın ilgi göstereceği ve Ardahan'ın tanıtımında rol oynayacak isimleri 'Niye davet etmez, gelmeleri için çabalamazlar?' dediğimi anladınız mı?
Gelelim aynayı anlatan Konya'yı hatırlatan yıllar önce ele aldığım bugünü anlatan ikinci yazımıza..
'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..'
23 Haziran'a çok kısa bir zamanın kaldığı şu günlerde Konya'da bir ülkenin milli marşının ıslıklanması ardından havalanın da yaşanan ve futbolcularımızın uğradığı muamele yani Konya’da ki Fransa maçında rakip üzerinde bir ülkenin milli marşına karşı ortaya konan 'vatan-millet-sakarya' edebiyatlı saçma ıslıklar ve sonrasında futbolcularımıza yapılan saygısızlık hepimizi demesek de duyarlı kesimi ciddi ciddi üzdü.
Nasıl üzülmeyelim ki, Önce Fransızların, Edith Piaf orijinli Ulusal Marşı “La Marseillaise” dakikalarca ıslıklandı, yuhalandı Konya seyircisi tarafından.
Malum gazetelerle malum TV’ler konuyu pas geçse de aynı zamanda iyi bir futbolsever olan Fransız Başkonsolosu Bertand Burchwalter, “Üzgünüm” demekle yetindi Twitter’da. Elbette cin şişede durmayacaktı, Fransız aşırı sağcı lider Marine Le Pen, açtı ağzını yumdu gözünü. Ne yazıktır ki, Türkiye’den tek bir yetkili, Fransızlardan özür dilemedi.
Sonra; Gecenin bir yarısı işin kokusu ortaya çıkacaktı. İzlandalılar, 6.5 saat uçan millileri 2 saat civarında hava limanında tutacaklar, bazı oyuncularımız tabir yerindeyse iç çamaşırına kadar aranacaklardı. Bu da yetmemiş olsa gerek, dışarıda bekleyen bir iki ergen de gazeteci kılığına bürünüp önce Burak’a, ardından Emre Belözoğlu’na, “Türk kafası” markası ile İzlanda’da satılan lavabo fırçasını mikrofon gibi uzatacaktı.
Peki bir anda gündemi değiştiren bu olay ve buna benzer alakasız, gereksiz olaylar yüzünden olan kime oluyor diye baktığımız da karşımıza İBB seçimleri başta olmak üzere siyasal, ekonomik, sosyal sıkıntılar içinde olan ülkenin bu kez de sporda da zorda kaldığını üzülerek görmekteyiz.
Yani cebimize bir şey girmeden hep çıktığını gözlemlediğimiz bir ülkenin içişleri bakanının yerine de geçip, F-35 Ambargosu koyan ABD'ye kafa tutması gibi alakasız ileri dolaysıyla ülkenin olduğu gibi bizlerinde başını ağırtan çok şey art arda gelmeye devam ediyor.
Halbuki; ABD'ye Fransa'ya, İzlanda'ya cevap vermesi gereken Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu idi ve oda 31 Mart seçimlerinde 'Kürdistan diye bir yer yok, isteyen oraya gitsin' denildiği Irak Kürt Bölgesel Yönetimi‘nin (İKBY) Kürdistan denen yerin yeni Başkanı Neçirvan Barzani için Erbil’de düzenlenen yemin törenine katılmıştı.
Ve bunlar yaşanırken iki önemli gelişme sanki basit bir şeymiş gibi normal haber adı altında kamuoyuna duyuruluyordu.
Birincisi gelişen onca teknoloji ve medyaya rağmen iki siyasetçinin karşı karşıya gelip, yukarıda yazdığımız sorunların da içinde olduğu sıkıntıları karşılıklı tartışmadığı ülkemde, İBB'nin adayları canlı yayında karşı karşıya gelecekler haberi..
Yani 31 Mart seçimlerinde mesajı geçte olsa alan iktidardakiler kamuoyunun demokrasi adına yaptığı ikinci baskısı olan, siyasilerin karşı, karşıya gelerek nezaket kuralları içinde bir birleri ile tartışıp, yapacaklarını canlı yayınlarda anlatmasını isteği onca ayak diretmelere karşın kabul edilmek zorunda kalınmış ve bir zamanlar Akşam gazetesinde birlikte çalıştığım gazeteci meslektaşım İsmail Küçükkaya moderatörlüğünde yayın heyecanı başlamıştı.
Bu önemli adımın ve kazanımın hemen ardından gelen ikinci haber de güzel bir haberdi. Oda 31 Mart seçimlerinde devletin yani bizim verdiğimiz vergiler ile sağlana n imkanlar ile cumhurbaşkanlığı forsu ile mahalle mahalle mitingler yapan Başkan Erdoğan'ın ortağı Bahçeli'nin hala otağ kuramadığı 23 Haziran öncesi İstanbul'da miting yapmayacağı haberi idi.
Yani buradan anlaşılan şu ki 7 Haziran'dan başlayıp, 31 Mart'ta devam eden iktidara geri attırma direnci bu iki haberle birlikte daha da dirençli hale geldiğidir...
Demokrasi adına kazanım olan bu direncin iktidar tarafından daha iyi anlaşılması halinde başta kendisine olmak üzere ülkenin hayrına olacağı kesin olmakla birlikte olması gereken güzel şeylerdir.
İşte bu nedenle özür dilemenin yerine yanlışlara rağmen yaşananlara kafa tutarak yani bir adım ileri iki adım geri adım atarak işleri zora sokmak kimseye hayır getirmeyeceği de bilinmelidir.
Ve dip not daha düşülmesi gereken ve yıllar önce 'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..' başlığı ile 13 yıl önce yazdığım bu yazımda da bu ülkenin bir kenti olan Diyarbakır'ın eski ve asıl adını atan bir futbol takımına bakarken, 'bir adım ileri gidilmiyor..' denen sürece, 'Bir ileri, bir geri adımlarla değil', samimi adımlarla sahiplenmek, kabul etmek gerek..
Ve bu yönde atılacak samimi adamlarla bu ülkeye gerçek iç barışın geleceğini unutmamak gerek diyen dünkü yazımı bugüne yorumlarken, 'iç surlarının güçlendirilmesi gerekir' denen bu ülkenin geri değil, demokrasiye, barışa, kardeşliğe yürümesi için samimi adımlar atmasıyla gerçek iç barış olur derim..
Nazif Efendi anlamasan da tarih beni hep haklı çıkarır!..
Gün boyu Ardahanlı, Kayyum İl Başkanı Gürsel Tekinli, Göleli Ankara Milletvekili Deniz Demirli, şu anki Ardahan Milletvekili Özgür Erdem İncesu’yun, ondan önceki Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, yine Göleli olan ve 3 ismi ile üç tarafa da mesaj veren Kemal Deniz Bozkurt’un, Çıldır kökenli Ensar Aytekin’in, benim, ‘Erdoğan’ın bahsettiği turplar onlar mı?’ diye yazdığım ve tekzip bile edilmeyen yorum ve haberlerime konu olan Damallı Bülent Kerimoğlu, Ağ saçlı Muharrem Keskin ve CHP’nin milletvekili yaptığı eski konsolos, şimdi ki büyükelçi ve Yenilik Partisini kuran CHP’nin Genel Başkan Yardımcılığına kadar yükselen Ardahanlı Öztürk Yılmaz ve..
Karslı İnan Akgün Alp, Barış Yarkadaş, Gürbüz ve Çetin Çapan, Naif Alibeyoğlu ve basın ve medyadakilerini de unutmayın dediğim Ardahanlı, Karslıların karışmasında etken olduğunu düşündüğüm Mutlak Butlan Genel Başkanlı CHP’de yaşananları izliyordum.
Bununla yetinmeyip, Sırrı Sakık’ın, ‘Mutlak Butlan’ misali saray tek başına gittiğine şok olduğunu düşündüğüm ve benim, ‘içine helvacıların sızdı’ dediğim, DEM’in nerede olduğunu düşündüğüm ve bir dönem kendisinin başına getirilenleri bugün CHP’ye yaşatılmasını uzaktan izlemelerine üzülerek, günün haberlerini yazıyordum.
Ve, oradan, buradan çalıp, al/yapıştırlı veya ‘kediyi kurtarma operasyonu’ gibi ülke ve dünya gündemden uzak haberler değil, bana özel olan yazdığım onca haberlerimi yeni bir çalışmamız olan Ardahan Radyo için seslendirip, gün boyu sesli ve canlı olarak okur ve takipçilerime dinlettikten sonra bu kez günün yazısına hazırlandığım esnada facebook’un bizlerin adınıza tuttuğu arşivimiz olan ‘Anılar’ bölümüne göz attığımda, karşıma 12 yıl önce yazdığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazım ve altına o yıllarda aynı gün yazılan bir mesajı yıllar sonra görüyor, gecenin başladığı anlarda yorgun hallimle okuyordum..
Ve; ARDAFED Başkanı ilken kapısına koymadığım Nazif isimli düz Ardahanlı olarak tanıdığım takipçinin aşağıda bir kez daha yayınladığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazıma 12 yıl önce yazdığı mesajını da 12 yıl sonra görüyor, gülüyor ve cevabı, sanırım ciddiye almadığımdan olacak ki o gün değil, 12 yıl sonra gecikmeli olarak cevap veriyordum..
Çünkü, kinle, nefretle, düşmanca değil, Nazif gibi ulusalcı kafalar ‘belki anlar..’ diye barış, kardeşlik adına düşüncelerini 36 yıldır kesintisiz olarak kalemimle okuruna aktaran bir Kürt gazeteci olarak tüm zorluklara göğüs gerip, gerçekleri, olacakları, olması gerekenleri korkmadan, en önemlisi gazetecilik mesleği çerçevesinde kalıp, her gün yazmaya çalıştığımı, çabaladığmı ama ön yargılı ve faşo bakışlılarca anlaşılmadığını anlıyordum….
Ve bir dönem de, ‘Güçlü Bir Ardahan Lobisi’ parolası ile gün geçtikçe kan kayıp edip, kayıp olan ve benim bir dönem başına geçmemle şekeri bir hayli bozulanlardan olan ve ARDAFED Başkanlığım boyunca bugünlerde onun gibi ortalıkta görünmeyen federasyonun eşiğinde içeri adım atmasına izin vermediklerimden olan Nazif’in, 12 yıl önce ele aldığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazıma, ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ diye altına şeklinde bir mesaj bıraktığı ve benim 12 yıl önce yazdığım ancak gecikmelide olsa dün dediğime bugün gelinen ama ülkeye ağır bedellere mal olsa da ben yine haklı çıkmıştım..
Ve yıllar önce yazdıklarımın hiçte, ‘komik ve gülünç’ öneriler olmadığını Nazif’ların da ‘Bu kez belki’ anlaması için 12 yıl önce ele aldığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazımı bugünkü köşe konuk edip, bir kez daha yayınlamanın en mantıklısı olduğunu düşünüyordum..
Çünkü bahse konu olan ve bugünkü yazıma, adını koyma şerefi verdiğim adıyla bahsettiğim Nazif’in, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı o yazımın altına, ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ mesajını da okuyordum..
Ve, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı 12 yıl önceki o yazımı burada, bu köşemde bir kez daha yayınlarken, 36 yıldır bıkmadan yazdığım ve bir çoğu dediğime gelinen yazılarımdan biri olan aşağıda bir kez daha yayınladığım o yazımın bugün CHP’de yaşananlara da benzetilip, okunmasını umuyorum..
Çünkü, Demirtaş’ın olduğu gibi Özgür Özel’in dokunulmazlığının kaldırılmasına katkı sunacağı söylenen Mutlak Butlan Genel Başkan Kılıçdaroğlu’un ikiye böldüğü ve Özgür Özel’e yönelik olarak, ‘Siz gidip, Avrupa’dan yardım isteyemezsiniz’ diye saçmaladığı ‘hain Kemal, hain Özgür’ diye bağırtılan karanlık trollerin gazı ile her geçen gün kan kayıp eden CHP’de ki tahriklerinde er geç yazdıklarımla sonuçlanacağını ve kazananın bizim gibilerine inanmayan Naziflerin değil, ağır bedelli ve geçte olsa öneri ve düşüncelerimize gelenler anlayacaklardır…
Evet, işte 12 yıl önce yazdığım, yıllar önce önerdiğim ve bugün hem de bizzat MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin önderliği ile onaylanan ve birinci sürecin bozulmasına ateş taşıyan, ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ diye o yazımın altına mesaj bırakan Nazifların dillerini yutmasına neden olan dediğime gelinen ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı ve gecikmelide olsa bugün gelinen yolu anlatan 12 yıl önce 10 Haziran 2014 yılında yazdığım o yazım..
**Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..
Son günlerde yaşanan olaylarla iyiden iyiye gerilen ortamın iki önemli aktöründen olan Başbakan, yaşanan olayların Diyarbakır’da ki bayrağın indirilmesi karşısında bir hayli öfkelenirken, PKK Lideri Abdullah Öcalan başta bayrağa yönelik müdahale olmak üzere tüm tarafları sakin olmaya ve sağduyulu davranmaya davet etmiş..
Evet başbakanın İranlı misafirini karşılarken tüm dünyanın önünde, canlı yayında o sert ve tahrik edici konuşmayı yaparken, bir adada tutuklu bulunan ve aracılarla mesajlarını kamuoyuna iletmesine izin verilen Öcalan ise milletlerin simgesi olan bayraklara herkesin saygılı olmasını istemiş ve başta PKK, KCK ve diğer unsurlara olmak üzere herkese sakin olmaya ve sağduyulu davranmaya davet ediyor.
Türklerin, Kürtlerin kardeşliğinde bahsedip, yaşanan provokatörce bir küçük eylem karşısında kan kusanları iyiden iyiye gerdiği ortamı sakinleştirmek için al acele İmralı’ya giden heyetin artık aradan çekilmesi ve Öcalan’ın bir muhalefet parti lideri gibi direk muhatap alınması ve basının karşısına çıkıp, başbakan gibi mesajlarını direk vermesi gerektiğini de hatırlatan bu gelişmelerin ve de olayların daha da büyümemesi için herkesin de yalandan değil, bayraklar altına saklanıp milleti germeden sağduyulu davranması gerekir.
Bu sürecin bir birimize meydan okuyarak değil, sakin ve sağduyulu çağrılarla hareketle barışla sonuçlanacağını herkesin ama herkesin bilmesini isteyip, arzulaması gerekir.
Yani anlayacağımız tek bir şey var.
Oda; Bu barışın aracılarla değil, birinci muhatapları ile masada olmasa da canlı yayın araçlarıyla ile yapılmalı ve bunun da zamanı gelmiştir.
Yani Başbakan gibi Öcalan’da kamuoyuna direk olarak mesajlarını vermeli ve başta Kandil’i olmak üzere PKK’yı, KCK’yı, hata BDP-HDP’yi konuşturmamalı..
Çünkü başbakan da bakanları, idarecileri, askeri, polisi hatta cumhurbaşkanının konuşturmuyor ve bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da ben tek konuşurum diyor ve öylede yapıyor..
Kısacası benim bu olayların daha da büyümemesi ve sürecin zedelenmemesi için yapacağı teklif öyle sağa sola, kıvırtmadan değil, direk yani Öcalan’ın aracısız olarak muhatap alınmasıdır diyorum..
Şimdi gelelim, ‘Nazif Efendi anlamasan da tarih beni hep haklı çıkarır!..’ dediğim Nafiz efendiye 12 yıl sonra yazdığım gecikmeli cevap mesajıma..
-Evet Nafiz efendi..
Benim 12 yıl önce ele aldığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.. Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlığıyla yazdıklarım mı ve yoksa senin ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ şeklinde ki ukala mesajın mı gerçekleşti hele söyle..
Ki benim 12 yıl önce yazdığım, senin ve senin gibi ulusalcı faşist kafatasçıların dalga geçercesine bu yazımın altına yazdığı kıytırıktan mesajın mı doğru çıktı sorusuna ben değil, ‘Öcalan muhatap alınmalı’ diyen senden ve senin gibilerinden daha samimi Bahçeli ve o akılla bir türlü iktidara gelemeyen sizleri karanlık sayfalarına gömen tarih verdi zaten..
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Kürt bir gazetecinin on iki yıl önce kaleme aldığı siyasi öngörülerinin güncel gelişmelerle nasıl doğrulandığını anlatan bir hesaplaşma yazısıdır. Yazar, geçmişte çözüm süreci için sunduğu muhataplık önerilerinin başlangıçta alay konusu olduğunu ancak bugün gelinen noktada devlet nezdinde karşılık bulduğunu vurgular. Özellikle kendisine geçmişte muhalefet eden ulusalcı kesimlere ve isimlere yönelik sert eleştiriler barındıran içerik, tarihsel haklılık iddiasını ön plana çıkarır. Metinde aynı zamanda CHP içerisindeki siyasi çekişmeler ile bölgesel aktörlerin bu süreçlerdeki rolleri kapsamlı bir şekilde analiz edilir. Gazeteci, toplumsal barışın ancak aracısız ve doğrudan iletişimle sağlanabileceği yönündeki eski tezini güncel politik figürlerin açıklamaları üzerinden yeniden savunur. Sonuç olarak kaynak, geçmişten bugüne uzanan bir siyasi tutarlılık ve öngörü vurgusuyla sona erer.
Borsa düşürmeyen soruşturma..
Geride kalan pazar sabah saatlerinde çıktığım yolda, ‘Bu ülkede Demirtaşları, İmamoğulları gibi yeni Mahmut Alınakları, onlar gibi düşünen gazeteciler hapse atmakla, Sırrı Sakıklarla ayrı görüşüp, CHP gibi bölme içine helvacıları sızdığı söylenen hevallı DEM’i de hesapları yapmakla değil, ciddi, samimi anlamda atılacak GÜÇLÜ BİR ADALETLE GENEL AF ülkede, o ülkeyi yönetenlere de, % kaçı bulduğu saklayan TUİK’lere de, Kudüs’e vali olma hayali kuranlara da ilaç gibi gelecek.’ diye düşünenlerdenim.. Ya sen?!. ‘ şeklinde cevabı okurumun vermesini istediğim mesajını yazıp, paylaşırken, aynı sanalıma düşen üç haber dikkatimi çekiyordu.
Birinci haber ‘Rahmi Koç hakkında, hastane açılışında anlattığı ve ırkçı ifadeler barındıran “Kürt kadın fıkrası” nedeniyle soruşturma başlatıldı.’ haberi idi.
İkinci haber ise ’10 yıldan fazladır neden tutuklu olduğunu sordum’ diyeceğine, ‘Demirtaş’ın süreçle ilgili fikirlerinin paylaştım’ diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştüğünü aynı sanalda paylaşan DEM Milletvekili Sırrı Sakık’ın Erdoğan ile sarayda, pardon kuliye de birlikte ve tek başına çektiği fotolu haberi idi. Hem de kendisiyle birlikte milletvekilliği yapan Avukat Mahmut Alınak’ı yazdığı bir kitap dolaysıyla tutuklandığı haberlerinin aynı sanalda düştüğü anlarda..
Ve yola çıkıp, olmayan paramda kalanı hesaplamadan girdiğim 3. köprüye giden paralı yola gereken faturanın ne kadar kesileceğini merak etmekten, Tuzla’dan çıkıp, Silivri’de biten yolun nasıl bittiğini anlamadan kendimi bir levhanın yanında buluyor ve Karadeniz’de çıkan değil, litresi benzin fiyatına yaklaşan ‘gaz bitti’ allarımı çalan arabamı kenara çekerek, duruyordum.
Ve o sıcakta altına geçip, çektirdiğim fotoğrafla birlikte, ‘Duvarları soğuk denen Silivri siyasi gündemi bir hayli sıcak olan ülkenin Marmara’sı olmuş.. Ve barış süreç denen bir zamanda, Kars eski milletvekili Mahmut Alınak’ta kitap yazdığı için tutuklanmış, Bahçeli ‘de Koç’a sahip çıkmış.. Teselli olarakta gazeteci meslektaşım İsmail Arı serbest bırakılmış..’ şeklinde notuu düşüp, bir kez daha sanalda paylaşıyordum..
Ve gideceğim yere, ablamın 10 binin üzerinde iken memleketim Ardahan’ın Aşıkşenlik (Suğara) ve Hanak Ortakent Büyük Nakala) gibi belde iken mahalle edilen Silivri Değirmenköy’de ki yazlık, tek katlı köy hasret mi gideren evine ulaşırken bu kez bir duayen meslektaşım, rahmetli babam, Kürt fezonun, Muhtar fezonun Karaoğlan Ecevit’in CHP’sinin Kars İl Genel Meclis Üyesi iken bir gazeteci olarak yakın takipçisi olan gazeteci abim Baki Karakol’dan mesaj alıyordum..
‘Rahmi Koç’u yeren yazını okudum. Beğendim. Çünkü haklıydın. Uzun tümcelerini bir kenara koyuyorum, daha kısa tümceler kurmanı gene öneririm, bu ayrı: asıl konu, Kürt ya da Azeri ya da yerli ya da şu bu önemli değil ve önemli olan ‘Kadın’ın gülmece adı altında, incitilmesidir! Rahmi Koç söz konusu anlatısında çirkinlik yapmıştır. Babası yaşıyor olsaydı, tokatlardı. Rahi Koç böylesi densiz olduğu için uluslar arası ilişkilerinde gözden düştü, dışlandı, güç yitirdi. Daha fazlasına gerek yok… Binali, neye güldüğünün ayırtında (farkında) değil. O nedenle, üzerinde durmaya gerek duymadım..’ diyordu..
Gazeteci Baki abinin bu mesajını okurken bu kez yurtdışında olan diğer bir dostun Baki abinin okuduğu ve mesajı ile beni teselli ettiği, ‘KÜRDÜN ve KADININ AHINI ALMAK..’ başlıklı yazımdan etkilenip, kendisini de bir yazı yazdığını söyleyen, Deniz Gezmiş’in memleketlisi Prof. Ümit Yazıcıoğlu hocamın aşağıda yeniden, sizin de okumanızı umarak birde bu köşemde yayınladığım konuyla ilgili yazdığı yazıyı atıyordu.
Uluslar arası bir araştırmacı, bir o kadar da bilge olan ve en önemlisi benim Ardahan’ın rektörü gibi gibi onca Prof, rektörün günlük bir makale yazmadığı o profesörlüğü ortaya koyan makalelerden her gün yazan Prof. Yazıcıoğlu’nun, ‘Rahmi Koç ve Binali Yıldırım’ başlıklı yazısını okurken 3 . haber düşüyordu sanalıma..
Ve o haberde de, ‘Binali Yıldırım, Rahmi Koç ile ilgili açıklamalarına yönelik gelen tepkiler sonrası yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “Ben orada ne dediğini anlamamıştım. Salondakiler gülünce ben de nezaketen güldüm. Kürt vatandaşlarımıza yönelik herhangi bir saygısızlığı kabul etmem mümkün değildir.” şeklinde idi..
Evet, aynı gün bu 3 haberi ve iki mesajı okurken birincisi Binalı Yıldırım’ın da benim gibi Kürt olduğunu yeni öğrenirken, hakkında soruşturma başlatılan Koç’un neden iktidarla yada Koç’u savunan Bahçeli ile ilgili bir xtwit atan veya TUSİAD Başkanı ile yöneticilerinin gidişatı şikayetleri sonrasında olduğu gibi en kısa sürede gözaltına alınmadığını da düşünüyordum.
Ve adı gibi fakir olan birinin ‘Neden gözaltına alınmadığını’ sormasının bile abes olacağını düşünemediğini, çünkü zaten iyi olmayan ekonominin düşecek borsa ile iyiden iyiye çakılabileceğinin hesaplandığını düşünenlerin olduğunu hesaba katmıyordum.
Ve bu gözaltı haberlerinin çıktı denen Karadeniz veya benim aracımın gazı değil, toplum gazının alınmasından öte bir şey olmadığını akıl mı edemedim diye düşünürken, İmamoğlu’nun gözaltına alındığı saatlerde Merkez Bankasının 11 milyar dolarının erdiğini, Erdoğan karşında defalarca seçim kayıp eden Kılıçdaroğlu’nun Mutlak Butlan Genel Başkan olarak atandığı CHP’nin kararının ise ülke ekonomisine 7 milyar dolara mal olduğunu da hatırlıyordum.
Yani Koç’un paldır, küldür, AA, İHA, DHA kameraları eşliğinde değil, uzmanca, ustaca yani biz gazeteciler kıskandıran çekimler yapan polisin kamerası ile servis edilen görüntülerle gözaltına alınmamasının nedeninin, savunduğum ve istediğim ve güçlü bir genel af ile onunda rahat bir nefes alacağını düşündüğüm ekonominin içler acısı halinin rantçı Koç’un gözaltına alınmasına engel olduğunu kendimce hesaplıyordum.
Çünkü uluslar arası markalara, bankalara, dağlara, ovalara hata Eşek adasının da içinde olduğu bizim türkücü belediye başkanının olduğu gibi kendisi gibi zenginlerin yatlarının çekildiği ve birinin de bizim şu Çıldırlı Porf. Esefender hoca’nın olduğu marinalara sahip biri vardı karşımızda..
Neyse, Baki abinin dediği gibi ne satıları, ne cümleleri nede yazıyı daha çok uzatmadan Prof.. Ümit Yazıcıoğlu’nun Koç ile Yıldırım’a verdiği karneyi yani yazısına ve sizin vereceğiniz nota yer bırakalım diyerek, Kürde toslayan Koç’u bir kez daha Kürdün ahına bırakıp, bugünkü yazımıza da ‘KONU ‘KÜRT’ OLUNCA HEM SAMİMİYETLERİ, HEM DE SANALLAARI DİLSİZLEŞTİ!’ başlıklı haberimizde buraya ekleyip son verelim..
Önce Ümit hocanın yazısı..
Rahmi Koç ve Binali Yıldırım
Olayın Özeti: Kamusal bir etkinlikte tanınmış bir iş insanı Rahmi Koç, Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı bir “fıkra” anlatmıştır. Yanında oturan eski başbakan Binali Yıldırım ise bu esnada kıs kıs gülmüş ve başını onaylarcasına sallamıştır. İddia edilen bu sözler, toplumda geniş bir infiale yol açmıştır.
1. Sanık ve Suçlama
Sanık Rahmi Koç hakkındaki suçlama, Kürt kadınlarının kimliğini ve onurunu hedef alan, küçük düşürücü bir “espri” yapmış olmasıdır. Bunun bir “gaf” olduğu öne sürülebilir. Ancak savcılık makamının ve kamu vicdanının bakış açısına göre bu bir suçlama değil, bir tespittir: Servet ve soyadı hiç kimseye bu tür bir dokunulmazlık sağlamaz. Aksine, bu kişiler kamusal alanda daha dikkatli, daha ölçülü ve daha sorumlu olmak zorundadır. Aksi halde, bu tür sözler bir bireyin değil, tüm bir sistemin sınıfsal kibirini teşhir eden delillere dönüşür.
2. Mağdur: Kürt Kadınları ve Tüm Kadınlar
Bu dosyanın en belirleyici olgusu, mağdurun Kürt kadınları olmasıdır. Bu kadınlar, tarih boyunca hem cinsiyetleri hem de kimlikleri nedeniyle bir sistemin ötekileştirmesine maruz kalmıştır. Tüm bu baskılara rağmen eğilmemiş ve direnmişlerdir. Bir Kürt kadınının gözlerindeki ışık, bu coğrafyanın en büyük varoluş mücadelesinin yansımasıdır ve bir fıkranın konusu olamayacak kadar değerlidir. Kadınlar genel olarak da bu toplumun en zorlu ve fedakâr üyeleridir; onların alnının teri, nesneleştirilemez ve saygısızlığa uğratılamaz.
Mahkeme, mağdurun statüsünü netleştirmek zorundadır: Burada söz konusu olan, yalnızca bir “espri anlayışı” değil; güç sahibi birinin, güçsüz bir kesime karşı sergilediği bir üstünlük kurma ve aşağılama eylemidir.
3. Tanık: Binali Yıldırım ve İktidarın Sessizliği
Bir diğer kritik tanık ise Binali Yıldırım’dır. Bir dönem ülkenin en üst makamında bulunmuş bir ismin, bu sözler karşısında göstermiş olduğu kıs kıs gülme reaksiyonu, bir “nezaket hatası” değil, bir suça ortaklık ve meşrulaştırma eylemidir. Devlet ciddiyetinin temsilcisi bir ismin, bu tür bir saygısızlık karşısındaki onaylayan sessizliği veya gülüşü, meseleyi şahsi olmaktan çıkarıp kurumsal ve siyasi bir hale dönüştürmektedir. Bu tavır, sistemin bu kibri ne kadar olağan karşıladığının çarpıcı bir göstergesidir.
4. Kıs kıs gülüşün Ardındaki İkinci Amaç
Duruşma salonunun soğuk ışığında, bir eylemin görünen yüzü ile gizli amacı arasında ayrım yapmak gerekir. Binali Yıldırım’ın kıs kıs gülüşü, ilk bakışta sadece kaba bir “fıkraya” eşlik eden bir onaylama gibi görünür. Ancak delilleri biraz daha derinlemesine incelediğimizde, bu gülümsemenin başka bir stratejinin parçası olduğu ortaya çıkar. Rahmi Koç’un ağzından dökülen ve Kürt kadınlarını aşağılayan sözler, aslında bir kamuoyu testidir. Bu testin amacı, toplumda nefret söyleminin sınırlarını yoklamak ve kutuplaşmayı derinleştirmektir. Çünkü kutuplaşma, belirli siyasi çevrelere yarar.
İşte asıl savcılık iddiası şudur: Binali Yıldırım ve arkasındaki bazı çevreler, bu tür provokatif söylemlerle toplumun Kürt seçmenini rahatsız ederek, onların Cumhur İttifakı’ndan daha da uzaklaşmasını hedeflemektedir. Bu uzaklaşma, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’ın oy tabanını eritmeye yöneliktir. Yani o kıs kıs gülücükler, bir dostluk veya espri anlayışının değil, kasıtlı bir sabotajın işaretidir. Amaç açıktır: Erdoğan’ın tekrar cumhurbaşkanı olmasını engellemek.
Bu iddia, elbette kesin bir kanıt olmadan mahkemece kabul edilmez. Ancak bir olgu olarak şunu not düşmek gerekir: Bir siyasetçinin, kendi liderine sadakatle bağlıymış gibi görünüp, aynı anda liderin en kırılgan seçmen kitlesini düşmanlaştıracak bir sahneye sessiz kalmakla kalmayıp gülerek eşlik etmesi, akla bu ihtimali zorunlu olarak getirir. Zira siyaset göründüğü gibi değildir; çoğu zaman gülüşler, en büyük ihanetin habercisidir.
5. Karar ve Hüküm
Bu olay bir “talihsizlik” ya da “gaf” değildir. Bir sınıf zihniyetinin ve iktidar-sermaye ittifakının çıplak teşhiridir. Ne yazık ki, bu tür olaylarda sıklıkla başvurulan “özür” mekanizması dosyayı kapatmaya yeterli değildir. Toplumsal hafıza, güç sahiplerinin “şaka yaptım” diyerek geçiştirdiği nice incitici sözle doludur. Bu nedenle, bir mahkemenin vereceği en doğru hüküm, bu eylemi ve eşlik eden zihniyeti tekdir (resmen azarlama) etmek olacaktır.
Zira bir toplum, kendi en kırılgan kesimlerine nasıl davranıldığını izleyerek karakter kazanır. Ve bu davadaki somut olay ışığında, sanık ve tanığın sergilediği tablo savunulacak gibi değildir.
Hükmün Gerekçesi: Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir.
Ek Not: Bu bir davet değildir, bir tespittir. Kadınların ve Kürt kadınlarının onuru asla pazarlık konusu değildir. Onlar Jin, Jiyan, Azadî diye haykırmaya devam edecektir.
Şimdi de, ‘KONU ‘KÜRT’ OLUNCA HEM SAMİMİYETLERİ, HEM DE SANALLARI DİLSİZLEŞTİ!’ başlıklı haberimiz..
Rahmi Koç’un Kürt kadınlara yönelik çirkin ifadeleri karsında Rahmi Koç!a ve Koç ailesine yönelik olarak başta iktidarda olmak üzere muhalefet ve bir çok kesimde tepkiler art arda gelirken Ardahanlı bası siyasilerin ve stk başkanlarının sessizliği, samimiyetsizliği ve gün boyu yaptıkları paylaşımları ile bilinen sanllalcılıklarının sus/pus olup dilsizleşmesi, dikkat çekti.
Başta son yapılan yerel seçimlerde CHP ile DEM Parti’nin birlikte ortaya koyulan ‘Kent uzlaşısı’ ile 2. kez Ardahan Belediye Başkanlığına seçilen kentin türkücü Belediye Başkanı Faruk Demir, Ardahanlı AK Parti Esenyurt İlçe Başkanı Togay Çoban, Ardahan Hoçvanlı memur olan başkanı Canan Avşar Uzun’un olduğu ve ‘federasyonlaşacağız’ deyip, demekle kalan Ardahan Kars Iğdır Kadınlar Meclisi ve CHP Ardahan Milletvekili Özgür Erdem İncesu, kadın olan MHP Ardahan İl Başkanı Sevim Köseliören, Mutlak Butlan Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğl’nun birlikte çalışmak isteyeceği ileri sürülen CHP Ardahan İl Başkanı Yunus Dündar, Kürt bir kadın olan AK Parti Ardahan İl Başkanlığı kadın Kolları Başkanı Gülten Özdemir olmak üzere bir çok siyasi ve stk”nın mizah ve espri adı altında Kürt kadınlarına yönelik kullanılan aşağılayıcı ve ayrımcı ifadeleri karşında dilsizleştikerl görüldü.
Ardahan’ın ilçe belediye başkanları ile siyasilerinde duymadık, konuşmadık, görmedik dercesine sessiz kaldığı konuya, AK Parti Milletvekili Kaan Koç’tan sonra İl Başkanı Hakan Aydın’ın da ‘”Milletimizin en büyük gücü; farklılıklarımızı zenginlik olarak gören birlik ve kardeşlik ruhudur. Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz ve bu güzel ülkenin tüm fertleri, aynı bayrağın altında ortak bir geleceği paylaşmaktadır”‘ anlamlı mesajı ile Rahmi Koç’un bu çirkinliğe tepki gösterdi.
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Metin, iş insanı Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı bir fıkra anlatması ve eski Başbakan Binali Yıldırım’ın bu duruma gülerek eşlik etmesi üzerine gelişen toplumsal ve siyasi tartışmaları ele almaktadır. Yazıda, bu olayın sadece bir gaf olmadığı, aksine sınıfsal bir kibir ve derin bir ayrımcılık barındırdığı farklı bakış açılarıyla vurgulanmaktadır. Gazeteci ve akademisyenlerin yorumlarına yer verilen kaynaklarda, yargı sürecinin başlatılmasına rağmen ekonomik dengeler sebebiyle tam bir hukuki karşılık alınamayacağı yönündeki şüpheler dile getirilmektedir. Ayrıca, bölge siyasetçilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının bu hakaret karşısındaki sessiz kalma tavrı eleştirel bir dille irdelenmektedir. Sonuç olarak metin, Kürt kadınlarının onurunu savunurken siyasi aktörlerin samimiyet sınavını ve toplumsal barışın zedelenme riskini kapsamlı bir şekilde sorgulamaktadır.
Hoç/Fed Başkanlığını Derviş Deli yapamaz mı?
İthalatta, İhracatta sıfır çeken, üzerinde bir tren durağı olmayan, antreposu kurulmayan, ‘Spontane gelişme’ denerek Ardahan’a gelişi geçiştirilen Ulaştırma Bakanının Ulgar tüneli dahil bir çok sorunu ağzına almadan gelip, es geçtiği ve bir çok Ardahanlı gibi ‘Ardahan sınırlarında da geçtiği söylenen bu demiryolu nerde geçiyor?’ diyerek ziyaret etmeye bile gerek görmediği, gümrük müdür olmayan biri demiryolu olmak üzere 3 gümrük kapısı olan Gürcistan ve Ermenistan’a, Kafkasya’nın 2 ülkesine sınır kentinin, Bölgesel Futbol Takımı, BAL Ligi temsilcisi Serhat Ardahanspor’un son 3. lig hayalini son dakikalarda yediği 2 gol ile gerçekleştiremediği Ardahan’ın ‘stk’ları n yapıyor?’ diye bir kez daha soracak olursak elde var sıfır’ diyeceğinizi bildiğimden bu konuda bir hayli yorulan bende cevap vermeyeceğim..
Ha bu arada ‘PARAMIZ YOK , ÇOK BOCUMUZ VAR’ DEYİP, BORÇ AFİŞİ ASTIĞI BELEDİYE’YE BAĞIŞLA ARABA DİLENEN CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANI KENDİSİNE 4 MİLYONLUK LÜKS BİR ARAÇ ALDI!’ başlıklı Posof’un bankacı ve betoncu belediye başkanıyla ilgili haberimize trollerinin ve lağımcının ilçe başkanlığı yaptığı Damallı trollerin yazdığı ‘saçma, sapan ve de salakça’ yorumlarına da cevap vermeye gerek görmüyorum.
Çünkü türkücü başkanın trollerini kıskandıran trolleri ve seyranlarda cırtık ataktan öteye geçmeyen onca derneği olmasına karşın bir federasyonu kurulumaysan Posof’a saygısızlık olur..
Ve; ‘Kadın başkanının gelinlerinin öncesinde Azeri gelinin bile işe alındığı Ardahan İl Özel İdarede TIR Garajlarının gelirini yiyen 70 işçi atılacak!.. *Banka promosyonu alan Genel Sekreter Meclis Üyelerini unuttu, Vali devreye girdi!.. *Meclis Başkanı ben CHP’li değilim ki!.’ başlıklarıyla yapacağım haberlerimi ve AK Partili Meclis Üyesinin katılamaya bile gerek göremediği Köylere Hizmet Götürme Birliği Seçiminden önce ve sonrasında yaşananları da buraya not düşerek, Ardahan’ın en büyük dağının eteğinde bulunan Hoçvan’a ve onun stk’ları ile bu stk’ların bir araya geldiği federasyonuna bir selam göndereceğim.
Evet, 21 Köyün olduğu Hoçvan’ın 17-18 köyünün derneği ile kurulan ve kendi etrafından dönüp, dolaştığı, yıl boyu İstanbul Esenyurt’ta Gegge (amca) denenin büyük katkıları ile alınan federasyon merkezinde yılda bir de bir ağacı, wc’si, gölgeliği olmayan susuz yaylada görünen , Hoçvan Spor’a sahip çıkamayan, muhtarları bir araya getirip, Hoçvan Muhtarları derneğini kurdurmayan, 21 pare köye içme suyu olması gerekirken bir diğer yakası Çıldır gölünün su kaynağı da olan Kısır’dan çıkıp, Kura nehrine katılıp, Azerbaycan Hazar Gölüne kadar uzanan boşa akan suyu şebeke suyuna .çevirtemeyen, Nahiye, Belde hiç değil İlçe olsun derken denilenlerin sanalda kaldığı Hoçvan Dernekler Federasyonu yeni bir kongreye hazırlandığı saklansa da o yöne doğru gittiği bir gerçek..
Kurulduğundan bu yana gerek merkezinin olduğu İstanbul Esenyurt, gerek İstanbul, gerek ülke ve ülkenin en kuzeyi, sınır kenti Ardahan’da siyasette de hiç bir etkisi ve başarısı olmadığı alenen görünen ve bekleneni vermediğiyle eleştirilip, Hoçvan Meclisi, Hoçvan Birliği, Hoçvanlı sanatçılar adı altında bir kaç kişinin yüzünden bir çok bölünmenin meydana gelmesine neden olduğu yönetim anlayışı ile yönetildiği ileri sürülen Hoçvan Dernekler Federasyonu’nun başına kim ve kimlerin gelmesi gerektiğinin yoğun bir şekilde tartışıldığı bir süreçte fikir belirtmemiz birileri tarafından toplum mühendisliğine soyunmakla eleştirilmemize neden oluyor.
Evet, Hoçvan Vakfı, Hoçvanlı İş insanları gibi kardeş kurumların yanında onca değerlerine olduğu gibi adına bir etkinlik, bir anma bile yapılmayan ve ‘Pığas’ dediğim meslektaşım, gazeteci Yusuf Şit gibi unutulup, yılda bir Hoçvan Yayla Şenliğini yapmaktan, futbol turnuvasını da Hoçvan’da değil, İstanbul’da halı sahalarda yaptıran bu federasyonun iyiye gitmesi için çabalayanların başında gelen bizlerin diğer bir görevi de toplum mühendisliğidir..
Çünkü gazetecilikte toplumun iyiliği için çalışmaktır ve mühendisliğini yapmaktır..
Bu nedenle; Aşkın Şit’in yanı sıra bir kaç isimin daha adının geçtiğini duyduğumuz Hoçvan Dernekler Federasyonu diğer bir çok dernek, federasyon gibi kışları kaz, yazları saz yanında da tatlısı gibi denen hesabı verilmeyen burs etkinlikleri ile değil, onlarında içinde olduğu daha etkin olmalıdır, bu yönde inşa edilmelidir..
Bugüne kadar Hoç/Fed’in başına gelmesi için önerilen isimlere; İstanbul’da ki Hoçvanlıları isim isim tanıyan, Kars, Ardahan, Iğdırlı iş adamları ile diyalogları çok iyi olan, sosyal, siyasal yönü ile bir çoğumuzu kıskandıran Kars-Ardahan-Iğdır Vakfı Yönetim Kurul Üyesi Hoçvanlı Derviş Avşar’ın da isminin tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü Hoç/Fed birilerinin değil, Ardahan şehir merkezinde de bir şubesi açılacak denilen ama onunda ilçe kampanyası gibi hava kaldığını gören tüm Ardahanlıların, Hoçvanlıların federasyonu olmak zorundadır..
Gazeteci Fakir Yılmaz’ın kaleme aldığı bu metin, Ardahan’ın yerel yönetimindeki eksiklikleri ve bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının etkisizliğini sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, kentin ekonomik potansiyelinin değerlendirilemediğini vurgularken ulaşım projeleri, sınır kapıları ve belediye harcamaları üzerinden yerel siyasetçilere yönelik ciddi suçlamalarda bulunmaktadır. Özellikle Hoçvan Dernekler Federasyonu'nun beklenen başarıyı gösteremediği ve bölge halkına somut bir katkı sağlamadığı üzerinde durulmaktadır. Metnin odak noktasını, bu federasyonun yönetimsel sorunları ile yeni başkan adayları hakkındaki öneriler ve toplumsal beklentiler oluşturmaktadır. Yılmaz, gazetecilik görevini bir nevi toplum mühendisliği olarak tanımlayarak şehrin kalkınması için daha aktif bir sivil toplum yapısı inşa edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Sonuç olarak kaynak, Ardahan ve çevresindeki siyasi, sosyal ve idari tıkanıklıkları gözler önüne seren eleştirel bir değerlendirme sunmaktadır.
Didem'in olmadığı CHP'de Özel kalır mı?
Bugün kü yazıma başlamadan önce başta Öcalan'a statü isteyen Devlet Bahçeli'li MHP'de şimdi de CHP'de yaşananların altında asıl yaşananları dizayn edildiği söylenen Ortadoğu ve bu bölgenin başlıca halkları olan Kürtlerin sorununu çözmeye yönelik olduğunu düşünen biri olduğumu buraya not düşmek isterim.
Çünkü, radikal milliyetçi MHP'nin demeyeceğini dedirtenlerin ulusalcıların kozmik odasında olduğunu söylediğim ve MHP'li milliyetçilerden daha da milliyetçi, ulus devletçiliği savunanların işgalinde olan CHP'ye de dedirtilecek çok şeyin olduğunu ve bunu bu kez bizzat CHP'ye dedirtmek için hazırlıklar için ulusalcıların kozmik odasından tavsiye operasyonu olduğunu düşünenlerdenim.
Kozmik derken, 2009 yılının Aralık ayında ve 2010 yılının Ocak ayında, dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddiaları soruşturması kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) en gizli birimlerinden Seferberlik Tetkik Kurulu'nda sivil savcılar tarafından yapılan aramaları ve sonrasında yaşanan ve devam eden tartışmaları da hatırlıyordum..
Buraya kadar anlattıklarımı değerlendireceklere zaman bırakma adına bu yöndeki düşüncemin daha geniş açılımını bir dahaki yazılarıma bırakıp, bugünkü yazımın başlığına, 'Didem'in olmadığı CHP'de Özel kalır mı?' sorusunu da soru, kafaları iyiden iyiye karıştırmak isterim..
Çünkü, kardeşi TRT'ye çıkıp, demeç verdiği günden statü istenen bugüne kadar hiç etkisi kayıp olmayan, sarı bölgesin de elma kokulu Halep'te olduğu gibi yaşanacak bir katliamı görüp, Suriye'nin siyah sakallılarla idare edilmesi gerektiğine işaret eden Öcalan posterli Kürtlersiz İran'a girilemediği Ortadoğu'nun durulduğu şu günlerde bende orayı değil, iç politikaya dönüp şu son günlerde yaşanan ülkenin birinci güncel konusuna, 'Mutlak Butlanlı Genel Başkana teslim edilen CHP'ye yönelik yaşananları gündemime alıp, okurumun kafasını az karıştırayayım diyorum..
Ha bu arada aynı CHP'nin karışmasında rolu hiçet az olmayan biz Ardahanlı siyasilerin, yazan, çizen, konuşanların yanı sıra Karslı siyasilerin etkisini de bir sonraki yazılarımda dile getireceğimi de buraya not düşüp, bugünkü konuya, başlığımıza dönmek isterim..
Evet, sizde dikkat ediyor musunuz bilmem ama geleneksel deyişle, hayat arkadaşlığında verilen manevi desteğin ve işbirliğinin önemini vurgulayan, cinsiyetten bağımsız, "birlikte yürümek" ve "birbirini tamamlamak" ile ilgili olduğu söylenen, 'Her başarılı erkeğin arkasın da bir kadın var' söyleminin hep tanıdık, bildik veya hatırlanmayan liderlere, iş insanlarına, işlerinde başarılı erkeklere takılan en büyük madalyasıdır...
Örnek mi?
İlk etapta aklıma gelen Sovyet ordularının Berlin'i bombalayıp, sığınağa kadar yaklaşırken, Adolf Hitler ve sevgilisi olan Eva Braun yan yana olduklarını ve birlikte ölmeleriydi..
Ve Kızıl Ordu sığınağa girmeden sadece bir gün önce, 29 Nisan 1945'te evlendiler ve 30 Nisan'da intihar ederek yaşamlarına son verdiklerini yazan tarihe baktığımızda dünden bugüne dünyaya yön veren liderlerinin büyük bölümü belki de %99'nun erkekler olduğu ve bu erkeklerin arkasında yada yanında olanın ya eşi, ya anası veya sevgilisi olduğunu görmemin etkisi mi yoksa takıntım mı bilmem ama Özgür Özel'in yaşadığı bunca sıkıntı ve zorluklara rağmen yalnız olmasının getirdiği bugünkü sonuç eşi Didem hanımdır desem başta Özgür Özel olmak üzere birçokları ''haydi oradan' diyerek bana kızabilirler..
Ancak, Halide Edip Adıvar, Kara Fatma gibi kadınların kurulma mücadelesinde önemli rol oynandığı ülke de bugün adeta kıskaca alınan CHP'yi kuran Atatürk'ün liderlik başarısında da bir kadının, o kadınında anası Zübeyde Hanımın olduğu bizlere hep söylenmedi mi?
Ve Osmanlı padişahlarına yada Antik Mısır'ın son Helenistik kraliçesi ve ülkesini tek başına firavun unvanıyla yöneten güçlü bir kadın hükümdar olan, Antik Roma'nın en güçlü liderlerinden Sezar'ın siyasi ve askeri stratejilerinde Sezar'a kilit bir danışman ve müttefik olarak yer alan Kleopatra'mıydı?
Peki, Sovyetler Birliği'nin dönüşüm sürecinde Mihail Gorbaçov'un yanında durarak dış politikada ve sosyal reformlarda aktif bir rol oynayan Raisa Gorbaçova'yı hatırlayanız var mı?
Yada Güney Afrika'da Apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimine karşı verilen mücadelede, Mandela'nın 27 yıllık hapis hayatı boyunca davasını dışarıda diri tutan Nelson Mandela'nın eşi Winnie Mandela veya blip, bilmedğimiz daha niceleri..
Peki, Hz. Hatice, Hz. Aişe gibi nice kadının erkeklerine verdiği enerjinin onların liderlik konumlarında oynadığı rolü de unutmadan yazımızın başlığına dönecek olursak eğer, 'Ya Demirtaş, İmamoğlu gibi tutuklanacak, yok ya partiden ihraç edilecek, yok canım aslında Erdoğan'a karşı kayıp edecek en iyi cumhurbaşkanı adayı edilecek..' denen Özgür Özel'in CHP Genel Başkanı olduğu o günden, polis zoru ile CHP'den dışarı çıkarıldığı güne kadar bakacak olursak eşi Didem hanımın kaç kez Özal'ın elini hiç bırakmayan Semra hanım gibi gelen başkan olduğu günden bugüne kadar eşinin yoğun siyasi mücadelesinde kaç kez elini tutup, hep yanında olduğunu göreninizin sayısı ne kadardır?
Cevabını vermek için googel amcaya sorarken, yaşanan bu durumu aile içi gerginlik demeyin veya başka bir kulp takmayın sakın.. Çünkü bu durum Özgür beyin istemi sonucu da olabilir.. Veya Kılıçdaroğlu'nun uyuyan eşi Selvi hanımın medya karşında yaşadığı zorlukları yaşamak istemeyen Didem hanımın tercihi de olabilir..
Ama bugünkü Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın yanında hiç ayrılamayan eşi Emine hanımı da unutmadan 'Her erkeğin arkasında bir kadın var' sözünü hatırlatan benim neyi anlatmak istediğimi bir düşünün derim..
O zaman 'Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var' tezini bir kez daha sorup, önce eşi öldükten sonra tahta geçen ve bugün Amerika'nın bile görmekten geciktiği İran'ın kurucularından Pers İmparatoru Büyük Kiros'a karşı destansı bir varoluş mücadelesi veren bir kadın hükümdar Tomris Hatun'u da unutmadan Tansu Çiller'in, ona özenip, saçlarını sarıya boyayan Meral Akşener'in arkasında, yanında da eşleri olduğunu da söyleyerek, 'bu işin kadın veya erkek diyerek' değil, asıl başarının önce eşler arasında ki birliktelik olmak üzere aile birliği olduğunu Ecevit'in Raşan hanımını, 6 kez iktidardan giden ve 7 kez başbakanlık koltuğuna geri gelen çoban Sülü'nun eşi Nazmiye hanımı da hatırlayalım.
Tabi uçakta çıkarken eşini tokatlayan Angela Merkel'li Avrupa Birliğinin Almanya'da sonra en güçlü ülkesi olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile eşi Brigitte Macron'u da yabana atmamak gerek..
Bu arada 4.5 yıl yattığı Diyarbakır zindanlı günlerde, Afyon'a sürgün edilen yıllar da ve yoğun iş hayatında yanlarında olmayan ve onca arbadeyi geçiren rahmetli babamın arkasında, yanında namusları ile alnı açık şekilde hep dik duran, bana ve çocuklarına kol kanat geren eşlerine, analarıma ve birçok sıkıntı yaşattığım sevgili eşimi de ben de hatırlıyor, Demirtaş'ın öğretmen eşi başak hanım gibi kadınların önlerinde saygıyla eğilirken, 'her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var' denirken, 'Didem'in olmadığı CHP'de Özel kalır mı?' diye bir kez daha soruyorum..
Sunulan metin, siyasi liderlikte aile desteğinin ve eşlerin görünürlüğünün başarı üzerindeki kritik etkisini tarihsel ve güncel örneklerle tartışmaktadır. Yazar, Özgür Özel’in CHP Genel Başkanlığı sürecindeki performansını, eşi Didem Özel’in kamuoyu önündeki eksikliği üzerinden sorgulayarak stratejik bir analiz yapmaktadır. Tarihteki güçlü figürlerden ve modern siyasetçilerden örnekler verilerek, bir liderin arkasındaki manevi dayanışmanın siyasi bekası için belirleyici olduğu savunulmaktadır. Metin, CHP içerisindeki güncel karmaşayı ve ulusal siyaseti, liderlerin özel hayatlarındaki destek mekanizmalarıyla ilişkilendiren özgün bir bakış açısı sunmaktadır. Sonuç olarak, Özel’in siyasi geleceğinin eşiyle birlikte sergileyeceği ortak tutuma bağlı olabileceği imasında bulunulmaktadır.
Ardahan Gazetesi
