Fakir Yılmaz yazıyor
GÜLÜM, NEREDE ŞU BİZİM DEVRİMCİ KIZLARIMIZ, KEMALBAYIMIZ..
Başta, şu Demirtaşların saç ve sakallarını beyazlatan unutulan, unutturulan ülke gündemi olmak üzere ekonomik, sosyal ve siyasal onca sorunun yaşandığı, Mahmut Alınakların tutuklandığı, Sırrı Sakıkların DEM’den habersiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret edip, Kullye de poz verdiği bir zamanda HDP’nin eş başkanlığına kadar yükselen şu bizim Ardahanlı kız Serpil Kemalbey hardadır, hatırlayan var mı?..
Evet, Mutlak Butlanlı Genel Başkanla, havaların ısındığı şu günlerde adeta hala yiyemediğim karpuz misali CHP’de yaşananların ekonomi başta olmak üzere gerçek gündemi ötelediği bir süreci Sırrı Sakık’ı sarayda pardon kuliye’de kabul edip, Bahçeli’nin aracılığı ile başlatıldığı ama her iki tarafça bir adım ileriye götürülmediği konuşulan yeni süreçle sus/pus rolü oynatılan DEM’i de ikiye bölme hesaplarını his ettiğim şu günlerde Tempo TV’de yayınladığımız canlı yayınımda konuk ettiğim bir isim aklıma geldi.
Ve dönüp, Ardahan merkez mahalle olarak bağlanması gereken bir köy dediğim ve bizzat kurdurduğum derneğininim son yönetiminin kendilerine yakın bir iki hasta ziyaretlerinden öte iş yapmadığı, köyüm Şişka’da olduğu gibi barış sevdalısı malakanların bir zamanlar yaşadığı Sulaakyurt, Sarzep köylü bizim kız dediğimiz HDP’nin eş başkanlığına kadar yükselen Kürt seçmenin oyları ile hem de CHP’nin etkili olduğu İzmir’den milletvekili olan Serpil Kemalbay ve oncası neredeler?
Hâlâ karpuzunu yiyemediğim yazın getirdiği sıcakların eşliğinde tatildeler mi? Yoksa, ‘Türk olmama karşın ‘Bileşenler’, Kent Uzlaşısı’ adları altında saf Kürtlerin bana sunduğu imkânlar ile aldığım kariyer, emekli milletvekili maaşımla yetinirim.. birileri yansa da bende tatilde güneşle yanarım, gerisi bana ne?’ deyip, kendi kendilerini emekliye mi ayırdılar..
Bilmem ama onca insanın ağır bedelleri ödediği, öldüğü, Demirtaşlar gibi yıllarca hapislerde saç, sakal beyazlatırken bu dava davada değil mecliste, hak ettikleri saygıda bile yer bulamadıkları gibi , ‘Bileşenler’ , ‘Kent Uzlaşısı’ adı altından seçimden seçime ortaya çıkıp, Kürt seçmenin yanı sıra samimi sol bakışlı insanların oyu sayesinde hiçte beklemedikleri yerlere gelenlerin içinde sadece şu günlerde ortada görünmeyen Ardahanlı kızımız Serpil Kemalbay değil, onun gibi gibi Ardahan Hanaklı kızımız olan şu an benim gibilerinin bile adını unuttuğu Ardahan Hanaklı Züleyha Gülüm hardalar?
Ve soralım..
Bu ülkede yaşanan onca soruna ortak olmak en azında yaşananlara ses çıkarmak, yazmak, konuşmak için illaki beleşten yada ve %1 denmeyecek kadar az olan Türk solunun yani Sosyalist Dayanışma Platformunu kurup, ‘Bileşenler’ deyip, 27. Dönem HDP İzmir Milletvekili yetmedi eş başkanlığa geldiği siyasal alanda milletvekili, türkücüler olanlar gibi belediye başkanı mı olmak gerek? Ki onuda olmalarına karşın değil ‘Kent Uzlaşısı’ imkanı ile oturtuldukları makamlarda bile oturmayıp, ortalıkta, alanlara görmediklerimizde biliyoruz..
Ki; Kemalbay’ın içinde olduğu ailesinin de yaşadığı, Ardahan’ın Sarzep köyünün siyasi ağırlığı ve de bakışının köylülerinin, kızlarının vekil yetmedi eş başkanlığına kadar kendilerini taşıyan siyasal bakışla hiçte yakın olmadığındı ağırlıkta Demokrat partili, MHP’i ve az da olsa ulusalcı CHP’lilerden oluştuğunu da buraya not düşerken, Hanaklı Gülüm kızımızın ailesinin de ulusalcı ağırlıklı siyasi düşünceye sahip bir aile olduğunu da buraya not düşmek gerek..
Ve benim milyonlarca oyu olan bir partiye sızan ‘Helvacılar’ diye hatta seçimden seçime ortaya çıkıp, benden daha çok Kürt kesilenler olarak adlandırdığım bunların Türkü olduğu gibi Kürdü de kandırıp, onların sırtından kariyer yetmez milletvekili maaşı ve ‘Beyefendi, Hanımefendi’ yada ‘Heval’ kimliği gibi nice ödüllerle ödüllendirilirken suçlunun kim yada kimler olduğunu da sorup, sorgulamak gerekmez mi?
Ve benim ‘Öcalan’ın yakalanmasıyla oluşan havanın içinde milletvekili olma imkanı yakalayan yetmedi, ‘Kent Uzlaşısı’ adı altında bir değil, iki kez belediye başkanı olan türkücüyü, toplumsal veya adına Kürt sorunu denen sorunun hatırı için değil, küçük çıkarları karşılığında desteklediklerini belirttiğim bu siyasal oluşuma sızmış ajanlar denen benimde helvacılarla dediklerime karşı verdiğim mücadelenin aynısının hem bu partinin genel merkezine yönelik, hem de çeper dibi dediğim sanallarda öte devrimcilik yapmayıp, arka kapılarda her iktidarla ortak işler yapanların da anlatılıp, deşifre edilmemesi halinde biri cendermeyi, diğer polisi, ötekisi savcıyı arayan turpları pardon telefonluları olmak üzere 4 telefonu olanların hattının hiç kapanmayacağı diğer bir gerçektir.
Neyse diyerek bitirmek üzere olduğum bu yazımı yazmama neden olanın hewal adı altında partiye sızına helvacıların gerçek hewalleri partiye yaklaştırmama görevlerini aldıklarını en iyi anlatan Guguk kuşunun meselesi de aklıma geldi.
Hele bir okuyun,’ belki benim yıllarıdır yazıp, anlatamadığımı o anlatır’ diyerek..
Guguk kuşu, kendi yuvasını yapmayan ve yumurtalarını kuluçka parazitliği yaparak başka kuş türlerinin yuvalarına bırakan en bilinen kuştur. Dişi guguk kuşu, hedef aldığı kuşun yumurtasını yuvadan atıp yerine kendi yumurtasını bırakır. Yumurtadan çıkan guguk yavrusu, yuvanın aslı sahipleri olan kardeşleri yuvadan aşağı atarak tüm bakımı tek başına alır.
NOKTA
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Yazar Fakir Yılmaz, bu metinde Kürt siyasi hareketi içerisinde yer bularak önemli makamlara gelen ancak güncel toplumsal sorunlar karşısında sessiz kalan figürleri sert bir dille eleştirmektedir. Özellikle Serpil Kemalbay ve Züleyha Gülüm gibi isimlerin, halkın desteğiyle elde ettikleri kariyer imkanlarını kişisel bir konfor alanına dönüştürdüklerini ve halktan koptuklarını savunmaktadır. Yazar, “bileşenler” veya “kent uzlaşısı” gibi kavramlar üzerinden partiye eklemlenen bu kişileri, başka kuşların yuvasına yumurta bırakan guguk kuşlarına benzeterek ağır bir benzetme yapmaktadır. Metin boyunca, samimi mücadele verenlerin bedel ödediği bir ortamda, bu isimlerin sadece milletvekili maaşı ve statü odaklı bir siyaset yürüttükleri öne sürülmektedir. Sonuç olarak yazar, hem partinin iç yapısındaki bu ayrışmaya dikkat çekmekte hem de bu kişilerin gerçekçi bir muhalefet sergilemedikleri konusunda kamuoyunu sorgulamaya davet etmektedir.
Bugünü anlatan yine eski iki yazı..
Parti Tüzüğüne göre, Parti Meclisi üye sayısının, üye tam sayısının 3’te 2’sinin (40’ın) altına düşmesi durumunda 45 gün içinde kurultaya gidilmesi zorunlu.' diyen Mutlak Butlanlı Genel Başkanlı CHP'de yaşanan ve partiyi kurultaya zorlayan adım olarak değerlendirilen 28 Parti Meclis Üyesinin istifası, İsrail ile yaşanan polemikler ve karşılıklı sert açıklamaların eşliğin de ülke ve Amerika ile İsrail'in Irak, Libya, Lübnan ve Suriye'den sonra İran'ı yoran, dizayn eden savaşlı dünya gündeminin yanında, en çok vergi verenler listelerinde ve vergi levhaların da adı sanı olmayan ama belediyelerin harç, mezat şeklinde sattığı arsaların 23 Milyon, 7 milyon gibi nakit paralarla alanların yanında 'Ardahan gelişsin' çabası içinde olanların yanında görmediğimiz, Ardahan'ın, Ardahanlının sırtında kazandıklarını yastık altında saklayıp, batı kentlerinde dairelere çevirenlerin olduğu yerel gündemi takip etme stresi eşliğinde yeni bir çalışma içindeyim.
TV kanalı ve Radyosu gibi Müzesi olmayan Ardahan'ın ilk günlük, ilk renkli, ilk ofset baskılı gazellerini çıkarmanın, her ilçesine ofset makinalar kurup, gazetelerini çıkarmanın yanında 'Başka günlük gazete çıkarılamaz' denen Kocaeli'nin 3. günlük gazetesi Siyah Beyaz Kocaeli gazetecini çıkarmış bir olarak onca ekonomik sorunun yaşandığı bir zamanda okurunun, takipçisinin, tanıyanın 'özgür gazetecilik' adına gönüllü reklamları ile yeni bir çalışmanın içine girip, Sanal Ardahan Radyosu'nu kurma stresi ve iyiden iyiye ısınan havalar eşliğinde geride kalan günün yorgunluğu ile uzandığım koltukta sabahın ilk ışıkları içinde, 'günün yazısını yazmadım' telaşı ile uyanıyorum..
Ve yeninden başına geçtiğim benden yorgun bilgisayarım da açtığım internetin sanal sayfalarında ben uyurken yaşanan gündemi görmek, okumak için hızla tararken, karşıma çıkan eski iki yazımın bugünü anlattığını görüyor, bir kezle yetinmeyip, yıllar önce yazdığım kendi yazılarımı bir daha okuyordum.
Ölçek köylüsünün 'Komünisti istemezuk' deyip, kültür evinin köyünde yapılmasına izin vermediği baba dostu Dursun Akçam Günleri ile yaz etkinliklerinin başladığı memleketim Ardahan'da önümüzde ki günlerde yani gelecek ayın Temmuz'un 20'sinde bir kez daha gerçekleşecek olan Atatürk'ün izinde ve gölgesinde adlı Damal'da ki dünyanın 8. harikası dediği doğal olayı anlatacak olan o siluetin dünya tarafından tanınması, bölge turizminin hareketlenmesi için Demirtaş'ın olduğu gibi benimde saç, sakalarımı beyazlatan geride kalan o yıllardan olan yani 13 yıl önce yazdığım, 'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?' yazımı okuyup, dokunmadan bugün bu yazıyı okuyacakların aşağıda bir kez daha yayınladım, o yazıda ki anlattıklarımı ve içinde bulunan isimleri bugüne derleyerek değerlendirmesini umuyorum.
Ve yine bu yazının hemen yanında 2019 yılında ele aldığım, 'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..' başlıklı yazımı da okurken ‘Konya 3. Ana Jet Üs Komutanı Mete Kuş merkeze çekildi’ başlıklı haberi hatırlayıp, Amedspor'un çıktığı ve daha sahaya çıkmadan tartışıldığı o sahalarda yaşanacakları düşündüm. Çünkü yıllar önce yazdığı o ikinci yazımında sanki bugünü ile yarın yaşanacakları anlatır gibiydi..
Evet, gelin yıllar önce yazdığım ve bugünü anlatan onca yazılarımdan olan bu iki yazı da bugüne evirerek yani isim şahısları ve yaşananları bugüne yorumlayarak size bir okuyun bir bakın, adeta bugünü ve yarın yaşanacakları anlatan eski iki yazı..' başlığını koymada haksız mıyım?
İşte bugün, Cumhurbaşkanı Erdoğan ismi ile okunmasını umduğum eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e yönelik yazdığım 'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?' başlıklı yazım ile Konya 3. Ana Jet Üs Komutanı Tümgeneral Mete Kuş’un, Tümosan Konyaspor-Fenerbahçe maçı sırasında savaş uçakları ve helikopter uçurma emri verdiği için merkeze çekildiği iddia edildi. ' haberini hatırlayarak, 'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..' başlıklı yazımın da sanki bugün yazılmış gibi bugüne uyumlu bir düşünce ele aldığım, 'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?' başlıklı o yıllar önce yazdığım yazımı okumaya..
'Cumhurbaşkanı Damal’a Gitmeli mi?'
14 Haziran Cuma günü Ardahan’da olması beklenen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için hazırlıklar devam ediyor.
18 Yıl sonra yeniden bir cumhurbaşkanı karşılayacak olan Ardahan'ın var olan sorunlarını kendisine uzun uzun anlatmak istesem de onun Rize ve Artvin programlarının da olduğunu düşünerek bundan vazgeçiyordum.
Ancak benim asıl üzerinde durmak istediğim 14’ünde Ardahan’da olacak olan Cumhurbaşkanının aslında, Ardahan'ın Alevi kültürü ile yoğrulmuş olan Damal’a gitmesi ve burada ki doğaüstü olaya şahit olmalı diye düşünüyorum.
Çünkü burada yaşanan doğaüstü oluşumun yani Damal’ın Karadağı’ına yansıyan Atatürk siluetinin bugün onun yerine oturan Abdullah Gül tarafından da bizzat görülmeliydi..
Bunun için diyorum ki 14 Haziran Cuma günü Ardahan’da olacak olan sayın cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir gün daha Ardahan’da kalıp, 15 Haziran’dan itibaren çıkmaya başlayan Atatürk siluetini görmeli..
Görmeli ki devlet ve hükumetler gibi basın ve medyanın da unuttuğu benim memleketimin o şirin ve güzel insanlarının her yıl nasıl bir doğaüstü olaya şahit olmalı..
Evet sayın cumhurbaşkanı Ardahan'a gel ama bir de bir gün Damal’a git..
Dip not: Yani yıllarıdır yapılan ama bir Cumhurbaşkanı, bir bakanın veya Genelkurmay başkanın davet edilip, getirilemediği için kaz-saz gecelerinin etkenliklerinden öteye geçemeyip, yerelde kalan dünyanın 8. harikası olan Atatürk'ün dağlara yansıyan bu ülkenin kurucu Atatürk'ün siluetinin tüm dünya nasıl anlatılacağını anlatan yukarıda ki o yazımı okuyanlar neden bu önemli etkinliğe ülkenin cumhurbaşkanı başta olmak üzere basının, medyanın ilgi göstereceği ve Ardahan'ın tanıtımında rol oynayacak isimleri 'Niye davet etmez, gelmeleri için çabalamazlar?' dediğimi anladınız mı?
Gelelim aynayı anlatan Konya'yı hatırlatan yıllar önce ele aldığım bugünü anlatan ikinci yazımıza..
'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..'
23 Haziran'a çok kısa bir zamanın kaldığı şu günlerde Konya'da bir ülkenin milli marşının ıslıklanması ardından havalanın da yaşanan ve futbolcularımızın uğradığı muamele yani Konya’da ki Fransa maçında rakip üzerinde bir ülkenin milli marşına karşı ortaya konan 'vatan-millet-sakarya' edebiyatlı saçma ıslıklar ve sonrasında futbolcularımıza yapılan saygısızlık hepimizi demesek de duyarlı kesimi ciddi ciddi üzdü.
Nasıl üzülmeyelim ki, Önce Fransızların, Edith Piaf orijinli Ulusal Marşı “La Marseillaise” dakikalarca ıslıklandı, yuhalandı Konya seyircisi tarafından.
Malum gazetelerle malum TV’ler konuyu pas geçse de aynı zamanda iyi bir futbolsever olan Fransız Başkonsolosu Bertand Burchwalter, “Üzgünüm” demekle yetindi Twitter’da. Elbette cin şişede durmayacaktı, Fransız aşırı sağcı lider Marine Le Pen, açtı ağzını yumdu gözünü. Ne yazıktır ki, Türkiye’den tek bir yetkili, Fransızlardan özür dilemedi.
Sonra; Gecenin bir yarısı işin kokusu ortaya çıkacaktı. İzlandalılar, 6.5 saat uçan millileri 2 saat civarında hava limanında tutacaklar, bazı oyuncularımız tabir yerindeyse iç çamaşırına kadar aranacaklardı. Bu da yetmemiş olsa gerek, dışarıda bekleyen bir iki ergen de gazeteci kılığına bürünüp önce Burak’a, ardından Emre Belözoğlu’na, “Türk kafası” markası ile İzlanda’da satılan lavabo fırçasını mikrofon gibi uzatacaktı.
Peki bir anda gündemi değiştiren bu olay ve buna benzer alakasız, gereksiz olaylar yüzünden olan kime oluyor diye baktığımız da karşımıza İBB seçimleri başta olmak üzere siyasal, ekonomik, sosyal sıkıntılar içinde olan ülkenin bu kez de sporda da zorda kaldığını üzülerek görmekteyiz.
Yani cebimize bir şey girmeden hep çıktığını gözlemlediğimiz bir ülkenin içişleri bakanının yerine de geçip, F-35 Ambargosu koyan ABD'ye kafa tutması gibi alakasız ileri dolaysıyla ülkenin olduğu gibi bizlerinde başını ağırtan çok şey art arda gelmeye devam ediyor.
Halbuki; ABD'ye Fransa'ya, İzlanda'ya cevap vermesi gereken Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu idi ve oda 31 Mart seçimlerinde 'Kürdistan diye bir yer yok, isteyen oraya gitsin' denildiği Irak Kürt Bölgesel Yönetimi‘nin (İKBY) Kürdistan denen yerin yeni Başkanı Neçirvan Barzani için Erbil’de düzenlenen yemin törenine katılmıştı.
Ve bunlar yaşanırken iki önemli gelişme sanki basit bir şeymiş gibi normal haber adı altında kamuoyuna duyuruluyordu.
Birincisi gelişen onca teknoloji ve medyaya rağmen iki siyasetçinin karşı karşıya gelip, yukarıda yazdığımız sorunların da içinde olduğu sıkıntıları karşılıklı tartışmadığı ülkemde, İBB'nin adayları canlı yayında karşı karşıya gelecekler haberi..
Yani 31 Mart seçimlerinde mesajı geçte olsa alan iktidardakiler kamuoyunun demokrasi adına yaptığı ikinci baskısı olan, siyasilerin karşı, karşıya gelerek nezaket kuralları içinde bir birleri ile tartışıp, yapacaklarını canlı yayınlarda anlatmasını isteği onca ayak diretmelere karşın kabul edilmek zorunda kalınmış ve bir zamanlar Akşam gazetesinde birlikte çalıştığım gazeteci meslektaşım İsmail Küçükkaya moderatörlüğünde yayın heyecanı başlamıştı.
Bu önemli adımın ve kazanımın hemen ardından gelen ikinci haber de güzel bir haberdi. Oda 31 Mart seçimlerinde devletin yani bizim verdiğimiz vergiler ile sağlana n imkanlar ile cumhurbaşkanlığı forsu ile mahalle mahalle mitingler yapan Başkan Erdoğan'ın ortağı Bahçeli'nin hala otağ kuramadığı 23 Haziran öncesi İstanbul'da miting yapmayacağı haberi idi.
Yani buradan anlaşılan şu ki 7 Haziran'dan başlayıp, 31 Mart'ta devam eden iktidara geri attırma direnci bu iki haberle birlikte daha da dirençli hale geldiğidir...
Demokrasi adına kazanım olan bu direncin iktidar tarafından daha iyi anlaşılması halinde başta kendisine olmak üzere ülkenin hayrına olacağı kesin olmakla birlikte olması gereken güzel şeylerdir.
İşte bu nedenle özür dilemenin yerine yanlışlara rağmen yaşananlara kafa tutarak yani bir adım ileri iki adım geri adım atarak işleri zora sokmak kimseye hayır getirmeyeceği de bilinmelidir.
Ve dip not daha düşülmesi gereken ve yıllar önce 'Bir ileri, iki geri adımlar atmaktansa..' başlığı ile 13 yıl önce yazdığım bu yazımda da bu ülkenin bir kenti olan Diyarbakır'ın eski ve asıl adını atan bir futbol takımına bakarken, 'bir adım ileri gidilmiyor..' denen sürece, 'Bir ileri, bir geri adımlarla değil', samimi adımlarla sahiplenmek, kabul etmek gerek..
Ve bu yönde atılacak samimi adamlarla bu ülkeye gerçek iç barışın geleceğini unutmamak gerek diyen dünkü yazımı bugüne yorumlarken, 'iç surlarının güçlendirilmesi gerekir' denen bu ülkenin geri değil, demokrasiye, barışa, kardeşliğe yürümesi için samimi adımlar atmasıyla gerçek iç barış olur derim..
Nazif Efendi anlamasan da tarih beni hep haklı çıkarır!..
Gün boyu Ardahanlı, Kayyum İl Başkanı Gürsel Tekinli, Göleli Ankara Milletvekili Deniz Demirli, şu anki Ardahan Milletvekili Özgür Erdem İncesu’yun, ondan önceki Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, yine Göleli olan ve 3 ismi ile üç tarafa da mesaj veren Kemal Deniz Bozkurt’un, Çıldır kökenli Ensar Aytekin’in, benim, ‘Erdoğan’ın bahsettiği turplar onlar mı?’ diye yazdığım ve tekzip bile edilmeyen yorum ve haberlerime konu olan Damallı Bülent Kerimoğlu, Ağ saçlı Muharrem Keskin ve CHP’nin milletvekili yaptığı eski konsolos, şimdi ki büyükelçi ve Yenilik Partisini kuran CHP’nin Genel Başkan Yardımcılığına kadar yükselen Ardahanlı Öztürk Yılmaz ve..
Karslı İnan Akgün Alp, Barış Yarkadaş, Gürbüz ve Çetin Çapan, Naif Alibeyoğlu ve basın ve medyadakilerini de unutmayın dediğim Ardahanlı, Karslıların karışmasında etken olduğunu düşündüğüm Mutlak Butlan Genel Başkanlı CHP’de yaşananları izliyordum.
Bununla yetinmeyip, Sırrı Sakık’ın, ‘Mutlak Butlan’ misali saray tek başına gittiğine şok olduğunu düşündüğüm ve benim, ‘içine helvacıların sızdı’ dediğim, DEM’in nerede olduğunu düşündüğüm ve bir dönem kendisinin başına getirilenleri bugün CHP’ye yaşatılmasını uzaktan izlemelerine üzülerek, günün haberlerini yazıyordum.
Ve, oradan, buradan çalıp, al/yapıştırlı veya ‘kediyi kurtarma operasyonu’ gibi ülke ve dünya gündemden uzak haberler değil, bana özel olan yazdığım onca haberlerimi yeni bir çalışmamız olan Ardahan Radyo için seslendirip, gün boyu sesli ve canlı olarak okur ve takipçilerime dinlettikten sonra bu kez günün yazısına hazırlandığım esnada facebook’un bizlerin adınıza tuttuğu arşivimiz olan ‘Anılar’ bölümüne göz attığımda, karşıma 12 yıl önce yazdığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazım ve altına o yıllarda aynı gün yazılan bir mesajı yıllar sonra görüyor, gecenin başladığı anlarda yorgun hallimle okuyordum..
Ve; ARDAFED Başkanı ilken kapısına koymadığım Nazif isimli düz Ardahanlı olarak tanıdığım takipçinin aşağıda bir kez daha yayınladığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazıma 12 yıl önce yazdığı mesajını da 12 yıl sonra görüyor, gülüyor ve cevabı, sanırım ciddiye almadığımdan olacak ki o gün değil, 12 yıl sonra gecikmeli olarak cevap veriyordum..
Çünkü, kinle, nefretle, düşmanca değil, Nazif gibi ulusalcı kafalar ‘belki anlar..’ diye barış, kardeşlik adına düşüncelerini 36 yıldır kesintisiz olarak kalemimle okuruna aktaran bir Kürt gazeteci olarak tüm zorluklara göğüs gerip, gerçekleri, olacakları, olması gerekenleri korkmadan, en önemlisi gazetecilik mesleği çerçevesinde kalıp, her gün yazmaya çalıştığımı, çabaladığmı ama ön yargılı ve faşo bakışlılarca anlaşılmadığını anlıyordum….
Ve bir dönem de, ‘Güçlü Bir Ardahan Lobisi’ parolası ile gün geçtikçe kan kayıp edip, kayıp olan ve benim bir dönem başına geçmemle şekeri bir hayli bozulanlardan olan ve ARDAFED Başkanlığım boyunca bugünlerde onun gibi ortalıkta görünmeyen federasyonun eşiğinde içeri adım atmasına izin vermediklerimden olan Nazif’in, 12 yıl önce ele aldığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazıma, ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ diye altına şeklinde bir mesaj bıraktığı ve benim 12 yıl önce yazdığım ancak gecikmelide olsa dün dediğime bugün gelinen ama ülkeye ağır bedellere mal olsa da ben yine haklı çıkmıştım..
Ve yıllar önce yazdıklarımın hiçte, ‘komik ve gülünç’ öneriler olmadığını Nazif’ların da ‘Bu kez belki’ anlaması için 12 yıl önce ele aldığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı yazımı bugünkü köşe konuk edip, bir kez daha yayınlamanın en mantıklısı olduğunu düşünüyordum..
Çünkü bahse konu olan ve bugünkü yazıma, adını koyma şerefi verdiğim adıyla bahsettiğim Nazif’in, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı o yazımın altına, ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ mesajını da okuyordum..
Ve, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı 12 yıl önceki o yazımı burada, bu köşemde bir kez daha yayınlarken, 36 yıldır bıkmadan yazdığım ve bir çoğu dediğime gelinen yazılarımdan biri olan aşağıda bir kez daha yayınladığım o yazımın bugün CHP’de yaşananlara da benzetilip, okunmasını umuyorum..
Çünkü, Demirtaş’ın olduğu gibi Özgür Özel’in dokunulmazlığının kaldırılmasına katkı sunacağı söylenen Mutlak Butlan Genel Başkan Kılıçdaroğlu’un ikiye böldüğü ve Özgür Özel’e yönelik olarak, ‘Siz gidip, Avrupa’dan yardım isteyemezsiniz’ diye saçmaladığı ‘hain Kemal, hain Özgür’ diye bağırtılan karanlık trollerin gazı ile her geçen gün kan kayıp eden CHP’de ki tahriklerinde er geç yazdıklarımla sonuçlanacağını ve kazananın bizim gibilerine inanmayan Naziflerin değil, ağır bedelli ve geçte olsa öneri ve düşüncelerimize gelenler anlayacaklardır…
Evet, işte 12 yıl önce yazdığım, yıllar önce önerdiğim ve bugün hem de bizzat MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin önderliği ile onaylanan ve birinci sürecin bozulmasına ateş taşıyan, ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ diye o yazımın altına mesaj bırakan Nazifların dillerini yutmasına neden olan dediğime gelinen ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.., Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlıklı ve gecikmelide olsa bugün gelinen yolu anlatan 12 yıl önce 10 Haziran 2014 yılında yazdığım o yazım..
**Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..
Son günlerde yaşanan olaylarla iyiden iyiye gerilen ortamın iki önemli aktöründen olan Başbakan, yaşanan olayların Diyarbakır’da ki bayrağın indirilmesi karşısında bir hayli öfkelenirken, PKK Lideri Abdullah Öcalan başta bayrağa yönelik müdahale olmak üzere tüm tarafları sakin olmaya ve sağduyulu davranmaya davet etmiş..
Evet başbakanın İranlı misafirini karşılarken tüm dünyanın önünde, canlı yayında o sert ve tahrik edici konuşmayı yaparken, bir adada tutuklu bulunan ve aracılarla mesajlarını kamuoyuna iletmesine izin verilen Öcalan ise milletlerin simgesi olan bayraklara herkesin saygılı olmasını istemiş ve başta PKK, KCK ve diğer unsurlara olmak üzere herkese sakin olmaya ve sağduyulu davranmaya davet ediyor.
Türklerin, Kürtlerin kardeşliğinde bahsedip, yaşanan provokatörce bir küçük eylem karşısında kan kusanları iyiden iyiye gerdiği ortamı sakinleştirmek için al acele İmralı’ya giden heyetin artık aradan çekilmesi ve Öcalan’ın bir muhalefet parti lideri gibi direk muhatap alınması ve basının karşısına çıkıp, başbakan gibi mesajlarını direk vermesi gerektiğini de hatırlatan bu gelişmelerin ve de olayların daha da büyümemesi için herkesin de yalandan değil, bayraklar altına saklanıp milleti germeden sağduyulu davranması gerekir.
Bu sürecin bir birimize meydan okuyarak değil, sakin ve sağduyulu çağrılarla hareketle barışla sonuçlanacağını herkesin ama herkesin bilmesini isteyip, arzulaması gerekir.
Yani anlayacağımız tek bir şey var.
Oda; Bu barışın aracılarla değil, birinci muhatapları ile masada olmasa da canlı yayın araçlarıyla ile yapılmalı ve bunun da zamanı gelmiştir.
Yani Başbakan gibi Öcalan’da kamuoyuna direk olarak mesajlarını vermeli ve başta Kandil’i olmak üzere PKK’yı, KCK’yı, hata BDP-HDP’yi konuşturmamalı..
Çünkü başbakan da bakanları, idarecileri, askeri, polisi hatta cumhurbaşkanının konuşturmuyor ve bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da ben tek konuşurum diyor ve öylede yapıyor..
Kısacası benim bu olayların daha da büyümemesi ve sürecin zedelenmemesi için yapacağı teklif öyle sağa sola, kıvırtmadan değil, direk yani Öcalan’ın aracısız olarak muhatap alınmasıdır diyorum..
Şimdi gelelim, ‘Nazif Efendi anlamasan da tarih beni hep haklı çıkarır!..’ dediğim Nafiz efendiye 12 yıl sonra yazdığım gecikmeli cevap mesajıma..
-Evet Nafiz efendi..
Benim 12 yıl önce ele aldığım, ‘Tahriklerin amacı süreci baltalamaktır.. Öcalan Direk Muhatap Alınmalı..’ başlığıyla yazdıklarım mı ve yoksa senin ‘Bayağı komik ve gülünç bir öneri olmuş! Öneri öneridir değil mi ama? Ya tutarsa!’ şeklinde ki ukala mesajın mı gerçekleşti hele söyle..
Ki benim 12 yıl önce yazdığım, senin ve senin gibi ulusalcı faşist kafatasçıların dalga geçercesine bu yazımın altına yazdığı kıytırıktan mesajın mı doğru çıktı sorusuna ben değil, ‘Öcalan muhatap alınmalı’ diyen senden ve senin gibilerinden daha samimi Bahçeli ve o akılla bir türlü iktidara gelemeyen sizleri karanlık sayfalarına gömen tarih verdi zaten..
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Bu metin, Kürt bir gazetecinin on iki yıl önce kaleme aldığı siyasi öngörülerinin güncel gelişmelerle nasıl doğrulandığını anlatan bir hesaplaşma yazısıdır. Yazar, geçmişte çözüm süreci için sunduğu muhataplık önerilerinin başlangıçta alay konusu olduğunu ancak bugün gelinen noktada devlet nezdinde karşılık bulduğunu vurgular. Özellikle kendisine geçmişte muhalefet eden ulusalcı kesimlere ve isimlere yönelik sert eleştiriler barındıran içerik, tarihsel haklılık iddiasını ön plana çıkarır. Metinde aynı zamanda CHP içerisindeki siyasi çekişmeler ile bölgesel aktörlerin bu süreçlerdeki rolleri kapsamlı bir şekilde analiz edilir. Gazeteci, toplumsal barışın ancak aracısız ve doğrudan iletişimle sağlanabileceği yönündeki eski tezini güncel politik figürlerin açıklamaları üzerinden yeniden savunur. Sonuç olarak kaynak, geçmişten bugüne uzanan bir siyasi tutarlılık ve öngörü vurgusuyla sona erer.
Borsa düşürmeyen soruşturma..
Geride kalan pazar sabah saatlerinde çıktığım yolda, ‘Bu ülkede Demirtaşları, İmamoğulları gibi yeni Mahmut Alınakları, onlar gibi düşünen gazeteciler hapse atmakla, Sırrı Sakıklarla ayrı görüşüp, CHP gibi bölme içine helvacıları sızdığı söylenen hevallı DEM’i de hesapları yapmakla değil, ciddi, samimi anlamda atılacak GÜÇLÜ BİR ADALETLE GENEL AF ülkede, o ülkeyi yönetenlere de, % kaçı bulduğu saklayan TUİK’lere de, Kudüs’e vali olma hayali kuranlara da ilaç gibi gelecek.’ diye düşünenlerdenim.. Ya sen?!. ‘ şeklinde cevabı okurumun vermesini istediğim mesajını yazıp, paylaşırken, aynı sanalıma düşen üç haber dikkatimi çekiyordu.
Birinci haber ‘Rahmi Koç hakkında, hastane açılışında anlattığı ve ırkçı ifadeler barındıran “Kürt kadın fıkrası” nedeniyle soruşturma başlatıldı.’ haberi idi.
İkinci haber ise ’10 yıldan fazladır neden tutuklu olduğunu sordum’ diyeceğine, ‘Demirtaş’ın süreçle ilgili fikirlerinin paylaştım’ diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştüğünü aynı sanalda paylaşan DEM Milletvekili Sırrı Sakık’ın Erdoğan ile sarayda, pardon kuliye de birlikte ve tek başına çektiği fotolu haberi idi. Hem de kendisiyle birlikte milletvekilliği yapan Avukat Mahmut Alınak’ı yazdığı bir kitap dolaysıyla tutuklandığı haberlerinin aynı sanalda düştüğü anlarda..
Ve yola çıkıp, olmayan paramda kalanı hesaplamadan girdiğim 3. köprüye giden paralı yola gereken faturanın ne kadar kesileceğini merak etmekten, Tuzla’dan çıkıp, Silivri’de biten yolun nasıl bittiğini anlamadan kendimi bir levhanın yanında buluyor ve Karadeniz’de çıkan değil, litresi benzin fiyatına yaklaşan ‘gaz bitti’ allarımı çalan arabamı kenara çekerek, duruyordum.
Ve o sıcakta altına geçip, çektirdiğim fotoğrafla birlikte, ‘Duvarları soğuk denen Silivri siyasi gündemi bir hayli sıcak olan ülkenin Marmara’sı olmuş.. Ve barış süreç denen bir zamanda, Kars eski milletvekili Mahmut Alınak’ta kitap yazdığı için tutuklanmış, Bahçeli ‘de Koç’a sahip çıkmış.. Teselli olarakta gazeteci meslektaşım İsmail Arı serbest bırakılmış..’ şeklinde notuu düşüp, bir kez daha sanalda paylaşıyordum..
Ve gideceğim yere, ablamın 10 binin üzerinde iken memleketim Ardahan’ın Aşıkşenlik (Suğara) ve Hanak Ortakent Büyük Nakala) gibi belde iken mahalle edilen Silivri Değirmenköy’de ki yazlık, tek katlı köy hasret mi gideren evine ulaşırken bu kez bir duayen meslektaşım, rahmetli babam, Kürt fezonun, Muhtar fezonun Karaoğlan Ecevit’in CHP’sinin Kars İl Genel Meclis Üyesi iken bir gazeteci olarak yakın takipçisi olan gazeteci abim Baki Karakol’dan mesaj alıyordum..
‘Rahmi Koç’u yeren yazını okudum. Beğendim. Çünkü haklıydın. Uzun tümcelerini bir kenara koyuyorum, daha kısa tümceler kurmanı gene öneririm, bu ayrı: asıl konu, Kürt ya da Azeri ya da yerli ya da şu bu önemli değil ve önemli olan ‘Kadın’ın gülmece adı altında, incitilmesidir! Rahmi Koç söz konusu anlatısında çirkinlik yapmıştır. Babası yaşıyor olsaydı, tokatlardı. Rahi Koç böylesi densiz olduğu için uluslar arası ilişkilerinde gözden düştü, dışlandı, güç yitirdi. Daha fazlasına gerek yok… Binali, neye güldüğünün ayırtında (farkında) değil. O nedenle, üzerinde durmaya gerek duymadım..’ diyordu..
Gazeteci Baki abinin bu mesajını okurken bu kez yurtdışında olan diğer bir dostun Baki abinin okuduğu ve mesajı ile beni teselli ettiği, ‘KÜRDÜN ve KADININ AHINI ALMAK..’ başlıklı yazımdan etkilenip, kendisini de bir yazı yazdığını söyleyen, Deniz Gezmiş’in memleketlisi Prof. Ümit Yazıcıoğlu hocamın aşağıda yeniden, sizin de okumanızı umarak birde bu köşemde yayınladığım konuyla ilgili yazdığı yazıyı atıyordu.
Uluslar arası bir araştırmacı, bir o kadar da bilge olan ve en önemlisi benim Ardahan’ın rektörü gibi gibi onca Prof, rektörün günlük bir makale yazmadığı o profesörlüğü ortaya koyan makalelerden her gün yazan Prof. Yazıcıoğlu’nun, ‘Rahmi Koç ve Binali Yıldırım’ başlıklı yazısını okurken 3 . haber düşüyordu sanalıma..
Ve o haberde de, ‘Binali Yıldırım, Rahmi Koç ile ilgili açıklamalarına yönelik gelen tepkiler sonrası yaptığı değerlendirmede şu ifadeleri kullandı: “Ben orada ne dediğini anlamamıştım. Salondakiler gülünce ben de nezaketen güldüm. Kürt vatandaşlarımıza yönelik herhangi bir saygısızlığı kabul etmem mümkün değildir.” şeklinde idi..
Evet, aynı gün bu 3 haberi ve iki mesajı okurken birincisi Binalı Yıldırım’ın da benim gibi Kürt olduğunu yeni öğrenirken, hakkında soruşturma başlatılan Koç’un neden iktidarla yada Koç’u savunan Bahçeli ile ilgili bir xtwit atan veya TUSİAD Başkanı ile yöneticilerinin gidişatı şikayetleri sonrasında olduğu gibi en kısa sürede gözaltına alınmadığını da düşünüyordum.
Ve adı gibi fakir olan birinin ‘Neden gözaltına alınmadığını’ sormasının bile abes olacağını düşünemediğini, çünkü zaten iyi olmayan ekonominin düşecek borsa ile iyiden iyiye çakılabileceğinin hesaplandığını düşünenlerin olduğunu hesaba katmıyordum.
Ve bu gözaltı haberlerinin çıktı denen Karadeniz veya benim aracımın gazı değil, toplum gazının alınmasından öte bir şey olmadığını akıl mı edemedim diye düşünürken, İmamoğlu’nun gözaltına alındığı saatlerde Merkez Bankasının 11 milyar dolarının erdiğini, Erdoğan karşında defalarca seçim kayıp eden Kılıçdaroğlu’nun Mutlak Butlan Genel Başkan olarak atandığı CHP’nin kararının ise ülke ekonomisine 7 milyar dolara mal olduğunu da hatırlıyordum.
Yani Koç’un paldır, küldür, AA, İHA, DHA kameraları eşliğinde değil, uzmanca, ustaca yani biz gazeteciler kıskandıran çekimler yapan polisin kamerası ile servis edilen görüntülerle gözaltına alınmamasının nedeninin, savunduğum ve istediğim ve güçlü bir genel af ile onunda rahat bir nefes alacağını düşündüğüm ekonominin içler acısı halinin rantçı Koç’un gözaltına alınmasına engel olduğunu kendimce hesaplıyordum.
Çünkü uluslar arası markalara, bankalara, dağlara, ovalara hata Eşek adasının da içinde olduğu bizim türkücü belediye başkanının olduğu gibi kendisi gibi zenginlerin yatlarının çekildiği ve birinin de bizim şu Çıldırlı Porf. Esefender hoca’nın olduğu marinalara sahip biri vardı karşımızda..
Neyse, Baki abinin dediği gibi ne satıları, ne cümleleri nede yazıyı daha çok uzatmadan Prof.. Ümit Yazıcıoğlu’nun Koç ile Yıldırım’a verdiği karneyi yani yazısına ve sizin vereceğiniz nota yer bırakalım diyerek, Kürde toslayan Koç’u bir kez daha Kürdün ahına bırakıp, bugünkü yazımıza da ‘KONU ‘KÜRT’ OLUNCA HEM SAMİMİYETLERİ, HEM DE SANALLAARI DİLSİZLEŞTİ!’ başlıklı haberimizde buraya ekleyip son verelim..
Önce Ümit hocanın yazısı..
Rahmi Koç ve Binali Yıldırım
Olayın Özeti: Kamusal bir etkinlikte tanınmış bir iş insanı Rahmi Koç, Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı bir “fıkra” anlatmıştır. Yanında oturan eski başbakan Binali Yıldırım ise bu esnada kıs kıs gülmüş ve başını onaylarcasına sallamıştır. İddia edilen bu sözler, toplumda geniş bir infiale yol açmıştır.
1. Sanık ve Suçlama
Sanık Rahmi Koç hakkındaki suçlama, Kürt kadınlarının kimliğini ve onurunu hedef alan, küçük düşürücü bir “espri” yapmış olmasıdır. Bunun bir “gaf” olduğu öne sürülebilir. Ancak savcılık makamının ve kamu vicdanının bakış açısına göre bu bir suçlama değil, bir tespittir: Servet ve soyadı hiç kimseye bu tür bir dokunulmazlık sağlamaz. Aksine, bu kişiler kamusal alanda daha dikkatli, daha ölçülü ve daha sorumlu olmak zorundadır. Aksi halde, bu tür sözler bir bireyin değil, tüm bir sistemin sınıfsal kibirini teşhir eden delillere dönüşür.
2. Mağdur: Kürt Kadınları ve Tüm Kadınlar
Bu dosyanın en belirleyici olgusu, mağdurun Kürt kadınları olmasıdır. Bu kadınlar, tarih boyunca hem cinsiyetleri hem de kimlikleri nedeniyle bir sistemin ötekileştirmesine maruz kalmıştır. Tüm bu baskılara rağmen eğilmemiş ve direnmişlerdir. Bir Kürt kadınının gözlerindeki ışık, bu coğrafyanın en büyük varoluş mücadelesinin yansımasıdır ve bir fıkranın konusu olamayacak kadar değerlidir. Kadınlar genel olarak da bu toplumun en zorlu ve fedakâr üyeleridir; onların alnının teri, nesneleştirilemez ve saygısızlığa uğratılamaz.
Mahkeme, mağdurun statüsünü netleştirmek zorundadır: Burada söz konusu olan, yalnızca bir “espri anlayışı” değil; güç sahibi birinin, güçsüz bir kesime karşı sergilediği bir üstünlük kurma ve aşağılama eylemidir.
3. Tanık: Binali Yıldırım ve İktidarın Sessizliği
Bir diğer kritik tanık ise Binali Yıldırım’dır. Bir dönem ülkenin en üst makamında bulunmuş bir ismin, bu sözler karşısında göstermiş olduğu kıs kıs gülme reaksiyonu, bir “nezaket hatası” değil, bir suça ortaklık ve meşrulaştırma eylemidir. Devlet ciddiyetinin temsilcisi bir ismin, bu tür bir saygısızlık karşısındaki onaylayan sessizliği veya gülüşü, meseleyi şahsi olmaktan çıkarıp kurumsal ve siyasi bir hale dönüştürmektedir. Bu tavır, sistemin bu kibri ne kadar olağan karşıladığının çarpıcı bir göstergesidir.
4. Kıs kıs gülüşün Ardındaki İkinci Amaç
Duruşma salonunun soğuk ışığında, bir eylemin görünen yüzü ile gizli amacı arasında ayrım yapmak gerekir. Binali Yıldırım’ın kıs kıs gülüşü, ilk bakışta sadece kaba bir “fıkraya” eşlik eden bir onaylama gibi görünür. Ancak delilleri biraz daha derinlemesine incelediğimizde, bu gülümsemenin başka bir stratejinin parçası olduğu ortaya çıkar. Rahmi Koç’un ağzından dökülen ve Kürt kadınlarını aşağılayan sözler, aslında bir kamuoyu testidir. Bu testin amacı, toplumda nefret söyleminin sınırlarını yoklamak ve kutuplaşmayı derinleştirmektir. Çünkü kutuplaşma, belirli siyasi çevrelere yarar.
İşte asıl savcılık iddiası şudur: Binali Yıldırım ve arkasındaki bazı çevreler, bu tür provokatif söylemlerle toplumun Kürt seçmenini rahatsız ederek, onların Cumhur İttifakı’ndan daha da uzaklaşmasını hedeflemektedir. Bu uzaklaşma, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’ın oy tabanını eritmeye yöneliktir. Yani o kıs kıs gülücükler, bir dostluk veya espri anlayışının değil, kasıtlı bir sabotajın işaretidir. Amaç açıktır: Erdoğan’ın tekrar cumhurbaşkanı olmasını engellemek.
Bu iddia, elbette kesin bir kanıt olmadan mahkemece kabul edilmez. Ancak bir olgu olarak şunu not düşmek gerekir: Bir siyasetçinin, kendi liderine sadakatle bağlıymış gibi görünüp, aynı anda liderin en kırılgan seçmen kitlesini düşmanlaştıracak bir sahneye sessiz kalmakla kalmayıp gülerek eşlik etmesi, akla bu ihtimali zorunlu olarak getirir. Zira siyaset göründüğü gibi değildir; çoğu zaman gülüşler, en büyük ihanetin habercisidir.
5. Karar ve Hüküm
Bu olay bir “talihsizlik” ya da “gaf” değildir. Bir sınıf zihniyetinin ve iktidar-sermaye ittifakının çıplak teşhiridir. Ne yazık ki, bu tür olaylarda sıklıkla başvurulan “özür” mekanizması dosyayı kapatmaya yeterli değildir. Toplumsal hafıza, güç sahiplerinin “şaka yaptım” diyerek geçiştirdiği nice incitici sözle doludur. Bu nedenle, bir mahkemenin vereceği en doğru hüküm, bu eylemi ve eşlik eden zihniyeti tekdir (resmen azarlama) etmek olacaktır.
Zira bir toplum, kendi en kırılgan kesimlerine nasıl davranıldığını izleyerek karakter kazanır. Ve bu davadaki somut olay ışığında, sanık ve tanığın sergilediği tablo savunulacak gibi değildir.
Hükmün Gerekçesi: Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir.
Ek Not: Bu bir davet değildir, bir tespittir. Kadınların ve Kürt kadınlarının onuru asla pazarlık konusu değildir. Onlar Jin, Jiyan, Azadî diye haykırmaya devam edecektir.
Şimdi de, ‘KONU ‘KÜRT’ OLUNCA HEM SAMİMİYETLERİ, HEM DE SANALLARI DİLSİZLEŞTİ!’ başlıklı haberimiz..
Rahmi Koç’un Kürt kadınlara yönelik çirkin ifadeleri karsında Rahmi Koç!a ve Koç ailesine yönelik olarak başta iktidarda olmak üzere muhalefet ve bir çok kesimde tepkiler art arda gelirken Ardahanlı bası siyasilerin ve stk başkanlarının sessizliği, samimiyetsizliği ve gün boyu yaptıkları paylaşımları ile bilinen sanllalcılıklarının sus/pus olup dilsizleşmesi, dikkat çekti.
Başta son yapılan yerel seçimlerde CHP ile DEM Parti’nin birlikte ortaya koyulan ‘Kent uzlaşısı’ ile 2. kez Ardahan Belediye Başkanlığına seçilen kentin türkücü Belediye Başkanı Faruk Demir, Ardahanlı AK Parti Esenyurt İlçe Başkanı Togay Çoban, Ardahan Hoçvanlı memur olan başkanı Canan Avşar Uzun’un olduğu ve ‘federasyonlaşacağız’ deyip, demekle kalan Ardahan Kars Iğdır Kadınlar Meclisi ve CHP Ardahan Milletvekili Özgür Erdem İncesu, kadın olan MHP Ardahan İl Başkanı Sevim Köseliören, Mutlak Butlan Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğl’nun birlikte çalışmak isteyeceği ileri sürülen CHP Ardahan İl Başkanı Yunus Dündar, Kürt bir kadın olan AK Parti Ardahan İl Başkanlığı kadın Kolları Başkanı Gülten Özdemir olmak üzere bir çok siyasi ve stk”nın mizah ve espri adı altında Kürt kadınlarına yönelik kullanılan aşağılayıcı ve ayrımcı ifadeleri karşında dilsizleştikerl görüldü.
Ardahan’ın ilçe belediye başkanları ile siyasilerinde duymadık, konuşmadık, görmedik dercesine sessiz kaldığı konuya, AK Parti Milletvekili Kaan Koç’tan sonra İl Başkanı Hakan Aydın’ın da ‘”Milletimizin en büyük gücü; farklılıklarımızı zenginlik olarak gören birlik ve kardeşlik ruhudur. Kürt, Türk, Arap, Çerkez, Laz ve bu güzel ülkenin tüm fertleri, aynı bayrağın altında ortak bir geleceği paylaşmaktadır”‘ anlamlı mesajı ile Rahmi Koç’un bu çirkinliğe tepki gösterdi.
Evet.. Bu ve diğer buna benzer onca yazımı okuyan sizi bilmem ama Yapay Zekânın bu yazıma yorumu da aynen şöyle..
Metin, iş insanı Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı bir fıkra anlatması ve eski Başbakan Binali Yıldırım’ın bu duruma gülerek eşlik etmesi üzerine gelişen toplumsal ve siyasi tartışmaları ele almaktadır. Yazıda, bu olayın sadece bir gaf olmadığı, aksine sınıfsal bir kibir ve derin bir ayrımcılık barındırdığı farklı bakış açılarıyla vurgulanmaktadır. Gazeteci ve akademisyenlerin yorumlarına yer verilen kaynaklarda, yargı sürecinin başlatılmasına rağmen ekonomik dengeler sebebiyle tam bir hukuki karşılık alınamayacağı yönündeki şüpheler dile getirilmektedir. Ayrıca, bölge siyasetçilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının bu hakaret karşısındaki sessiz kalma tavrı eleştirel bir dille irdelenmektedir. Sonuç olarak metin, Kürt kadınlarının onurunu savunurken siyasi aktörlerin samimiyet sınavını ve toplumsal barışın zedelenme riskini kapsamlı bir şekilde sorgulamaktadır.
Hoç/Fed Başkanlığını Derviş Deli yapamaz mı?
İthalatta, İhracatta sıfır çeken, üzerinde bir tren durağı olmayan, antreposu kurulmayan, ‘Spontane gelişme’ denerek Ardahan’a gelişi geçiştirilen Ulaştırma Bakanının Ulgar tüneli dahil bir çok sorunu ağzına almadan gelip, es geçtiği ve bir çok Ardahanlı gibi ‘Ardahan sınırlarında da geçtiği söylenen bu demiryolu nerde geçiyor?’ diyerek ziyaret etmeye bile gerek görmediği, gümrük müdür olmayan biri demiryolu olmak üzere 3 gümrük kapısı olan Gürcistan ve Ermenistan’a, Kafkasya’nın 2 ülkesine sınır kentinin, Bölgesel Futbol Takımı, BAL Ligi temsilcisi Serhat Ardahanspor’un son 3. lig hayalini son dakikalarda yediği 2 gol ile gerçekleştiremediği Ardahan’ın ‘stk’ları n yapıyor?’ diye bir kez daha soracak olursak elde var sıfır’ diyeceğinizi bildiğimden bu konuda bir hayli yorulan bende cevap vermeyeceğim..
Ha bu arada ‘PARAMIZ YOK , ÇOK BOCUMUZ VAR’ DEYİP, BORÇ AFİŞİ ASTIĞI BELEDİYE’YE BAĞIŞLA ARABA DİLENEN CHP’Lİ BELEDİYE BAŞKANI KENDİSİNE 4 MİLYONLUK LÜKS BİR ARAÇ ALDI!’ başlıklı Posof’un bankacı ve betoncu belediye başkanıyla ilgili haberimize trollerinin ve lağımcının ilçe başkanlığı yaptığı Damallı trollerin yazdığı ‘saçma, sapan ve de salakça’ yorumlarına da cevap vermeye gerek görmüyorum.
Çünkü türkücü başkanın trollerini kıskandıran trolleri ve seyranlarda cırtık ataktan öteye geçmeyen onca derneği olmasına karşın bir federasyonu kurulumaysan Posof’a saygısızlık olur..
Ve; ‘Kadın başkanının gelinlerinin öncesinde Azeri gelinin bile işe alındığı Ardahan İl Özel İdarede TIR Garajlarının gelirini yiyen 70 işçi atılacak!.. *Banka promosyonu alan Genel Sekreter Meclis Üyelerini unuttu, Vali devreye girdi!.. *Meclis Başkanı ben CHP’li değilim ki!.’ başlıklarıyla yapacağım haberlerimi ve AK Partili Meclis Üyesinin katılamaya bile gerek göremediği Köylere Hizmet Götürme Birliği Seçiminden önce ve sonrasında yaşananları da buraya not düşerek, Ardahan’ın en büyük dağının eteğinde bulunan Hoçvan’a ve onun stk’ları ile bu stk’ların bir araya geldiği federasyonuna bir selam göndereceğim.
Evet, 21 Köyün olduğu Hoçvan’ın 17-18 köyünün derneği ile kurulan ve kendi etrafından dönüp, dolaştığı, yıl boyu İstanbul Esenyurt’ta Gegge (amca) denenin büyük katkıları ile alınan federasyon merkezinde yılda bir de bir ağacı, wc’si, gölgeliği olmayan susuz yaylada görünen , Hoçvan Spor’a sahip çıkamayan, muhtarları bir araya getirip, Hoçvan Muhtarları derneğini kurdurmayan, 21 pare köye içme suyu olması gerekirken bir diğer yakası Çıldır gölünün su kaynağı da olan Kısır’dan çıkıp, Kura nehrine katılıp, Azerbaycan Hazar Gölüne kadar uzanan boşa akan suyu şebeke suyuna .çevirtemeyen, Nahiye, Belde hiç değil İlçe olsun derken denilenlerin sanalda kaldığı Hoçvan Dernekler Federasyonu yeni bir kongreye hazırlandığı saklansa da o yöne doğru gittiği bir gerçek..
Kurulduğundan bu yana gerek merkezinin olduğu İstanbul Esenyurt, gerek İstanbul, gerek ülke ve ülkenin en kuzeyi, sınır kenti Ardahan’da siyasette de hiç bir etkisi ve başarısı olmadığı alenen görünen ve bekleneni vermediğiyle eleştirilip, Hoçvan Meclisi, Hoçvan Birliği, Hoçvanlı sanatçılar adı altında bir kaç kişinin yüzünden bir çok bölünmenin meydana gelmesine neden olduğu yönetim anlayışı ile yönetildiği ileri sürülen Hoçvan Dernekler Federasyonu’nun başına kim ve kimlerin gelmesi gerektiğinin yoğun bir şekilde tartışıldığı bir süreçte fikir belirtmemiz birileri tarafından toplum mühendisliğine soyunmakla eleştirilmemize neden oluyor.
Evet, Hoçvan Vakfı, Hoçvanlı İş insanları gibi kardeş kurumların yanında onca değerlerine olduğu gibi adına bir etkinlik, bir anma bile yapılmayan ve ‘Pığas’ dediğim meslektaşım, gazeteci Yusuf Şit gibi unutulup, yılda bir Hoçvan Yayla Şenliğini yapmaktan, futbol turnuvasını da Hoçvan’da değil, İstanbul’da halı sahalarda yaptıran bu federasyonun iyiye gitmesi için çabalayanların başında gelen bizlerin diğer bir görevi de toplum mühendisliğidir..
Çünkü gazetecilikte toplumun iyiliği için çalışmaktır ve mühendisliğini yapmaktır..
Bu nedenle; Aşkın Şit’in yanı sıra bir kaç isimin daha adının geçtiğini duyduğumuz Hoçvan Dernekler Federasyonu diğer bir çok dernek, federasyon gibi kışları kaz, yazları saz yanında da tatlısı gibi denen hesabı verilmeyen burs etkinlikleri ile değil, onlarında içinde olduğu daha etkin olmalıdır, bu yönde inşa edilmelidir..
Bugüne kadar Hoç/Fed’in başına gelmesi için önerilen isimlere; İstanbul’da ki Hoçvanlıları isim isim tanıyan, Kars, Ardahan, Iğdırlı iş adamları ile diyalogları çok iyi olan, sosyal, siyasal yönü ile bir çoğumuzu kıskandıran Kars-Ardahan-Iğdır Vakfı Yönetim Kurul Üyesi Hoçvanlı Derviş Avşar’ın da isminin tartışılması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü Hoç/Fed birilerinin değil, Ardahan şehir merkezinde de bir şubesi açılacak denilen ama onunda ilçe kampanyası gibi hava kaldığını gören tüm Ardahanlıların, Hoçvanlıların federasyonu olmak zorundadır..
Gazeteci Fakir Yılmaz’ın kaleme aldığı bu metin, Ardahan’ın yerel yönetimindeki eksiklikleri ve bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının etkisizliğini sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, kentin ekonomik potansiyelinin değerlendirilemediğini vurgularken ulaşım projeleri, sınır kapıları ve belediye harcamaları üzerinden yerel siyasetçilere yönelik ciddi suçlamalarda bulunmaktadır. Özellikle Hoçvan Dernekler Federasyonu'nun beklenen başarıyı gösteremediği ve bölge halkına somut bir katkı sağlamadığı üzerinde durulmaktadır. Metnin odak noktasını, bu federasyonun yönetimsel sorunları ile yeni başkan adayları hakkındaki öneriler ve toplumsal beklentiler oluşturmaktadır. Yılmaz, gazetecilik görevini bir nevi toplum mühendisliği olarak tanımlayarak şehrin kalkınması için daha aktif bir sivil toplum yapısı inşa edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Sonuç olarak kaynak, Ardahan ve çevresindeki siyasi, sosyal ve idari tıkanıklıkları gözler önüne seren eleştirel bir değerlendirme sunmaktadır.
Didem'in olmadığı CHP'de Özel kalır mı?
Bugün kü yazıma başlamadan önce başta Öcalan'a statü isteyen Devlet Bahçeli'li MHP'de şimdi de CHP'de yaşananların altında asıl yaşananları dizayn edildiği söylenen Ortadoğu ve bu bölgenin başlıca halkları olan Kürtlerin sorununu çözmeye yönelik olduğunu düşünen biri olduğumu buraya not düşmek isterim.
Çünkü, radikal milliyetçi MHP'nin demeyeceğini dedirtenlerin ulusalcıların kozmik odasında olduğunu söylediğim ve MHP'li milliyetçilerden daha da milliyetçi, ulus devletçiliği savunanların işgalinde olan CHP'ye de dedirtilecek çok şeyin olduğunu ve bunu bu kez bizzat CHP'ye dedirtmek için hazırlıklar için ulusalcıların kozmik odasından tavsiye operasyonu olduğunu düşünenlerdenim.
Kozmik derken, 2009 yılının Aralık ayında ve 2010 yılının Ocak ayında, dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddiaları soruşturması kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) en gizli birimlerinden Seferberlik Tetkik Kurulu'nda sivil savcılar tarafından yapılan aramaları ve sonrasında yaşanan ve devam eden tartışmaları da hatırlıyordum..
Buraya kadar anlattıklarımı değerlendireceklere zaman bırakma adına bu yöndeki düşüncemin daha geniş açılımını bir dahaki yazılarıma bırakıp, bugünkü yazımın başlığına, 'Didem'in olmadığı CHP'de Özel kalır mı?' sorusunu da soru, kafaları iyiden iyiye karıştırmak isterim..
Çünkü, kardeşi TRT'ye çıkıp, demeç verdiği günden statü istenen bugüne kadar hiç etkisi kayıp olmayan, sarı bölgesin de elma kokulu Halep'te olduğu gibi yaşanacak bir katliamı görüp, Suriye'nin siyah sakallılarla idare edilmesi gerektiğine işaret eden Öcalan posterli Kürtlersiz İran'a girilemediği Ortadoğu'nun durulduğu şu günlerde bende orayı değil, iç politikaya dönüp şu son günlerde yaşanan ülkenin birinci güncel konusuna, 'Mutlak Butlanlı Genel Başkana teslim edilen CHP'ye yönelik yaşananları gündemime alıp, okurumun kafasını az karıştırayayım diyorum..
Ha bu arada aynı CHP'nin karışmasında rolu hiçet az olmayan biz Ardahanlı siyasilerin, yazan, çizen, konuşanların yanı sıra Karslı siyasilerin etkisini de bir sonraki yazılarımda dile getireceğimi de buraya not düşüp, bugünkü konuya, başlığımıza dönmek isterim..
Evet, sizde dikkat ediyor musunuz bilmem ama geleneksel deyişle, hayat arkadaşlığında verilen manevi desteğin ve işbirliğinin önemini vurgulayan, cinsiyetten bağımsız, "birlikte yürümek" ve "birbirini tamamlamak" ile ilgili olduğu söylenen, 'Her başarılı erkeğin arkasın da bir kadın var' söyleminin hep tanıdık, bildik veya hatırlanmayan liderlere, iş insanlarına, işlerinde başarılı erkeklere takılan en büyük madalyasıdır...
Örnek mi?
İlk etapta aklıma gelen Sovyet ordularının Berlin'i bombalayıp, sığınağa kadar yaklaşırken, Adolf Hitler ve sevgilisi olan Eva Braun yan yana olduklarını ve birlikte ölmeleriydi..
Ve Kızıl Ordu sığınağa girmeden sadece bir gün önce, 29 Nisan 1945'te evlendiler ve 30 Nisan'da intihar ederek yaşamlarına son verdiklerini yazan tarihe baktığımızda dünden bugüne dünyaya yön veren liderlerinin büyük bölümü belki de %99'nun erkekler olduğu ve bu erkeklerin arkasında yada yanında olanın ya eşi, ya anası veya sevgilisi olduğunu görmemin etkisi mi yoksa takıntım mı bilmem ama Özgür Özel'in yaşadığı bunca sıkıntı ve zorluklara rağmen yalnız olmasının getirdiği bugünkü sonuç eşi Didem hanımdır desem başta Özgür Özel olmak üzere birçokları ''haydi oradan' diyerek bana kızabilirler..
Ancak, Halide Edip Adıvar, Kara Fatma gibi kadınların kurulma mücadelesinde önemli rol oynandığı ülke de bugün adeta kıskaca alınan CHP'yi kuran Atatürk'ün liderlik başarısında da bir kadının, o kadınında anası Zübeyde Hanımın olduğu bizlere hep söylenmedi mi?
Ve Osmanlı padişahlarına yada Antik Mısır'ın son Helenistik kraliçesi ve ülkesini tek başına firavun unvanıyla yöneten güçlü bir kadın hükümdar olan, Antik Roma'nın en güçlü liderlerinden Sezar'ın siyasi ve askeri stratejilerinde Sezar'a kilit bir danışman ve müttefik olarak yer alan Kleopatra'mıydı?
Peki, Sovyetler Birliği'nin dönüşüm sürecinde Mihail Gorbaçov'un yanında durarak dış politikada ve sosyal reformlarda aktif bir rol oynayan Raisa Gorbaçova'yı hatırlayanız var mı?
Yada Güney Afrika'da Apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimine karşı verilen mücadelede, Mandela'nın 27 yıllık hapis hayatı boyunca davasını dışarıda diri tutan Nelson Mandela'nın eşi Winnie Mandela veya blip, bilmedğimiz daha niceleri..
Peki, Hz. Hatice, Hz. Aişe gibi nice kadının erkeklerine verdiği enerjinin onların liderlik konumlarında oynadığı rolü de unutmadan yazımızın başlığına dönecek olursak eğer, 'Ya Demirtaş, İmamoğlu gibi tutuklanacak, yok ya partiden ihraç edilecek, yok canım aslında Erdoğan'a karşı kayıp edecek en iyi cumhurbaşkanı adayı edilecek..' denen Özgür Özel'in CHP Genel Başkanı olduğu o günden, polis zoru ile CHP'den dışarı çıkarıldığı güne kadar bakacak olursak eşi Didem hanımın kaç kez Özal'ın elini hiç bırakmayan Semra hanım gibi gelen başkan olduğu günden bugüne kadar eşinin yoğun siyasi mücadelesinde kaç kez elini tutup, hep yanında olduğunu göreninizin sayısı ne kadardır?
Cevabını vermek için googel amcaya sorarken, yaşanan bu durumu aile içi gerginlik demeyin veya başka bir kulp takmayın sakın.. Çünkü bu durum Özgür beyin istemi sonucu da olabilir.. Veya Kılıçdaroğlu'nun uyuyan eşi Selvi hanımın medya karşında yaşadığı zorlukları yaşamak istemeyen Didem hanımın tercihi de olabilir..
Ama bugünkü Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın yanında hiç ayrılamayan eşi Emine hanımı da unutmadan 'Her erkeğin arkasında bir kadın var' sözünü hatırlatan benim neyi anlatmak istediğimi bir düşünün derim..
O zaman 'Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var' tezini bir kez daha sorup, önce eşi öldükten sonra tahta geçen ve bugün Amerika'nın bile görmekten geciktiği İran'ın kurucularından Pers İmparatoru Büyük Kiros'a karşı destansı bir varoluş mücadelesi veren bir kadın hükümdar Tomris Hatun'u da unutmadan Tansu Çiller'in, ona özenip, saçlarını sarıya boyayan Meral Akşener'in arkasında, yanında da eşleri olduğunu da söyleyerek, 'bu işin kadın veya erkek diyerek' değil, asıl başarının önce eşler arasında ki birliktelik olmak üzere aile birliği olduğunu Ecevit'in Raşan hanımını, 6 kez iktidardan giden ve 7 kez başbakanlık koltuğuna geri gelen çoban Sülü'nun eşi Nazmiye hanımı da hatırlayalım.
Tabi uçakta çıkarken eşini tokatlayan Angela Merkel'li Avrupa Birliğinin Almanya'da sonra en güçlü ülkesi olan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile eşi Brigitte Macron'u da yabana atmamak gerek..
Bu arada 4.5 yıl yattığı Diyarbakır zindanlı günlerde, Afyon'a sürgün edilen yıllar da ve yoğun iş hayatında yanlarında olmayan ve onca arbadeyi geçiren rahmetli babamın arkasında, yanında namusları ile alnı açık şekilde hep dik duran, bana ve çocuklarına kol kanat geren eşlerine, analarıma ve birçok sıkıntı yaşattığım sevgili eşimi de ben de hatırlıyor, Demirtaş'ın öğretmen eşi başak hanım gibi kadınların önlerinde saygıyla eğilirken, 'her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var' denirken, 'Didem'in olmadığı CHP'de Özel kalır mı?' diye bir kez daha soruyorum..
Sunulan metin, siyasi liderlikte aile desteğinin ve eşlerin görünürlüğünün başarı üzerindeki kritik etkisini tarihsel ve güncel örneklerle tartışmaktadır. Yazar, Özgür Özel’in CHP Genel Başkanlığı sürecindeki performansını, eşi Didem Özel’in kamuoyu önündeki eksikliği üzerinden sorgulayarak stratejik bir analiz yapmaktadır. Tarihteki güçlü figürlerden ve modern siyasetçilerden örnekler verilerek, bir liderin arkasındaki manevi dayanışmanın siyasi bekası için belirleyici olduğu savunulmaktadır. Metin, CHP içerisindeki güncel karmaşayı ve ulusal siyaseti, liderlerin özel hayatlarındaki destek mekanizmalarıyla ilişkilendiren özgün bir bakış açısı sunmaktadır. Sonuç olarak, Özel’in siyasi geleceğinin eşiyle birlikte sergileyeceği ortak tutuma bağlı olabileceği imasında bulunulmaktadır.
Ardahan Gazetesi
