Ardahanlı Yazarımız Gülten Avşar'ın Mayıs 2026 yazıları
Tolstoy'un "İvan Budala"
Hikayenin sonunda, çalışmak ve emeğin değeri çok önemli bir konuya yer vermiştir.
Hikayede, kimin sofraya oturup oturamayacağı konusu, kişinin kendi elleriyle çalışıp çalışmadığına bağlar.
Yani, üretimde bulunmayanların, o sofrada yeri olmadığı düşünülür.
Hikayede, İvan sonunda doğru ve adil bir düzen kurar.
Bu düzende, herkes kendi rızkını kendi elleriyle kazanmak zorundadır.
İvan'ın krallığında eli nasırlı olanlar, yani gerçek üreticiler, sofranın başköşesinde yer alır ve birlikte yerler.
Çalişmayip sadece başkasının emeğiyle geçinenlerse, ne yazık ki bu sofraya davet edilmez.
Onlar ancak sofrada kalan artıkları yiyebilirler.
Bu da çalışmanın önemini ve başkalarının sırtından geçinmenin yanlışlığını vurgulayan önemli bir mesajdır.
Tolstoy hayatta olsaydı, günümüzdeki haksız kazanç sağlayanlara ve başkalarının emeğiyle geçinenlere muhtemelen şöyle bir mesaj yazard.
Gerçek zenginlik, başkalarının sırtından elde edilen değil, kendi ellerinizle ürettiğiniz ve alnınızın teriyle kazandığınızdır.
Başkalarının emeğini sömürerek kurduğunuz düzen, er ya da geç yıkılmaya mahkumdur ve ruhunuzu zamanla çürütür.
Belirli bir kesimin güç devşirdiği politik yapıların bir eleştirisidir, aslında.
Gülten Avşar
1 Haziran 2026
Demokrasi Zedelendi
Halk Huzursuz,
Bayramdan sonra bu halkı nasıl bir sürecin beklediğini kimse tam olarak bilmiyor.
Tek dileğim, ülkenin büyük çalkantılar yaşamadan bu belirsizlikten çıkabilmesi.
Çünkü bugün insanların içinde büyüyen şey sadece sıradan kaygılar değil, kurumlara, adalete, toplumsal güvene ve dayanışmaya olan inancın ortadan kalkması, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın daha da derinleşmesidir.
Demokrasi zedelendiğinde insanlar sadece siyasetten değil, birbirinden de uzaklaşır, böylece toplumun içinde sessiz ama ağır bir huzursuzluk oluşur.
Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Demokrasi; insanın kendini değerli, eşit ve güvende hissedebilmesidir.
Güven kaybolursa, toplum sessizce devlete ve hukuka güvenmemeye başlar. En büyük tehlike de budur.
28 Mayıs 2026
Gülten Avşar
Bayram, Adalet ve Halkın İradesi
Halkın iradesinin yok sayıldığı ve cezaevlerinin dolup taştığı bir ortamda bayram coşkusunu hissetmek neredeyse imkânsız hale geliyor.
Çünkü bayramlar, yalnızca takvimlerde yer alan özel günler değil, aynı zamanda huzurun, kardeşliğin, özgürlüğün ve toplumsal vicdanın ortak buluşma noktasıdır.
Bir toplumda insanlar düşüncelerinden dolayı susturuluyor, hukukun üstünlüğü zedeleniyor ve halkın seçme iradesi gölgeleniyorsa, bayramların anlamı da eksik kalır.
Gerçek bayram; adaletin herkes için eşit işlediği, insanların korkmadan konuşabildiği ve toplumun geleceğine özgürce yön verebildiği zaman yaşanabilir.
Böylesi dönemlerde sanatın da baskı altına alınmaya çalışıldığını unutmamak gerekir.
Oysa sanat; gerçeği dile getirmenin, insanların ortak duygularını
kalem de sanat da yalnızca estetik değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluktur.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey bayramın birleştirici ruhunu, halkın iradesine sahip çıkma bilinciyle ve sanatın direniş gücüyle buluşturmaktır.
Dayanışma, adalet ve hak savunuculuğu, sadece belli kesimlerin değil, insan kalabilmenin ortak sorumluluğudur.
Gülten Avşar
26 Mayıs 2026@
Sessizce İçimize Attığımız Şeyler Var
Bazen gün bitip de kabuğumuza çekildiğimizde düşünüyoruz.
Bir ülkenin geleceği, bu kadar kısa sürede bu kadar köklü değişmemeliydi.
Daha dün gibi hatırlıyoruz, 2017 referandumu döneminde meydanlarda insanlara ne büyük umutlar anlatılmıştı.
“Her şey daha hızlı olacak” denilmişti.
Bürokrasi azalacak, ekonomi şahlanacak, istikrar gelecek..
Ve insanlar o sözlere içtenlikle inandı.
Çünkü aslında kimse çok büyük, lüks şeyler istemiyordu.
Bu toplum sadece huzur arıyordu.
Adalet istiyordu.
Çocuğunun geleceğinden korkmadan yaşamak, ay sonunu düşünmeden derin bir nefes almak istiyordu.
Kim daha iyi bir hayat vaat etse dönüp ona kulak verdi halk. Çünkü kabul edelim, yıllardır çok yorulan bir toplumuz.
Gerçekten hayal ettiğimiz şey bu muydu?
Bir ülkenin kaderini tek bir kişinin kararlarına bağlamayı hiçbir zaman doğru bulmadım.
İnsan dediğin hata yapar.
Tam da bu yüzden demokrasilerde güçler ayrılığı vardır.
Bir kurum yanlış yaparsa, diğeri onu dengelesin, frenlesin diye düşünülürdü.
Eskiden bu kavramlar birçok insana çok soyut gelirdi. Sadece kitaplarda yazan teoriler gibi…
Ama bugün yaşayarak anlıyoruz ki güçler ayrılığı sadece bir teori değilmiş.
O bizim ekmeğimizmiş.
Adaletimizmiş.
Sokakta yürürken hissettiğimiz güvenmiş.
Sadece Yapanların Değil, Sessiz Kalanların da Sorumluluğu Var
Üstelik bugün yaşadığımız sorunlar sadece iktidarın hatalarından ibaret değil.
Muhalefetin de çok ciddi stratejik yanlışları oldu.
Hatırlayın…
2016 yılında milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması oylamasında muhalefet lideri çıkıp,
“Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” demişti.
İşte belki de kırılma noktalarından biri tam olarak orasıydı.
Dokunulmazlıklar kaldırıldıktan sonra Selahattin Demirtaş tutuklandı.
O süreçten sonra siyasette bütün dengeler ve manevralar değişmeye başladı. Kayyumlar ardı ardına geldi. Hukukun sınırları giderek daha fazla zorlandı.
Birçok insan bugün dönüp baktığında, tek merkezli yönetim anlayışının asıl güç kazanmaya başladığı dönemin tam da o süreç olduğunu düşünüyor.
İnsanlar doğal olarak şu soruyu soruyor.
“Madem bunun yanlış olduğunu biliyordunuz, neden destek verdiniz?”
Çünkü siyaset sadece yaptıklarınızla değil, bazen korkup sessiz kaldığınız şeylerle de şekillenir.
Halk bugün sadece ekonomik bir kriz yaşamıyor. Aynı zamanda yıllardır süren siyasi gerilimlerin, kutuplaşmanın ve bitmeyen politik hesapların yarattığı büyük bir yorgunluğu sırtında taşıyor.
Umut Biterse Asıl Tehlike O Zaman Başlar
Amacım burada kimseyi körü körüne suçlamak değil.
Ama artık şu gerçeği açıkça konuşmak zorundayız:
Bu ülkenin en büyük ihtiyacı birbirini düşman görmek değil, dürüstçe konuşabilmektir.
Bir yanlış varsa, ucu kime dokunursa dokunsun korkmadan “Bu yanlıştır” diyebilmeliyiz.
Çünkü adalet sadece bizim işimize geldiğinde değil, herkese eşit uygulandığında adalet olur.
Bir toplum parasını kaybedebilir.
Çalışır, çabalar, yeniden kazanır.
Ama umut kaybolursa…
İşte asıl tehlike o zaman başlar.
Gerçeği korkmadan konuşalım.
Ve en önemlisi, adaleti hiçbir koşula bağlamadan, savunalım.
Çünkü bu memlekette hepimiz yaşıyoruz. Adalet illaki Adalet. Hepimiz İçin Adalet!
22 Mayıs 2026
Gülten Avşar
Gebze ve Esenyurt
Sanata Verilen Değerin Farkı
Bugün sizlerle önemli bir karşılaştırmayı paylaşmak istiyorum.
Gebze Belediyesi, kendi bölgesindeki yazarlara yönelik bir kitap fuarı düzenledi.
Bu etkinlikte yazarlara stand verildi, lise öğrencileri stand düzenlemesinde yardımcı oldu, belediye her yazardan 5 kitap satın alarak ve ayrıca kahvaltı ile öğle yemeği de sundu.
Bu jestler, yazarlara olan değeri, emeğe verilen önemi somut bir şekilde ortaya koydu.
Esenyurt’taki Kültür Müdürlüğü’ne yaklaşık iki yıldır benzer taleplerde bulunuyoruz; ne yazık ki bugüne kadar herhangi bir geri dönüş ya da kültürel anlamda somut bir adım göremedik.
Bu iki örnek arasında büyük bir fark var.
Gebze’de sanatçıya, yazara, emeğe değer verilmişken, Esenyurt’ta bu duyarlılık eksik kaldı.
Vurgulamak istediğim, kültür ve sanat etkinliklerinin hiçbir siyasi kaygı olmaksızın, apolitik ve evrensel bir değer olarak ele alınmasıdır.
Yazara ve emeğe, her yerde eşit mesafede durulmalı, sanat hakkettiği saygıyı her daim görmelidir.
Ayrıca, Gebze Belediyesi Kültür Müdürlüğü’ne, bu değerli etkinlik ve sanata verdiği kıymet için içtenlikle teşekkür ederim.
Bu tür jestlerin, tüm belediyeler tarafından, kültür sanat adına genellenerek yapılması, hepimizi çok mutlu edecektir.
Umarım bu hassasiyet, her yerde kültür ve sanat adına bir örnek olur ve her yazar aynı değeri, aynı ilgiyi görür.
Kültür ve sanat, her türlü politik manevranın ötesinde, evrensel ve özgür bir alan olmalıdır.
Sanat, kendi özüne ve evrensel söylemine odaklandığında, ideolojik ya da siyasi kaygıların önüne geçer ve bu bağımsızlık, sanatın gerçek gücünü ve toplumsal etkisini korur.
Esenyurt’un potansiyeli ve yazar kadrosu, Gebze’deki bu güzel örneği daha da ileriye taşıyacak güçtedir.
Amacımız, yerel yazarlar olarak, ilçemizin kültürel kimliğine katkı sağlamak ve okurlarımızla buluşmaktır.
Umarım, Esenyurt ve diğer tüm belediyeler, sanatın birleştirici gücünü fark ederek, benzer hassasiyetleri en kısa sürede gösterirler.
Hoçvan’ın Kalbinde Bir Yabancı: Zincir Marketler (A101)
Geleneksel yapısını koruyan köylerimize, örneğin
Hoçvan Has köy gibi yerleşim yerlerine kadar giren büyük zincir marketler (A101 vb.), sadece birer ticari işletme değil, aynı zamanda yerel dokuyu bozan birer müdahaledir.
Üreticiden Tüketiciye Giden Yolun Kesilmesi: Has köy gibi hayvancılığın ve doğal üretimin kalbi olan bir yerde, köylünün kendi sütünü, peynirini ve ekmeğini üretmek yerine market rafındaki fabrikasyon ürünlere yönlendirilmesi büyük bir çelişkidir.
Küçük Esnafın Sonu. Köy bakkalının sunduğu o insani ilişki ve "veresiye defteri" gibi toplumsal yardımlaşma unsurları, yerini soğuk ve nakit odaklı kurumsal bir yapıya bırakmaktadır.
Bu durum, yerel paranın köy içinde dönmesi yerine doğrudan merkeze, büyük sermayeye akmasına neden olur.
Kültürel Erozyon, Köy meydanına giren bu tür marketler, yerel mutfak kültürünü ve beslenme alışkanlıklarını standartlaştırarak genetiğiyle oynanmış, paketli gıdaların yaygınlaşmasına zemin hazırlar.
Has köy’ün merasında otlayan hayvanın sütü dururken, market rafındaki koruyuculu sütü tüketmek sadece bir alışveriş tercihi değil, kendi öz değerlerimizden ve sağlığımızdan vazgeçmektir.
Kandır Beni Doktor
Hangi ilacı kullanıyorsun?" dedi doktor,
Ne fark eder ki?
Sen iyisini yaz, şifası içinde olanı...
İyi gelse ne olur, gelmese ne?
Şunun şurasında bir emanet canım var,
Onu da çocuklarım için taşıyorum.
"Kendin için yaşa" dedi doktor,
Sanki mümkünmüş gibi...
Söylesene doktor bey;
Çoraklaşmış toprağa ekin ekilir mi?
Can suyu çekilmiş ömre bahar gelir mi?
Ben hiç kendim için yaşamadım ki...
Baba evinden beri eksildim,
Hep başkaları için yandım,
Hizmeti ibadet bildim, her gülen yüze kandım.
El kapısında koca bir topluluğa sofra oldum, aş oldum,
Gelenin derdine ortak, gidenin ardından yaş oldum.
Kendi tabağımı hep sona bıraktım ne oldu.
Bir kez olsun "ben" demeyi, kendime çok buldum.
Her giden benden bir parça götürdü can oldum.
Öyle bir ilaç yaz ki bana doktor,
Kalan şu kısa ömrümde mutluluğa inandırsın.
Dünya zaten yalan, herkes yabancı...
Yaz ki o ilaç da beni biraz kandırsın,
Tıpkı diğerlerinin beni kandırdığı gibi kandırsın.
5 Mayıs 2026
Gülten Avşar
Ardahan Gazetesi
.jpg)


