Ardahanlı Yazarımız Fakir Yılmaz'ın Ağustos 2026 Yazıları


Ardahan Gazetesi | Since 1995 |




'Bir Kızılderili, Ağustos Böceği ve karıncalar..' hikayesi de benden..

Yazıma başlamadan önce göz attığım yerel ve ulusal basında gördüğüm haberleri gözden geçirdikten sonra whatsapp mesajım aracılığı ile gelen onca mesajları tek tek incelerken benim yazılarımı da yayınlanan Erzurum'un en çok okunan haber sitelerinden olan globalbakis.com adlı Erzurum Gazetesince yapılan 'sansüre hayır' başlıklı bir paylaşım dikkatimi çekiyor, linki tıklayıp, okuduktan sonra  dostum Hakanı arıyordum.
Telefonu açan dostum Hakan'a 'Alo' dedikten 'Ula baba adamlar sizi yendi diye niye kızarsınız ki?' diye takılıp, bak yenildiniz diye şikayet etmişsin ve sizi, Erzurumspor'u 3-0 yenen Amedspor Türkiye Futbol Federasyonu'nu (TFF) tarafından çeşitli bahanelerle PFDK'ya (Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu sevk etmiş. Ayıp değil mi?' diye takıldıktan sonra asıl konuya ve merak etiğim konuya pat diye dalıyor ve kendisine soru üzerine soru soruyorum.
Çünkü;
'SANSÜRE HAYIR! ERZURUM VALİLİĞİ’NDEN SERBEST KÜRSÜ “SADECE BİZİM DEDİĞİMİZ KADAR HABER!” başlıklı linkte Erzurum Valiliği ve İletişim Başkanlığı handikapında basına yönelik adımlar, kamuoyunda “haber alma hakkı” tartışmalarını yeniden alevlendirdi. ' satırları ile devam eden kamuoyu çağrısı haber İletişim Başkanlığı’nın kendi kartı dışındaki tüm basın mensuplarını “yok sayan” yaklaşımı ve Erzurum Valiliğinin buna çanak tutan adımları; gazeteciliğin özgürlük alanını daraltırken, vatandaşın tarafsız bilgiye ulaşma hakkına da açıkça gölge düşürüyor.' şeklinde habere ve siteme neden olan konunun baş aktörü Erzurum Valiliğinde görevli olduğunu öğrendiğim Murat isimi biri idi.
Yani Erzurum Valiliği basın Müdürlüğü tarafından kurulduğu söylenen ve 'valilik olarak yeni bir grup kurduk. Yeni gruba katılabilmeniz için basın kartının olması gerek. Bu kurduğumuz grup sadece Vali beyin program daveti grubu. ' mesajını Erzurum'daki gazetecilerle paylaşan bu arkadaşın bazı gazetecileri yani İletişim başkanlığını onaylamadığı gazetecilerin gazeteci olmadığını ima edip, gruba alınmayacağını anlatmış ve bazı gazeteci arkadaşlarımın itirazı ile karşılaşmıştı.
Bu mesaja ve açıklamaya neden olan şu anki İçişleri Bakanının da valilik yaptığı ve bakan olarak ayrıldığı Erzurum Valiliği Basın Müdürlüğünde görevli olduğu belirtilen Murat denen şahısın acaba, 'İletişim Fakültesi, Gazetecilik okulu veya benim gibi bu zor mesleği doğrudan saha içinde, mutfakta veya aile ocağında yaşayarak öğrenenden bir meslektaşımız mı?' diye merak ediyorum.
Yani Sahada pişen ve haberin her aşamasını birebir yaşayan, haberin toplanmasından basılmasına kadar ki teknik sürecinden gelmiş, bu zor mesleğin reflekslerin ve etik kuralların doğuştan değil, yılların verdiği tecrübe ile pratikle kazanılmasını sağlayan, saha hakimiyeti olan, sokakları, kaynakları ve haberin kokusunu iyi bilen bir usta veya çırak İlişkisini yaşamış mı diye öğrenmek için Erzurum'da ki gazeteci arkadaşım Hakan'ı arıyorum.
Ve Erzurum Valeliğinde görev aldığını belirtiğiniz ve kurduğunu söylediğiniz Valilik whatsapp grubuna 'Falan gazeteci, Filan değil' diyerek gazeteciyim diyen insanların arasında tarımcılık yapan bu Murat denen arkadaş gazeteciliğin geleneksel değerlerini ve pratik bilgilerini kıdemlilerden öğrenip, fotoğraf makinasının nasıl tutulduğunu, flaş patlarken korkmayan, matbaa da boya kokusu ve baskı makinse kalıplarını yıkmış yeteneğe sahip bir arkadaş mu diye soruyordum.
Ve bu arkadaş ve bu arkadaşa emir verenlerin basın özgürlüğü denince 'Ya bendensin ya da gazeteci değilsin' anlayışını es geçip, ciddiye almalarının bile hata olduğunu söylüyordum. Çünkü bugünün idarecilerinin çoğu şu bizim 5 aylık vali gibi kendi tik, tokları ile zaten gazetecilik yapıyorlar, sana veya bana ne gerek?..' diyordum..
Ve telefonu kapattıktan sonra yeniden dönüp, sanala bakarken önüme düşen ve anlatmak istediğimi en güzel şekilde anlatan bir yazıya rastlıyorum.. Ve aynı sanal da, İsrail ortaklığı ile krallarını kendisinin belirlediği Arap ülkelerinden kaldırdığı uçakları ile yenemediği, 'Barış getireceğiz (!)' deyip, kana buladığı Afrika, Ortadoğu'daki ülkelerde olduğu gibi iç karışıklık çıkartamadığı İran'a karşı ekonomik bir savaş başlatacağını duyuran şu bizim meşruiyet dağıtan dostum Trump'un son dakika haber olarak verilen haberini hem kendisinin oluşturduğu okyanus medyası, hem de şu bizim yapılan operasyonların cemaatlere değil isimlere yapıldığını yeminle yazan havuz medyadan okuyordum..
Gülümseyip, 'Hadi oradan, teraneye devam et sen.. Aha senin ülkende de seçim yaklaştı, 'bir kere delmekle bir şey olmaz' denen Anayasayı da değişemesin.. Ondan sende gidicisin..' diye mırıldayıp, burayı da geçiyorum.
Çünkü dostlarına meşrutiyet veren Trump, "Herhangi bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanmış en ezici ekonomik operasyonu ilan ediyorum. Bu, eşi benzeri görülmemiş ölçekte ekonomik savaş ve izolasyon olacak" ifadelerini kullanarak, kısacası elinde bulundurduğu yeşil doları iyiden iyiye sıkıp, insanları öldüren kırmızı silah olarak kullanacağını belirtirken, o dolarları almak için senatodan izin alamadığını, hatta bizimki gibi Amerika'da hesabı verilemeyen 'örtülü ödenek' diye bir şey olmadığından oturduğu beyaz saray sanki kendi şirketiymiş gibi masraflarını arttırdığı için cepten ödeme yapmak zorunda olduğunu da okuyordum...
Ve Trumplu Amerika'nın yüz yıllar önce toprak gaspı, sistematik katliamlar, zorunlu göçler, kültürel asimilasyon ve nüfusun büyük kısmının yok olmasına yol açtığı Kızılderili bir şefin anlatımının anlamını anlayacak kaç gazeteci ve idarecinin olacağını düşünürken aynı Trumplu Amerikaların trajik bir tarih ile göz koyduğu kıtada kayyum idareci atılan Venezuela'nın başkanını da Kızılderililer gibi unutturup, şimdi de, 'onu da işgal edeceğim' dediği Küba'nın da olduğunu ve o kıtanın kolonileşmesi sırasında yani 19. yüzyılın sonlarına kadar ağır insan hakları ihlallerini de hatırlayıp, Kızılderili Şef'in anlattığını buradan verip, sizin de aşağıdaki yazının neyi, kimi, kimleri anlattığını  düşünüp, anlamanızı umuyorum..
Evet, "Kızılderili şefleri trenle, New York’a getirildi. Bir heyet kendilerini karşıladı. Konuklara toplantı öncesi kenti gezdiriyorlardı. Sokaklardaki insan seli, arabaların, iş makinelerinin gürültüsü Kızılderilileri şaşırtmıştı..
Birara Oglala Lakhotaları’nın şefi ve şamanı Heȟáka Sápa-Karageyik bir Ağustos böceğinin şarkısını duyduğunu söyledi. Diğer reisler onayladı ama beyaz adamlar inanmadı.
Kentte Ağustos böceğinin olmayacağını, olsa bile bu gürültüde duyulamayacağını söylediler.
Karageyik ısrar etti. Arabayı durdurdu. İndi, ilerideki parka gitti ve bir ağaçta Ağustos böceğini gördü.
Amerikalılar şaşırmıştı..
“Olamaz” dediler, “Sende doğa üstü güçler var.”
“Hayır” dedi Karageyik,
“Ağustos böceğini duymak için doğa üstü güce ihtiyaç yok.”
“O zaman biz niye duymadık?” dediler.
Kara Geyik cebinden metal bir 50 sent çıkardı, kaldırımda yürüyen insanların arasına yuvarladı.
Bir anda herkes “Acaba benden mi düştü?” diye paraya bakmaya başladı.
Karageyik yanındakilere sordu:
“Anladınız mı..?”
“Anlamadık” dediler.
Anlattı;
“Bir insan için önemli olan, nelere değer verdiğidir." Çünkü her şeyi ona göre duyar,
ona göre görür,
ve ona göre hisseder.
Siz doğaya değer verseydiniz,
Ağustos böceğinin,
şarkısını duyardınız..' der..
Yani  gazetecilik yere atılan demir 50 sent değil, şarkısı, olan gazeteciliğini yapar, haberini yazar.. Hem de tüm baskı, sansürlere karşın.. Çünkü onun adı gazetecidir.. Mektepli veya alaylı ya da Turkuazlı olması şart değil, o şarkıyı duyması yeter, artar bile..
Şarkı derken hemen ön yargı ile gerçek gazetecilerin şu bizim türkücü belediye başkanı ve Ağustos Böceği gibi türkü söylerler demeyim sakın. Yani şu tanımadığınız, zaman zaman tembellere dalga geçtiğiniz şu bitmesine az bir zaman kalan Ağustos ayının adını alan Böceği de küçümsemeyin..
Ve Mehtap Y. Yükselten'in ele aldığı ve Ağustos böceğini anlatan o hikayeyi de okuyup, bu bir hayli uzayan yazıyı yazan bu gazetecinin 'valilik, resmi kurum açıklaması, daveti gelmeyecek' diye düşünmeyip, işi olan gazeteciliğini yaptığını anlayın..
İşte karınca gibi çalıştığını ima etmek veya iktiara, güce, makama yalakalık için karıncalaşanların dalga geçtiği Ağustos Böceğinin gerçek hikayesi..
'Sıcak bir Ağustos günüydü.
Ağustos Böceği, bir ağacın dalında güzel sesiyle aralıksız ötüyordu. Yerdeki karıncalardan biri alaycı bir şekilde ona bakarak: “Şarkı söylemekten başka bir şey bilmez misin arkadaş? Biraz bizi örnek al da, sen de çalış” dedi.
Ağustos Böceği: “Bak karınca kardeş, siz beni yanlış tanımışsınız. Ya da hiç tanımamışsınız. Yıllardır çalışıyordum. Şu ağaç dalına daha bugün yeni geldim.” dedi.
Bunu duyan karınca çok şaşırdı. Sırtındaki yükü yere indirip, bir sinyaliyle diğer karıncaları çağırdı ve Ağustos Böceğinin yanına toplandılar. “Şu hikâyeni tam olarak anlatsana” dedi karınca.
“Anlatayım” dedi Ağustos Böceği.
“Bir zamanlar, bir ağaç dalının yarığına bırakılan minik bir yumurtaydım. Yumurtadan, kurtçuk olarak dışarı çıktım ve toprağa düştüm. Hızlıca toprağı kazarak, ağaç köklerine ulaşmam gerekiyordu. Çünkü hayatta kalabilmek için ağaç köklerinin özsuyu ile beslenecektim. Tam on yedi yıl, o kökten o köke toprağı kazıp durdum. Gözlerim kapalı ve ses çıkarmadan, sabırla çalıştım.
Sonunda yeryüzüne çıkma zamanım geldi ve toprağın altından çıktım. Üzerimdeki toprağı silkelemek için kanat çırpmaya çalıştım ama ortada kanat da yoktu. Çok kısa bir zamanda kanatlarım oluştu. Uçmayı başardım. İşte bu ağacın dalına kondum. Hiç susmayışımın sebebi ise, tüm canlılara ve arkadaşlarıma sesimi duyurabilmek.”
Karıncalardan biri şöyle dedi: “Biz kış için yuvalarımıza yiyecek taşırız. Sen kışın ne yiyeceğini düşünmez misin?”
Ağustos Böceği “Hayır” dedi. “Benim o kadar vaktim yok. Kışı hiç göremeyeceğim. Yaşamak için iki haftam var. Biz sadece Ağustos ayında yaşarız.”
Karıncaların hepsi çok üzüldü ve Ağustos Böceği hakkında ön yargılı davrandıkları için pişman oldular. Karıncaların lideri ise, diğer karıncalara dönerek şöyle dedi: “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir daha asla kimseyi küçümsemeyin. Hep
iyi niyetli olun. Olayların sebeplerini ve hikmetlerini bilmeden eleştiride bulunmayın.”
Karıncalar, Ağustos Böceğinden özür dilediler. Vedalaşarak ayrıldılar.
Anlatabildim mi bilmem ama bugünkü yazım Dadaş Erzurum kentinin gazetecilerine ve pembe gözlük takmayan gerçek gazetecilere, 'Bizdeysen gazetecisin, değilsen whatsapp grubunda değilsin' diyen Erzurum valiliğinde ki basın müdürlüğünde ki arkadaşa ve herkese hediyem olsun..
Ve ; 'Ağustos Böceği ve karıncalar hikayesi..' adını, bitmek üzere olan bu ayda, yakıcı Ağustos ayında alan ve bir başka Ağustos Böceğinin hikayesi olan bugünkü yazımı gerçek gazetecilere de selam olsun..
YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Yazar Fakir Yılmaz, Erzurum Valiliği'nin yalnızca resmi basın kartı olan gazetecileri bir iletişim grubuna dahil ederek diğerlerini dışlamasını basın özgürlüğü ve sansür üzerinden eleştirmektedir. Gazeteciliğin sadece resmi onaylarla değil, sahadaki tecrübe ve etik değerlerle tanımlanması gerektiğini savunan yazar, mesleki dayanışmanın önemine dikkat çeker. Metinde kullanılan Ağustos böceği ve karınca hikayesi, dış görünüşün ardındaki gerçeği ve önyargıların yanlışlığını simgeleyerek yerel yönetimin tutumuna bir eleştiri getirir. ABD Başkanı Trump ve küresel meselelere de değinilerek, güç sahiplerinin kendi değer yargılarını dayatma çabaları ile özgür basının direnişi arasında bir bağ kurulur. Sonuç olarak kaynak, baskılara rağmen halkın haber alma hakkını savunan gerçek gazetecilerin toplumdaki hayati rolünü vurgulayan bir manifesto niteliği taşır





YAZIYORSAM SEBEBİ VAR/Fakir Yılmaz  

**Silahları ilk yakanlar PKK değil, Duhoborlar idi…


Bir zamanlar ilçe olarak bağlı olduğu ve 1992 yılından bu yana beklenen yatırımların gerçeklememesi dolayısıyla Posof Ulgar tünelinde gibi güzel günler ışığı görülmediğinden dolayı hızla devam eden göç nedeniyle gün geçtikçe boşaldığından ilçe değil, kasaba olarak Kars’a geri bağlanmasından korkulan ‘Ardahan’ın köylerinde, savaşa ve silaha karşı duran iki sıra dışı topluluk olduğunu biliyor musunuz?’ diye sorsam başta ‘Köprü altı ve ‘Merdiven altı matbaaların yazar yaptıkları’ dediğim sözde yazarlar hemen ‘evet’, ‘biliyorum’ hatta kitap yazdım’ dediklerini duyar gibiyim..
Çünkü onların da bugün Kızılay binası olan eski kütüphanesi boşaltılır, betona çevrirken rast geke toplanıp, müteahhit firmanın damperli kamyonu ve belediyenin çöp traktörlerinin römorkları ile Ardahan Göle yolu üzerinde bulunan ve burnun dibinde olduğu şehir merkezine mahalle olarak bağlanması için bir teklif götürülmeyen adeta çarşısının içinde kalan bir köy olan Cincorup köyünün yanı başında geçen yolun kenarına atılmıştı..

Hem de bugün şiirci geçinen şair diye merdiven altı matbaalarda kitap bastırıp, köprü altlarında satan Ardahanlı emekli bürokratı tarafından..
Yani 30 yıldır halen asaleten bir müdürün atanmadığı, müzesiz Ardahan’ın İl Kültür Müdürlüğünün, dönemin Kütüphane müdür vekilince çöpe atılan yerel gazeteleri, kitapları, bilgi, belge arşivleri dolaısıyla tarihi kayıp kentin çocukları olarak kulaktan dolma hikâyelerle Ardahan ve bölgeyi tanındıklarını iddia ederler..
Ama sorsan Gürcistan sınırında sesiz, sedasız bir festival yapan Çıldır Kurtkala’ye veya Göle Şekke yada Kars Susuz Şelalelisi gibi bir şelalesi olan Posof Yeniköy, Alevi Damal’ın Oburcak’ını, Kısır dağının boşa akan suyunu içemeyen Hoçvan’ın Panik’ini, babası belediye başkanı, Avukat oğlu avukatlığı bırakıp, müteahhitliğe başladığı Hanak’ın, Çıldır’ın övündüğü Ozan’ın adını taşıyan Asıkşenlik (Suğara) gibi kapanan beldesi Ortakent Nakala köyü pardon mahallesi yada kentin tek beldesi olarak kalan ve Cağ’ı ormanları gibi Amedspor’un 3 golle takımını devirip, Bursalılara, ‘Çırpınırdı Karadeniz’ marşını söyleten Erzurum’a kaptıran Gorevengi bilmeyecek kadar memleketi tanıdıklarını sanan çok bilmişler bir hayli çoklar..
Ve; ‘Kahraman sınır bekçileri..” gazıyla tutulmak istenen ama o bir türlü gelemeyen iş, aş, ekmek, eğitim dolaysıyla binlerce insan gibi Kars ve Ardahan’dan göç edip, gittikleri Kanada’ya adını da götürüp, orada bir yerleşim yerine Kars’ın adını veren Malakanları nicelerini anladığım masallardan duysalar da onca köy adları, kale, kilise, kule, sinagoglar gibi saklanan, gizlenen, resmi tarihi belgelerinde geçmeyen arşivlere konulmayan Duhoborlaları hiç bilmezler..
Evet, ‘Vatan-Millet-Sakarya’ edebiyatı yapanların, ‘Ne vatanı Rus geliyor, kaçın’ dediklerini saklamak için ‘Kaça, kaç dönemi’ adını verdikleri dönemden bir yüz yıl önce yani 1878’den sonra Kars ve Ardahan’a yerleşen, inançları ve yaşam biçimleriyle Ardahan ve Kars’ın yaşam kültüründen hala kokusu çıkmayan ve bölgenin tarihinde derin izler bırakan Duhoborların, PKK’den önce silah yaktıklarını desem, bu kez ulusalcı faşolar, ‘Hristiyanlığı övüyorsun’ diyecek olan gericilerin yanında hewal pardon helwacıların bana saldırılacağını da bilsem de kayıtlar da kalması adına ömür yettikçe saklanmak istenen gerçekleri karınca, kararınca kazıyıp, yazmaya devam edeceğim..
Ve 18. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkan, kiliseyi, ikonları, devlet otoritesini, vergiyi ve askerliği reddeden, şiddet karşıtı (pasifist) ve barışçı bir Hristiyan topluluğu olan Duhoborların, PKK’den önce taaa 1895’te silahlarını yakarak savaşı reddettiklerini söylesem, ‘Haberlerinde köylerim eski adlarını niye yazıyorsun?’ diyenlerin de bana yine kızdığını da his ediyorum..
Çünkü, bugün yine Göle merkez de kavga çıkaran köy koruyucuların da, ‘KALDIRILMASI İSTENEN BANKAMATİK KORUYUCULARININ KARIŞTIĞI BARIŞ SÜRECİNE SIKINTI YARATAN KAVGA!’ başlıklı haberime kızıp, sanalda ki bu haberimle ilgili linkimi paylaşımın altına dümdüz gittiklerini görürken, bunlardan birinin hastanelik olana kadar dayak yediğini bu yazıyı yazarken öğreniyordum.
Ve ‘Yine bozulur mu?’ diye korkulan yeni barış sürecinin TBMM’de rekor oy ile imza altına alındığı bir esnada Göle’de ki; ‘Bayrak açıyorum’ pardon ‘Bankamatikçi’ denen köy koruyucularıyla yaşanan ‘ilginç’ hatta :’zaman ayarlı’ denen istenmeyen gerginlik başta olmak üzere yeni sürece karşı çıkan ve kendilerinin savaşla, çatışma ile elde ettikleri çıkarlarının elden gideceğinin paniği içinde olanların, uydurdukları bölünme masalı ile yatıp, kalkanlar yine beni hain ilan edip, kızılca kıyamet kopacaklarını da bile bile yazmaya devam edeceğim..
Bugün Hollanda’nın atom bombası olan Gravyer peyniri başta olmak üzere Kaşar’ın, ilk enerji barajları olan su değirmenleri ve onca güzel yaşam kültürünü bizlere miras olarak bırakan Malakanlarla birlikte bölgede yaşayan Duhoborlar yaklaşık 80 yıl boyunca benim de köyüm olan Ardahan’ın Şişka, Sarzep köylerinin yani sıra Kars’ın üretim ve köy yaşamının bir parçası oldular
Ve bugün vali beyin makamı olması için Kültür Bakanlığının Kars Anıtlar Müdürlüğümce, ‘Kır/Dök’ izini verilen ama ilk kongrenin yapıldığı, ilk bayrağını göndere çekildiği, ülkenin yeniden kuruluş temellerinin atıldığı yıllarda ilk kez cumhuriyet kelimesinin seslendirildiğimi müze olacak denen bir tarihi yapı olduğu unutulan Kongre binası gibi geriye birkaç yapı, hatıra ve Ardahan ile Kars’ın çok kültürlü geçmişinden unutulmaya yüz tutmuş bir hikâye kalmaması adına bu notu da buraya düşmüş olayım..
Çünkü Köy Enstitülerinde mezun olmuş, 103 yaşına ulaşan Kazım hocalar gibilerinin başta soy adlarına adını veren Kafkas Arısı hikayesi yazmadıkları gibi bu bölgenin tarihini ele alan ‘yok’ kadar az olduğunu Candan Badem, Taner Akçam hoca gibilerinin de benden beter hain, komünist, falanın, filanın dostu diye ilan eden bir anlayış ile dışlanıp, bölgede yetmedi ülkede sürgün yediğini ve silahları ilk yakanların PKK’lılar değil, halen göç veren Doğu Ekspiresinin gelmesi için bir İstasyon, bir Antrepo bekleyen havaalansız Ardahan ve yıllardır Ermenistan’a açılan Doğu kapısı açılmayan, Ardahan’a kıyamadığı elindeki hava ve demiryolu kozunu Ardahan gibi kendisinden ayrılan Iğdır’a kaptırmak üzere olan Kars’ta da yaşayan Duhoborlar olduğunu 57 yaşına ayak basmış bir Ardahanlı olarak kendi tarihimizde değil, ‘dış güçler’ denerek matbaasını bile 600 yıl sonra ülkeye getirdiğimiz EL’in, Gavurun interneti insanlığın hizmetine verdiğinden bu yana öğrenip, okuyor, duyuyorum..
Ha bu arada, ‘Ne barış süreci aslında Kürt devleti kuruluyor’ ve ‘Asıl dert Erdoğan’a yeni imkan verecek olan yeni Anayasa’ denenen Suriye’de Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan, YPG-SDG’nin birkaç gün içinde feshedileceğini ve 10-12 bin savaşçının Suriye ordusuna katıldığını açıkladığını öne sürdüğü haberlerini de okurken bu önemli adımla yakılacak ve gömülecek olan silahlardan çıkacak olan dumanlarının bulut olup, ülkemin iç barışına gölge değil, yağmur olmasına ve bu yağmurla birlikte yeniden yeşeren kardeşlik tohumlarına güçlü bir genel af olarak can vermesini umut ettiğimi de onca tahriklere rağmen yaşananları sabırla izleyen, barıştan, kardeşlikten yana bir Duhobor pardon bir Kürt gazeteci olarak belirtmek isterim.

YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Gazeteci Fakir Yılmaz, bu yazısında Ardahan ve Kars bölgelerinin derinliklerinde saklı kalan, resmi tarihin pek bahsetmediği Duhoborlar ve Malakanlar gibi toplulukların kültürel mirasına odaklanmaktadır. Yazar, barışçı ve savaş karşıtı kimlikleriyle bilinen Duhoborların, henüz 1895 yılında silahlarını yakarak şiddeti reddetmelerini tarihsel bir dönüm noktası olarak vurgulamaktadır. Bölgedeki yerel arşivlerin ve kütüphanelerin ihmal edilmesini eleştiren metin, güncel barış süreçleri ile geçmişin pasifist gelenekleri arasında ilgi çekici bağlar kurmaktadır. Ardahan’ın göç, yatırım eksikliği ve kimlik mücadelesi gibi kronik sorunlarına değinilirken, kentin çok kültürlü yapısının korunması gerektiği savunulmaktadır. Sonuç olarak yazar, tarihsel gerçeklerin peşinden giderek bölgedeki kardeşlik ve barış tohumlarının yeniden yeşermesi arzusunu dile getirmektedir.


1 idik, bu kez 25 olduk..

Memleketim Ardahan'ın yanı sıra Ardahanlı birinin hem vali, hem de kayyum olarak Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptığı ve yine bir Ardahanlı Kolordu Komutanı atandığı yetmedi İmamoğlu gibi onca siyasi, gazeteci, Aydın'ın yanında genel bir Af bekleyen binlerce insanın da güçlü bir Genel Af beklediği Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde kendisine ceza veren hakimlerle birlikte tutuklu bulunan eski belediye başkanı Bekir Kaya'nın kenti Van kentimizin marka giyim mağazalarından birine, AL GİYİM adlı mağazalarına sahiplik eden Fatih Balcı dostumun bana anımsattığı yeni bir güne başlarken 4 yıl önce ele aldığım yazım önüme düşüyor.
'1 İdik, 23 oldu' başlıklı yazımı okuyunca Fatih Balcı dostumun whatsapp durumunda paylaştığı, '17 Ağustos 1999' Unutmadık, Unutmayacağı ' başlıklı paylaşımının ne anlama geldiğini düşünen benim bile o günü yani 27 yıl önce bugün adı Kartepe olan Kocaeli Sarımeşe'de bizzat yaşadığım, 1999 Marmara depremini 4 yıl önceki yazımda 'unutuyoruz' dediğim gibi unuttuğumu da hatırlıyorum.
Evet, 4 yıl önce '1 idik, 23 yıl olduk' başlığı ile ele aldığım yazımında 2 yıl önce tekrardan yazılmış bir yazım olduğunu da bana anımsatan dostum, genç ve başarılı iş insanı Fatih Balcı'nın yanında yıllar önce ele aldığım yazımın bana hatırlattığı o günü, o paylaşım ve o yazım, 'Unutmadık, Unutmayacağız' diye başlık, manşet, slogan atan bizlerin bulabilmişsek dün yediğimizi unuttuğumuzu 23 yıllık iktidarı boyunca yaşanılanları unuttuğumuz partinin de başta, bir önceki cumhurbaşkanı, başbakan, bakan Abdullah Gül'ü olmak üzere birçoklarını unutup, davet bile etmediği 25. yıl kuruluş dönümünü kutladığını da hatırlıyorum.
Ve 4 yıl önce ele aldığım iki yıl önce bugünkü yazım gibi güncelleyerek ele aldığım o yazımın '1 İdik, 23 olduk' başlığını, '1 İdik, bu kez 25 olduk' diye değişip, benimde aralarında olduklarının unuttuğu 1999 yılının 17 Ağustos'u, Güneydoğu'yu yerle bir eden ve 'Asrın Depremi' adı konulan deprem de olduğu gibi 4 yıldır konutları teslim emilemeyen Göle depremin, Posof heyelanını ve onca doğal, siyasi, ekonomik depremi bir kez daha hatırlatma adına yeniden yayınlamaya karar kılıyorum..
Çünkü bugün 17 Ağustos...
Yani 3 yıl boyunca 'Siyah Beyaz Kocaeli Gazetesi' isimli 3. günlük gazetemi çıkardığım Kocaeli'nin de içinde olduğu bu ülkeyi oluşturan balık hafızalı toplum 27 yıl önce 17 Ağustos gecesi, saat 03. 02'de yaşanan ve 45 saniye içinde binlerce insanın ölümüne bir o kadarının da evsiz-barksız ve sakat kaldığını hatırladı mı?

Hiç sanmıyorum.
Çünkü, Erzurumspor'u 3-0 yenen Amedspor'un bu başarısına kızıp, kıskanan ve bunu hissettirmek adına, 'Bursalımısın' dendiğinde nedense kızılan Bursaspor'un maçında amigoların, 'Çırpınırdı 'Karadeniz' marşı gazı ile 'vatan-millet-sakarya' marşını keyifle söylenerek deprem önlemleri dahil her konuda önlem almış, yaşanan eski acıların yeniden yaşanmayacağını düşünecek vaktimiz yoktu..
Adeta robotlaşan toplum, daha önüne gelen yemeğin ne olduğuna bakmadan, bir elinde cep telefonu, diğer elinde kaşık, sanırsın makale okuyor.
Ah, keşke öyle olsa! Sosyal medyada kendine ayrı bir hayat kuran robotik insan, akışına düşen her gönderiyi okumadan; önceden programlanmış gibi beğen geç, beğen geç...
Çünkü böylesine okumaktan, araştırmaktan yoksun bir topluluğa çevrilen insanlar, '1 İdik 21 olduk..' başlığıyla hashtag açan ve 25. kuruluş yıl dönümünü kutlayan bir iktidar ve havuz medya sayesinde tarihte bugün yaşanılanlar unutulacak kadar yorgun bu vatandaş.
Çünkü aynı zamanda toplumun birer ferdi olarak müteahhitleri zenginleştirip, onlarla ortak olanların gizlice ve gelişi güzel değiştirilen Kent İmar Programlarının birinin de Ardahan'da, Kura Nehrinin yanı başındaki otel arsanın bir çırpıda nasıl olup, konut arsası ve o arsaya daireciklerin resmiyette 200, gayri resmi 700 ile 900 TL arasında satıldığını da sorgulama zahmetinde bulunmayan bir toplum...
Ve aynı toplumun idarecilerin nasıl oldu da birkaç yıl içinde milyonların sahibi olduğunu da merak edip, sorgulamadığını
bilen bir fert olarak 27 yıl önce 17 Ağustos'ta ne kadar binanın yerle bir olduğunu merak edip sorgulamaz olduğunu da bilenlerdenim.
Evet, 27 yıl önce bugün yani şu an yine aynı yerde olduğum Marmara'da yaşanan facia öncesi gelen artçıları fark edemediğimiz gibi bugünde başta Ardahan'da temelinden cesetler çıkan Karagöl Mahallesinde olmak üzere, temelinden su fışkıran Kura Nehri yatağına hatta valilik ve savcılığın hemen karşısında yol ortasında yapımına izin verilen onca binayı hatırlıyorum...
Ve bugün yani 27 yıl önce binlerce insanı vuran depremin ardından 'önlem alacağız' deyip, bol kepçeden salladıkları gibi yine bol keseden sallama günü...
Yani göz göre göre gelecek yeni bir depremle yerle bir olması büyük ihtimal olan yeni binalara izin verenler bugün 17 Ağustos Depreminin yaşandığı 27 yıl önceki gibi yine timsah göz yaşları döküp, önlem alacaklarını söyleyip, duracaklar.
Ve bugün yapılacak olan açıklamalarla birçok insan yine sarsılacak, ağlayacak, üzülecek ve büyük deprem öncesi gelen artçılar gibi sallanacak.
Peki, 'Kim suçlu?' diye sorduğunuz da sonuçların açıklanmasıyla adeta bir büyük deprem daha yaşayan yüzlerce öğrencinin dışarıda kalmasına neden olan ve adı yanlış sorular, çalınan sorular, geç açıklanan sonuçlar, ulaşılabilirliği olmayan ve bilgi edinmede yetersiz olmasıyla anılan Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) yetmedi kamu sınavları skandalları ve onca deprem, sıkıntı, sorun ardından 'Kader' denip, bir istifanın yaşanmadığı ülkem akla gelir...
He, bir de otel yapılacak denilen şehir planını bir gecede ansızın değiştirip, satışına izin veren Ardahan Belediyesi ve şu an bulunduğum İstanbul'da deprem alanları dahil birçok alanda bir gecede yükselen şehir planından çok uzaklarda olan binalar gelir...
Ne diyelim?
“Bunlar artçılar, umarız daha büyük deprem, ekonomik, sosyal, siyasal sarsıntılar olmaz” demekten ve '1 idik 25 olduk..' demekten öte söz kaldı mı ki?!.
**YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Fakir Yılmaz’ın kaleme aldığı bu metin, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi'nin yıl dönümü vesilesiyle toplumun ve siyasetin içine düştüğü kolektif unutkanlığı eleştirel bir dille sorgulamaktadır. Yazar, iktidarın yirmi beşinci kuruluş yılını kutladığı güncel siyasi atmosfer ile geçmişte yaşanan büyük acıların hafızalardan silinmesi arasındaki çelişkiye dikkat çeker. İmar usulsüzlükleri, liyakat eksikliği ve tedbir alınmadan yükselen yeni binalar üzerinden Türkiye'nin hem doğal afetlere hem de sosyal sarsıntılara karşı hazırlıksız olduğunu vurgular. Toplumun sosyal medya ve günlük meşgalelerle robotlaşarak geçmişteki felaketlerden ders çıkarmadığını savunan yazı, yerel yönetimlerden merkezi otoriteye kadar uzanan bir sorumluluk zincirine işaret eder. Sonuç olarak eser, yaşanan tüm ekonomik ve siyasi depremlere rağmen sorgulama yetisini kaybeden bir halkın, yeni felaketlerle yüzleşme riskini çarpıcı bir hatırlatmayla ortaya koyar.

PARA DEĞİL, EĞİTİM BORSASI KAPATILIYOR!..


‘MÜDÜR BEY POSOF’A GİTMİŞKEN RUHSATSIZ OLAN POSOF BETON SANTRALİNDE ZİYARET ETTTİN Mİ?’ ara başlığı ile AFAD VE ÇEVRE POSOF’TA, TOKİ GÖLE DE BİTİREMİYOR!’ haberi yaptığım esnada sabah sabah beni arayan Göleli bir öğretmen, önce ‘Ben dedim, ben duyurdum diye sakın benden bahsetmesin ama ‘Irgat Kaymakam’ manşet haberini okudum. Haber çok güzel ama fark etmediğin bir şeyi sana diyeyim mi? O kaymakamın ziyaret edip, çağ yediği TİGEM’in yanı başında bulunan Göle Borsa İstanbul Ortaokulu kapatılacak ve Tigem’ verilecek, haberin olsun.. Bak benden duymadın ha..’ diyerek Göle Borsa İstanbul Ortaokulunun kapatılacağını haber veriyordu.
Bende, verdiğim söz namusu ile adından bahsetmeyeceğimi belirttikten sonra ilk bana duyurulan haberi ‘BİTMEYEN TOKİ’DE ‘YENİ OKUL YAPACAĞIZ’ DENEN GÖLE NİN EĞİTİM BORSASI KAPATILIYOR!.’ başlığı ile veriyor ve adı bir anda ‘Çerçeve yasa’ olan Kürt Sorunu uzlaşması, Mekke Anlaşması ve ortalıkta görünmeyen İran’ı, var olan diline ‘bilinmeyen dil’ denen Kürtçede ki hedi hedi, Türkçe’de yavaş yavaş denen bir taktikle yoran öte taraftan ülkesinin kırasında bulunan Venezuela’dan sonra Küba’ya göz koyan güçlü rakibi Trump’u kıskanan Putin’nin Ukrayna’dan sonra Japonya ya göz diktiğini, giydiği askeri üniforma ile duyurmasıyla meşgul ettiği dünya ve ulusal gündemi kenara itip, yerel gündemle ilgili bir yazımı yazmaya başlıyordum..
Bünyesinde, ‘Hayvan Araştırma ve Uygulama Hastanesi! açılacağı söylenen ama ne hikmetse unutulup, ‘Kahvaltı cafe’ açılan ve ‘Kafkas Arı ve Arıcılık Uygulama ve Araştırma Merkezi’ zaten olan Ardahan’da Arıcılık Bölümü açacağını müjdeleyen Posoflu Ardahan Üniversitesi Rektörü, ‘müjde’ diye bir açıklama yapmış.
Son olarak Amasya’da görünen rektörün başında olduğu üniversitenin karşın kurulduğundan bu yana hiç bir kurumu yada çalışması olmayan Hanak ve Damal’da değil, Yüksek Okulu ve Fakültesi olmasına Göle’de, ‘Süt ve Besi Hayvancılığı Bölümü’nün kurulacağını açıklayan hemşerim rektörün bu elesine açıklamasını, ‘Büyük Müjde’li diye veren ama Ardahan’ı çokta bilmeyen, tanımayan yerel basınca, ‘Büyük Haber’ olarak kamuoyuna sunuldu.
Yani bisikletli, taytlı valisinden sonra ‘mırdar et’li lokantası ile ‘teknolojik çeper dibi’ dediğim sanalda bir hayli viral olan mamelektim, Ardahan’da devam eden göç dolaysıyla devasa bir okul daha kapatılıyor.
Ardahan İl Milli Eğitim Müdürlüğüne atanan yeni İl Milli Eğitim Müdürü .Kenan Kaya’nın ilk icraatı olarak tarihe geçecek olarak tarihe geçecek olan bir kararla Göle eski Yatılı Bölge Okulu yani yeni adıyla Borsa İstanbul Ortaokulunun da kapatılacağını duyup, bu konuda birilerinin çok sevdiği (!) ben ilk haberi yapar yapmaz art ada açıklamalar ve samimi olmayan sanal tepkilerde gelmeye başladı. Bu açıklamaların en gülüncü ve dikkat çekeni de yeni İl Milli Eğitim Müdüründen yada aynı gün, ‘VALİ BEY BU İŞLERE BAKSAN OLMAZ MI? ‘ diye paylaşım yaptığım yeni validen değil, Ardahan Karayolları Şefi gibi değişmezlerden olan Halil Aras hoca’dan geliyordu.
Evet, kendisine asalet, eşine 25 Bin değerinde ki ‘yılın öğretmeni’ ödülünü alan ve Ardahan’da bulunduğu esnada sık sık ‘hastayım’ deyip, kapısı olmayan, Fetocular oldukları iddiasıyla binalarına el konulanlarla davalık olan binadaki makamında doğru dürüst oturmayıp, yerine altına makam arabası koydurttuğu Göle’de ki bir öğretmene vekaleten baktıran eski İl Milli Eğitim Müdürünün gelir gelmez, Damal’da ki bir çok okulu kapattığı Ardahan’da devam eden göç bahane edilerek okul kapatılmaya devam ediliyor.
Yıkılıp, ortada anılarıyla birlikte ortada kaldırılan Ardahan Lisesi gibi onca kapatılan köy okulu gibi bir çok ünlü isimin ilk okulu da olan Göle’nin simgesi konumunda ki devasa binaya sahip, okulda kapatılıyor.
OKUL İÇİN Mİ, LOJMANLAR İÇİN Mİ AĞLIYORLAR?!
2 katlı, 24 derslik bir okul olan Göle Borsa İstanbul Ortaokulu, çok amaçlı spor salonu (konferans salonu tam teşekküllü yaklaşık 200 kişilik), Spor salonu, Yemekhane ve 24 tane lojmanlık bir okul olan Göle Borsa İstanbul Okulu, yıllar önce yapılmasına karşın, bugüne dek bir çivinin çakılmadığı Ardahan Organize Sanayi’nin de yanı başında olduğu eski Hanak yolu gibi trafiğe açılmayıp, kaderine terk edilen ‘eski Ardahan yolu’nun da geçtiği Salimbey Mahallesi’nde bulunuyor.
Aralarında bazı değişmez Göleli öğretmenlerin de olduğu Gölelilerin çok (!) üzüldüklerini belirttikleri okulun, kapatılıp, özelleştirilen bitişiğindeki Tigem’e devasa arsasıyla birlikte devir edileceği de ileri sürüp, bölge siyasileri, stk’larının yanı sıra ‘kışın kaz yemekten, yazın saz çalmaktan..’ başka bir iş yapmadıkları ileri sürülen dernekler, federasyonların konuya el atmaları isterlerken, bu istemin ne kadar samimi olduğunu ve bugüne dek susanların bu oku için mi yoksa lojmanları için üzülüp, üzülmediklerini de şüpheyle bakıp, merak etmedim de değil..
Bu şüpheme neden olanın Göle’nin ilk günlük, ofset gazetesi olan Göle Gözlem Gazetesini çıkaran, ‘Şekke Alevimidr, değilimdir?’ diye sorunca birilerinin bir hayli, kızdırıp, rahatsız ettiğim bir gazeteci olarak çok iyi tanıdığım, bildiğim Göle ve Gölelilerin bugüne dek Göle’de yaşananlara, yazdıklarımıza çok (!) duyarlı olmalarıydı.. Ve bu şüphemi haklı çıkaran en önemli bir kaç konuyu, meseleyi, yaşanmış aklıma gelmesiydi..
Çünkü, Göle’de önemli bir ekonomik ve sosyal hareketlilik sağlayan 247. Piyade Alayı kaldırılması, Göle’nin tarım ve hayvancılık açısından önemli değerlerinden biri olan TİGEM önce uzun yıllar kapatılıp, ardından özelleştirilmesi, İlçe Orman müdürlüğü kapatılan ve Göle’nin en büyük doğal zenginliklerinden biri sarıçam ormanlarının her yıl katliam derecesine kesilip, doğranıp, Göle’de işleme konulmadan resmi satış ilanı bölgenin yerel gazetelerinde bile yapılmadan başka kentlere görülüp, satılmasına isyan etmeyen aynı Gölelilerdi..
Ve aynı Göleliler, ‘Göle Belediyesi’ne ait olan Hakimin Çayırının Göle’de bir dükkanı, vergi levası olmayanlarca ama sitemde değil, karada, kasada veya mevcut iktidarının sık sık dile getirdiği ve altındaki altınları istediği yastık altında paralarının bir bölümü ile yani ‘Büyük para’ denilen 22 milyona sesiz, sedasız alınmasının yanında içinde bulunan mezarların sökülüp, kenara atıldığı yine Göle Belediyene ait arsanın TİGEMi alanlarca kaşla göz arasında 7 milyona al acele tapu sahiplerinin değişmesi, eski sinema yerinin yap/işlete verilmesi ve buralardan gelen paraların akıbeti Göle Belediyesine ait eski binaya bir parti teşkilatınca âdeta çökülmesi konusu, özel ve devlet bankalarının yanında karakollar gibi 50’nin üzerinde köy okulluları, ebe ve sağlık ocaklarının Ardahan İl Genelinde olduğu gibi kapatılmasına da sesiz kalmıştılar..
Şimdide eski yatılı bölge olan Göle Borsa Ortaokulu meselesi karşında ki sessizlik ve suskunluğa isyan edenler, başta seçmen tabanı büyük olan ve İl Başkanı olan Avukat Yaşar Kaya’yı bizzat arayıp, ‘O arsada ki mezarlar kimiler aitti, n iye susuyorsunuz?’ diye sorduğum DEM Parti Göle İlçe Örgütü yetmez CHP, Yeni Parti gibi partiler başta olmak üzere muhalefette bulunan siyasiler, toplumun sesinin çıkması için önderlik edecek olan stk’lar ne iş yaparlar’ diye sorarken ‘OKUL İÇİN Mİ, LOJMANLAR İÇİN Mİ AĞLIYORLAR?!’ ara başlığımın haklı gibi olduğunu düşünmüyor değildim..
Çünkü, son olarak geçmiş yıllar gibi bu yılda çamur akan içme su sorunun yanın da İstanbul Borsasınca yaptırılan ve kapatılacağı söylenen Yatılı Bölge Okulu’nun geleceği, bölge ormanların korunması ve orman yönetimi, bölge hayvancılığını kalkınması için kurulan ancak birlerini emekli etmekten, devasa çayırları ile özel sektörü kalkındırmaktan bir türlü öteye gitmeyen TİGEM ve tarımsal üretim konusu, Ardahan’da ki valilik ve adliye binası gibi depreme dayanıklı olmadığı gerekçesiyle boşaltılan ama yıkılıp,, yerlerine yenileri yapılmayan askeri lojman ve kışlaların yıllarıdır boşaltılıp, yenilenmeyen ve gün geçtikçe adeta bir sınır birliği haline getirilen askeri birliklerinden olan Göle Piyade Alayı’nın kaldırılması, ‘Millet Bahçesi olacak’ denip, senelerdir bom boş bekletilen devasa arazisinde değil yeni yaşam alanları festival bile yapılmamasına da ses çıkarılmamıştı..
Ve bu kadar sorunun yanında onca dile getirilmeyen sorunlar dolaysıyla devam eden göç yetmez gibi ‘hain yol’ denilen Kol köyü üzerinden Posof”un Şavşat’a bağlama planı gibi Senemoğlu köyü üzerinden Kars Selim’e bağlanması için sesiz, sedasızca bir yol yapılan Göle’nin kaza, bir demir yolu olmak üzere 3 gümrük kapısı olan ama ithalattan, ihracattan sıfır çeken 5 ilçeli, bir beldeli 226 köylü 75 plakalı Ardahan’ın ilçe olmaya doğru hızla yol aldığına da bir kez daha buraya lojman için değil, kalben üzülerek buraya bir kez daha yazalım..
Ve Borsa İstanbul Ortaokulu gibi kapatılan Çıldır Suğara, Hanak Büyük Nakala beldeleri ardından ‘ tek dişi kalmış halde olan Ardahan’ın tek beldesi Goreveng’in de her an kapatılacağını unutan, Allahüekber dağını dibinde çıkıp, Hoçvan’a suyu içirilemeyen Kısır dağının boşa akan suyu gibi Kafkaslara kadar uzanan, önü Beşikkaya HES Barajı ile kapatılıp, büyük bölümün Karadeniz’e akıtılacağı hedeflenen ve DSİ tarafından çalımalar başlatılan, çokta Arıcılık yapılmayan Göle ovasına çiçekler açtırıp, Ardahan ve Gürcistan üzerinden Kafkaslara uzanan, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’nün suyunu içtiği Kura Nehrini kirleterek, izleyen Göleliler, ‘Şimdi ne yapacak? diyerek bakıp, bekleyelim..
Çünkü çamurlu su içen ilçeye, ‘Belediye değil, bakanlık su getirecek’ denen bakanlık olan Çevre Şehircilik Bakanlığının desteğiyle, onunda yazıda bahsi geçen Borsa İstanbul Ortaokulu gibi 2025 yılında yapılan yönetmenlik delikliğiyle adeta kapatılan İller Bankası, İLBANK aracılığıyla yaptırılan ama yapıldığı günden bu yana doğru dürüst çalıştırılamayan bölgenin en büyük Atık Su Arıtma Tesisinin üzerinde olan Kura Nehri gibi uzayan bugünkü yazıyı da bitirelim..
*YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Ardahan’ın Göle ilçesindeki Borsa İstanbul Ortaokulu’nun kapatılarak arazisinin TİGEM’e devredileceği iddiası, bölgedeki sosyo-ekonomik gerilemeyi ve göç sorununu yeniden gündeme taşımıştır. Yazar, bu kararın bölge halkı ve siyasetçiler tarafından yeterince sahiplenilmemesini eleştirirken, tepkilerin okulun eğitim işlevinden ziyade lojman imkanlarını kaybetme korkusundan kaynaklanabileceğine dikkat çekmektedir. Metinde, Ardahan Üniversitesi’nin bölgeyi tanımayan projeleri ve yerel yönetimin yetersizlikleri, kentin sistematik bir küçülme süreci içinde olduğu gerçeğiyle birleştirilerek sunulmaktadır. Göle’deki askeri birliklerin kaldırılması ve ormanların kontrolsüzce kesilmesi gibi geçmişteki kayıplara sessiz kalan yerel dinamiklerin, eğitim kurumlarının birer birer kapanması karşısındaki tutumu sorgulanmaktadır. Sonuç olarak kaynak, Ardahan ve ilçelerinin sahipsiz bırakılmasını ve idari kararlarla kentin toplumsal yapısının nasıl zayıflatıldığını çarpıcı bir dille özetlemektedir.


Şener Şen’in filminde ki namuslu..


36 yıllık gazetecilik hayatımda sıkça rastladığım ve elimde geldikçe kalemimle nefeslerini kesmeye çalıştığım namuslu, namussuzlarla uğraşmaktan yoruldum desem hem kendime, hem de mesleğime ihanet etmiş olurum..
Çünkü değil yorulmak, onca namuslu, namussuzlarla uğraşmaktan olağanüstü zevk alıp, tatmin olduğumu bir ben, birde beni yaratıp, bu görevi bana veren Allah bilir..
Evet..
Şu bir kaç aydır yaşadığımız ve yazdığımız on iki olayda da aynı zevki, aynı duyguyu yaşadığımı bilmesini istediğim okurumun da fark etiğini sandığım kırmızı taytlı, 5 aylıklı validen sonra şu yasal olarak yasak olmayan ama dini inancımız gereği haram olan domuz meselesi yetmedi ARÜ’de yaşananlarla ilgili haber ve yorumlarımın birilerini bir hayli kıskandırıp, acıttığı gibi, etrafımda ne kadar namuslu geçinip, namussuz olduğunu da yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı ve başrolünde Şener Şen’in oynadığı 1984 yapımı Türk komedi filmini izler gibi oldum.
Ve; ‘Halk sağlığı için’ denen ve “iki, tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasanın sizin için neden reddedilmesi gerekiyor?” sorusuna cevap arandığı ülkemde, “İki, Üç ayyaş” diye suçlanan ama bu ülkenin kurucu liderlerinden 2.’si olan Malatyalı İnönü, “Bir memlekette namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette kurtuluş yoktur.” sözünü de hatırlıyorum..

Namusluların cesaretinin gölgesinde bile korkan Namussuz kavramına gelince, uzun uzun sözlük anlamını anlatmaya gerek yok. Çünkü anlatsam da ne o kadar sözlük, nede ben anlatamam.. Çünkü namus kavramını namussuzların anlayacağı bir şey değil..
Ancak, hatırlasanız son çıkan torba yasalardan birinde, küçük yaştaki çocukların suç işlemesi hâlinde büyükmüş gibi muamele görecekleri kabul edildiğini ve şu 2 yıla yakındır tartışılan ve haftanın başında rekor bir oy ile kabul edilen adı Kürt Sorunu olan ama gelecek tepkiler minimize etme adına adı, ‘‘Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi’ yetmedi ‘Terörsüz Türkiye’ konulan kanun teklifi gibi yine rekor bir oy ile Meclis’te imzalanarak yasa hâline getirilmişti.

Başta, “Türkiye Pazar Günü yeni bir sabaha uyanacak” diyen Adalet Bakanı olmak üzere birçok kişi, “İyi iş yaptık.” derken neden o çocukların çocuk yaşta suç işlediklerini, neden suça teşvik edildiklerini araştırmak ve buna yönelik önlem almak konusunda hiçbir adım atmamış; Eğitmek, öğretmek ve kurallara uyan insan yetiştirmek, yollar yapmaktansa olağanüstü arttırılan Trafik cezaları gibi ceza artırımına sevinmişlerdi.
Bu arada bugünkü yazımızla ilgili olmazsa da çokta ilgisi olan buraya bir ara notu düşelim..
Çünkü, son kanun teklifine verilen 497 oyun AK Parti Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olması ve mevcut Anayasanın yeniden ve baştan aşağı değiştirilmesi için gereken 360 oyun ön hazırlığı için yapılmış bir hazırlık maçı olarakta değerlendirile bilinir.. Çünkü asıl hedefin bahsi geçen konudan çok Anayasa olduğu da tartışılan konuların başında geldiğini gözen kaçırmamak gerek.. Yani bugünden itibaren başlayacak gündem oluşturma ile sıranın Anayasa olacağını ve yeni Anayasa şimdiden hayırlı olsun diyebiliriz..
İnanmıyorsanız; ‘Rekor’ denecek olan ve Anayasayı değişmeyi aklına koyan iktidarı bile şaşırtan 497 oyun kullanıldığı günden bir gün önce Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Türkiye Pazar Günü yeni bir sabaha uyanacak” sözü ile MHP’den öte iktidar ortağı olan DEM’in serin durup, ‘Ne olacaklar?’ denen Demirtaşları bile ağzına almayıp, susmasını, ‘İktidarın gölge ortağı dediğim Özür Özel’li eski CHP’li, yeni Yeni Partililerin onaylarını da hatırlayıp, gelişmeye bir da bu yönde değerlendirin diyerek bu iddiamı da bugünkü yazıma konu olanla alakası olmasa da arada buraya not düşeyim dedim,
‘Çok bilmiş’ kesildiysem özür.. Çünkü amacım ukalalık değil, yerele dalmışken ulusal gündemi tutup, kaçırmamaktı..
Neyse deyip, bugünkü konumuza, yazımıza yani “Bir memlekette namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça o memlekette kurtuluş yoktur.” sözüne dönecek olursak karşımıza bu kez Şener Şen’in filminde sıkça geçen ve namuslu geçinmeye direnenlerin karşısına sıkça çıkan ve sıkça dillendirilen ‘namussuz, namuslu’ sözünü hak eden büyükler değil, kimin namuslu, kimin namussuz olduğunun farkına bile varmayan çocuklar çıkıyor..
Ve aynı çocukların, namussuzlar dediklerimiz tarafından suça teşvik edildikleri gibi; Çocuğa tecavüz, kadına sarkıntılık ve tetikçilik gibi adi işler dolayısıyla Gürcistan ya da İran’da da olsa getirilip, Ardahan T Tipi Cezaevi dâhil ülkede ki tıka basa dolu cezaevlerine konulduklarını biliyorduk.
Şimdi, ‘Ula hani kablo’ diyerek şu son günlerde yaşanılanlara, yazdıklarıma ve bunca yaşanan gerçeklere karşın sahada namuslu geçinip, namussuzluğun en daniskasını yapanların ‘Modern çeper dibi’ dediğim sanal ortamda bana yönelik paylaştıkları namussuzca mesajlarına…
Her yazılanı, ne anlatmak istediğini okumadan, anlamadan, algılamadan, ‘iş olsun torba dolsun..’ dercesine her yazılana, yazdığıma veya her konuya, “maydanoz olsun” misali o küçük beyinciklerinin emir ettiği ön yargıyla sözde mesajlar paylaşanların aslında gerçekleri yazan, anlatanların namuslu çabalarını örtme telaşlarının şaşkınlığıyla ortaya koydukları namussuzluklarından öte bir şey değildir.
Çünkü bu namuslu, namussuzlar asıl suçlulardır, domuzun haram olduğunu emir eden dinimizin ‘Oda suçtur’ dediği namussuzluğun suç ortaklarıdır.
Ve son soru ile koyalım bir kez daha noktayı hem de en kırmızısından..
Neyi, kimi, kimleri anlatmaya çalıştığımız anladınız mı, pardon o filmi, Şener Şen’in ‘Namuslu’ filminde anlatılmak isteneni anladınız mı?

YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Gazeteci Fakir Yılmaz, kaleme aldığı bu yazıda meslek hayatı boyunca karşılaştığı toplumsal yozlaşma ve etik değerlerin yitimi konularını sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, toplumdaki “namuslu” ve “namussuz” ayrımına odaklanarak, dürüst insanların kötülük karşısında en az suçlular kadar cesur olması gerektiğini savunmaktadır. Metinde, güncel siyasi gelişmelerden yeni Anayasa tartışmalarına, çocuk suçluluğundan yargı reformlarına kadar geniş bir yelpazede eleştiriler sunulmaktadır. Özellikle yerel ve ulusal sorunların birbirine karıştığı bu dönemde, gazetecilik görevini gerçekleri haykırarak sürdürme kararlılığı vurgulanmaktadır. Yazar, kendisine yönelik sanal saldırılara ve toplumsal ikiyüzlülüğe karşı boyun eğmeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Sonuç olarak kaynak, Türkiye’nin içinden geçtiği siyasi ve ahlaki dönüşümü bir gazetecinin gözlem ve deneyimleri üzerinden sorgulamaktadır.



Domuz eti yemek suç mu?


Muhafazakar bir partinin 25 yıllık iktidarı döneminde Domuz Eti Satışı Serbest mi?
Serbest..
Peki Türkiye’de Durum Ne?
Türkiye’de domuz, 2006 yılından itibaren resmî olarak “kasaplık hayvan” statüsünde değerlendiriliyor.
Bu kapsamda üretim, satış ve işleme süreçleri tamamen yasal çerçevede yürütülüyor.
Ve Ardahan’ın da içinde olduğu ülkede kaç Domuz çiftliği var?
Tarım Bakanlığının denetimi sonucu aralarında Ardahan’ın da olduğu 81 Vilayetli Türkiye genelinde bugün yaklaşık 25 domuz yetiştirme çiftliği faaliyet gösteriyor.
Bu ülkede ki Domuz Üretim kapasitesi ne kadar?
Bu çiftliklerde yıllık üretim kapasitesinin 3 milyon tona ulaştığı ifade ediliyor.
Domuz Eti Kimlere Satılabiliyor?
Yasal düzenlemelere göre domuz eti:
Otellere
Yemek fabrikalarına
Bazı marketlere genellikle kıyma veya işlenmiş et şeklinde satılabiliyor.
Domuz eti satışı serbest mi?
Evet, ürün üzerinde domuz eti olduğunun açık ve net şekilde belirtilmesi şartıyla domuz eti almak ve satmak tamamen serbest.
Et ürünlerinde kullanılabilir mi?
Etiketinde açıkça yer aldığı sürece domuz eti:
Salam, Sosis, Sucuk ve diğer tüm işlenmiş et ürünlerinde kullanılabiliyor.

Domuz et hangi dinlerde haram?
Domuz eti;
İslam, Yahudilik ve bazı kadim inanç sistemlerinde
kesin olarak haram kabul ediliyor.
Peki domuzu ve domuzları biz ne diye konuşuyoruz?!.
Son olarak Tarım Bakanlığının Ardahan’ın da aralarında olduğu birçok kentte yaptığı bir denetim ardından kentin tanınan lokantalarında birinin de içinde olduğu bir çok firmaya ağır para cezası kesildiği haberleri ardından domuz etine dair yapılan tartışmalarla iyiden iyiye alevlenen bu konu zaten 2006’dan beri yürürlükte olan mevcut kanunların bilinmemesinden kaynaklanıyor.
Gerçek şu ki: Tüm uygulamalar 23 yıllık iktidar olan AK Parti döneminde yapılan yasal düzenlemelerle yürürlüğe girdi ve domuz eti yemek yemek isteyenin önünde bir engel yokken, haberimiz ardından bize ve bana karşı domuzlaşıp, bize saldıranlara şaşmıyor değilim..
Çünkü..
Denetimi yapan Tarım Bakanlığı..
Cezayı kesen Tarım Bakanlığı..
Haberi ilk yapan İhlas Haber Ajansı
Ve bu haberin üzerinde 3 gün geçmesine karşın ve halen haberi vermeyenler Ardahan’da ki gazeteci, medyacı, ajanscı..
Yani gazeteci..
Ve saklanıp, gizlenen, yazılmayan, üç maymun oynayanların çok olduğu bir kentte haberi ben yaptım diye kızılca kıyamet..
Neden?
Çünkü ‘O kim, kim onu okuyor ki?’ diyenleri bile şok eden bomba haberim birilerinin yaman devirdi..
Yani;
ABD destekli sürgünlerin, Fidel Castro’yu devirme girişiminin ve ABD’nin yenilgisinin gibi beni çok seven (!) tüm domuzları yaman ürkütmüş olduğundan domuz başlıklı bu yazımı ondan yazdım..

YAPAY ZEKANIN YAZILANA YORUMU..
Sunulan metin, Türkiye’deki domuz eti üretiminin ve satışının yasal statüsünü ele alarak mevcut düzenlemelerin tarihsel gelişimini açıklamaktadır. Yazıda, domuzun 2006 yılından bu yana “kasaplık hayvan” sınıfında yer aldığı ve belirli kurallar dahilinde satışının tamamen serbest olduğu vurgulanmaktadır. Yazar, ülke genelindeki üretim çiftliklerinin kapasitesine ve bu etlerin işlenmiş gıdalarda kullanılma şartlarına dikkat çekmektedir. Metin ayrıca, Ardahan’daki yerel bir denetim sonrası ortaya çıkan takşiş tartışmalarını ve bu durumun medyaya yansıma biçimini eleştirel bir dille aktarmaktadır. Sonuç olarak, domuz eti tüketiminin dini boyutundan ziyade hukuki zemini ve siyasi sorumluluğu üzerine bir değerlendirme sunulmaktadır.


SAYIN BAKAN YA O TARAFI DA BİLİYOR MUSUN?


Başta, Mutlak Genel Başkan balonu ile havası bir hayli düşen CHP’nin Ardahan İl Başkanlığına atanan eski DSP’li , hava kurumu adlı yarı resmi stk olan THK’nın başkanı olan Ardahan’ın plakası 75’i geçmiş, bu sıcak günlerde kanat çırpıp, serinlemeleri için kafeslerinde çıkarıp, az salonda uçsunlar diye emanet ettiğim ve onunda sıcaktan bunalıp, balkonun kapısını açması dolaysıyla bir anda pırrr diye uçup, evimizde, elimiz de bir anda uçup, giden ve kayıp olan iki ev kuşuma bakamayan anam gibi 80’e dayanmış, belki de 80’i de geçmiş birini, CHP Ardahan İl Başkanlığına atanması olmak üzere ülke ve dünya gündemi ile ilgili bir yazı daha yazmaya hazırlanırken sanalda çok güzel bir fotoğraf görüyordum.
Bu yıl memlekete gidemediğimden CHP’li belediye başkanlarının bugün yaşadıklarından daha beter günler yaşayan Terzi Fikrinin mamelekti Fatsa’da, ”Gaz çıktı’ denen ve ‘çırpınırdı’ şarkısına konu olan denizi izleyen otelde kalıp, yeni bir yol hikayesi yazamadığım bol tünelli Karadeniz’i bana hatırlatan paylaşımı yapanın kim olduğuna bakıyordum..
Ve geçtiğimiz aylar içinde Gürcistan’da bir toplantıya katılmak için tesadüfen yada zorunlu olarak memleketim Ardahan’dan geçerken 36 yıldır aynı şefin başında olduğu bürokratlarca yol ortasında kurulan derme, çatma, al/acele brifingle bölge yolları hakkında bilgi alan Trabzonlu Ulaştırma Bakanının başında olduğu Ulaştırma ve Al Yapı Bakanlığının paylaşımı olduğunu görüyordum.
‘Biliyor musunuz? başlıklı bir mesajla paylaşılan yazımın içinde ki güzel fotoğraflı paylaşımı görünce bende bir anda Aşık Veysel kesilerek, altına alta ki uzun, ince yol denecek yorumu yazmaya başlıyor ve bürokrat bakan beye soru üzerine sorular sorup, günün yazısı da olan aşağıda ki mesajımı bitiriyordum..
İşte o fotoğraf, o mesaj ve benimde bakan beye yönelik olarak ‘Biliyor musunuz?’ başlıklı bol sorulu, ‘SAYIN BAKAN YA O TARAFI DA BİLİYOR MUSUN?’ başlıklı o yazım..

Sayın Bakanım..
Geçtiğimiz aylarda Gürcistan’a gitmek için biz Ardahanlılarında istediği bir uçakla geldiğin Kars’tan, Ardahan’ı araçla teğet geçip, kentin yıllardır bitmeyen bölünmüş yollarını görmeden ve yol ortasına konan portatif brifingle seni de kandıran Ardahan’ın değişmez ve 36 yıldır aynı şefin bünyesinde bulunan Karayollarının Karadeniz’e devam eden güzergahında yapılacağı söylenen Sahara tüneli biliyor musun?
Ve aynı yolun yanı başında bulunan, 50 yıldan fazladır bir türlü bitirilip, hizmete sokulamayan, bir soru önergesine verdiğiniz cevapta, ‘Öyle bir yol yok’ dediğiniz Ardahan-Ardanuç yolunu biliyor musunuz? derken,
‘Bu iki soru da ne iş? Geç bunları, sen asıl Cankurtaran’a ve ülkede yapılan onca hizmete bak..’ dediğini duyar gibiyim…
Evet haklısın ama bir gerçek var ki; Sanalda paylaştığın bu güzel fotoğraf ile ‘5 bin 228 metre uzunluğundaki çift tüplü tünelimizle Artvin, Erzurum, Ardahan ve Kars’ın Karadeniz bağlantısını güçlendirdik. ‘ satırlarını görünce benim de ‘Biliyor musunuz?’ demem tuttu özür..
Ama bu güzel fotoğrafı çekip, paylaşan sen ve senin kadronun muhteşem dediği Cankurtaran Tünelini görünce, bende bu tünelin Hopa’dan girişi gibi çıkışını da anlatmamız gerektiğini hatırladığımdan dolayı yukarıdaki o iki soruyu gece, gece sorup, :günün yazısı’ olan bu yazıyı yazmaya devam ettim..
Rahatsız ettiysem kusura bakma.. Çünkü, fotoğraf çekiminde tecrübeli bir gazeteci olan beni kıskandıran o çok güzel çekim ile fotoğrafın anlattığı Cankurtaran’ın Hopa girişi şu bizim Türkgözü (Badele) Gümrük kapısına giden ve yıllardır açılamayan Ulgar Tünelini bekleyen ve UR köyü viyadüğü de bitmeyen yolun üzerinde bulunan Hanak, Damal ve Posof yolu gibi bir türlü bölünemediğini biliyor musun, bilmem ama aynı tünelin yanı Cankurtan’ın Ardahan’a doğru çıkışı da Şavşat’a kadar tek, dar ve karanlık viraj dolu olduğunu da ‘Biliyor musunuz?’ demek istedim..
Evet sayın bakanım memleketim Ardahan’ın iki çevre yolunun da trafik kurallarına uygun olmadığından sık sık kazalara neden olduğunu da belirtmekte fayda gördüğümü bana hatırlatan içi, ülkedeki parasız ya da paralı yollar gibi bir hayli karanlık olan Hopa Cankurtaran tünelinden sık sık geçen bir gazeteci olarak, ‘Biliyor musunuz?’ diye başlayan ve ‘8 yıldır hizmet veren Cankurtaran Tüneli ile Hopa-Borçka Yolu’nda zorlu coğrafyayı güvenle aşıyoruz. 5 bin 228 metre uzunluğundaki çift tüplü tünelimizle Artvin, Erzurum, Ardahan ve Kars’ın Karadeniz bağlantısını güçlendirdik. Özellikle yoğun kar yağışının yaşandığı kış aylarında güvenli ve konforlu ulaşım sağlarken güzergâhı 12 kilometre kısalttık. 
Her mevsim açık yollarla vatandaşlarımızı kesintisiz ulaştırmaya devam ediyoruz. ‘ şeklindeki sanal paylaşımınızı görünce ben de bir kaç soru ile ‘Sizde bunları biliyor musunuz? diye sorular sormak istedim..
Ha bu arada ülke genelindeki ki onca güzel yol, tünel çalışmalarınızı takdir eden bir Ardahanlı, Ardahan Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve 36 yıllık bir gazeteci olarak başta başınızdaki AK Parti Genel Başkanı, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ettiğimi de belirtmek isterim.
Çünkü ”Yiğidi eleştir ama hakkını da ver’ diye dünya görüşüne sahip, bir gazeteci olan benim başta kayyum, operasyon mu, katılım mı gibi politikalarına katılmazsam da siz bürokratları bir imza ile atayan, AF istemekle bir imza ile alan Sayın AK Parti Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk hedeflerinden olan (paralı da olsa) onca muhteşem yol, tüneli, tren, köprü projelerinin büyük bölümünün gerçekleşmesini de açıkça gerek haberlerim de, gerekse ‘Yazıyorsam Sebebi Var’ adlı bu köşemde kutlayan, teşekkür eden bir gazeteci olarak yiğidin hakkını da veren bir Ardahanlı vatandaşım.. Evet sayın bakanım..
Orta Asya’da kalkıp, Kafkaslara uzanan
Kars-Tiflis-Bakü Demiryolunun sınırları içinden geçtiği, Doğu Anadolu’nun Karadeniz’e, ülkemin Kafkaslara açılan kapısı Ardahan’da gelip, giderken bir tren istasyonu ve Antrepo olmadığından Doğu Expresi başta olmak üzere Çıldır Gölünün yanı başında durmayan trenleri bön bön izleyen bir Ardahanlı olarak Gürcistan’a, Ermenistan’a sınır olan Ardahan’ın kendisiyle birlikte İl olan Iğdır gibi bir havaalanı beklediğini de hatırlatıp, canını sıkmadığın umduğum yazımı bitirmeye hazırlanırken, yukarıda, bu yazının başlangıç satırlarında dikkat çektiğim Ümit Yıldırım’lı konuya da bir kez daha biraz daha ve açıkça dikkat çekmek isterim..
Sayın Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu bakanlığınızın bünyesinde bulunan Karayolları Kars 18. Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Karayolları 183. Şube Şefinin değişmez şefi Ümit bey Ardahan’da 36 yıldır aynı şef olduğunu da biliyor musunuz?
Ve bu değişmez şefin oğlumun yaşında olan iki oğlunun birini Göle Belediyesine, diğerini ise 1992 yılında 174 Bin kişi ile vilayet olan ancak başta yol, tüneller olmak üzere beklenen hizmetleri alamadığından her yıl bin ila Bin 500 kişinin göç etmesi nedeniyle bugünkü nüfusu 90 binlere kadar düşen 3 beldesi olan Ardahan’ımın tek kalan Köprülü (Gireveng) Beldesinin Belediyesin de işe koyduğunu da biliyor musun?
Neyse yapanlara, emek verenlere teşekkür ettiğim onca hizmetlerin arasında olan Hopa Cankurtaran tünelinin güzel fotoğraf birlikte başında olduğunuz bakanlığınızın sanal sayfası Facebook’ta yaptığınız ve ‘Biliyor musunuz?’ diye soran sizin de yukarıda anlattıklarımı ve anlatamadıkları mı da bilmenizi istedim..
Ondan bugünkü köşe yazım da olan bir hayli uzun ve ‘SAYIN BAKAN YA O TARAFI DA BİLİYOR MUSUN? ‘ başlıklı bu mesajı bizzat size yazıp, gece gece onca soru sorup, yordum.. Çok özür dilerim..
Son dip Not: Yıllardır Ulgar tünelini bekleyen Posof Türkgözü Gümrük kapsını Kol köyü üzerinden Şavşat’a, ekonomik getirisiyle ile en değerli ilçesi Göle ilçesini, Kura nehrini doğuran Allahuekber Dağı üzerinden Kars Selim’e bağlanmak istenen ve türkücü bir belediye başkanı olan ama türküde dediği gibi bir türlü güller açmayan Ardahan’ın yollarında selamlar, saygılar derken Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’ye içme suyu olan Kura Nehrinin de Beşikkaya HES Barajı ile Posof gibi tünel bekleyen Sahranın diğer yakasına, Cankurtan tünelinin yanı sıra onca tünelin can olduğu Karadeniz’e akıtılmak istendiğini ama biz Ardahanlıların istemediği, karşı çıktığı bu proje, plan gerçekleşirse bin bir çiçekleri ile Kafkas arısının bal merkezi olan Göle ve Ardahan ovasının canını alacağını da ekte linkin sunduğum bakanlımızı ilgilendiren haberleri yazan bir gazeteci olarak bilmenizi isterim..
Fakir Yılmaz Gazeteci


ARI MARKASI YARATAMAYAN ARICILAR.

102. Doğum gününü kutladığımız, gazeteci kızım Özlem Şeyma Yılmaz ile birlikte TEMPO TV'de iki saat canlı olarak yayınladığımız, 'Gazetecilerle Gündem' adlı programımızda birlikte kutladığımız  Kazım Arıcı hocam 104 yaşına ayak basmış..
Modern arıcılığın babası kabul edilen, hareketli çerçeveli kovanı icat eden Amerikalı arıcı ve din adamı Lorenzo Lorraine Langstroth ya da kısa bir süre arıcılık yapan ve şiirlerinde arıyı ve balı doğa sevgisi ile sabır kavramını anlatmak için sıkça örnek gösterilen Aşık Veysel'i hatırlatan Kazım hocanın 104. yaş günü kutlandığını görünce, Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmen olarak öptüğüm o elleri bu yaşına gelmesine rağmen 'köprü altı yazarlar' dediklerimden de olsa siyasetle, şiirle yada öğretmenlikten çok asıl işi olan arıcılıkla ilgili bir kitap yazdı mı?
YOK..
Halbuki adını aldığım Fakir Baykurt gibi köy enstitüsü mezunu olanların hemen hemen tümü ya yazar oldular ya da benden beter muhalif düşüncelerinden dolayı hapsedilip, bedel ödetilen aydınlar olarak tanır, biliriz.. 
Peki..
Öğretmenlikten çok yani hem öğretmenlik, hem de Arıcılık yaparak, asli görevi olan öğretmenliğin enerjisini ikiye bölen arıcılıktan elde ettiği balları soy adı gibi markalaştırıp, ARICI adıyla paketlenip, Anzer balı misali market raflarına dizdi mi?
YOK
Çünkü; Dünyadaki arıların en uzun iğnelisi olan ilk 4 arıdan biri olan Kafkas Arısının binbir çiçekle süslü Ardahan ovası, merası, yaylasında çok emekle o kırık, dökük, atadan/deden kalma kovanlara getirdiği negtarileri yani balları markalaştırıp, paketlemektense kolay yoldan Vita tenekesine, domates salça kavanozlarına doldurup, fatura, fiş kesmeden el altında değil, otobüslerin bagajında dost, eşe en pahalı şekilde satmak  çoluk,çoçuğuna batı kentlerinde evler almak en kolayı ve karlısıydı..
Kısacası;
Cumhuriyetin kuruluşundan bile 1 yaş büyük olan Kazım ARICI'nın Ardahan'da bir çeşmesini pardon eserini bana gösterin.. 
Ve şehir içinde kalan ve 'Ardahan merkeze mahalle olarak bağlansın' bile diyemeyen Kazım hocanın köyü olan Cincorup köylü Kazım Arıcı ve Öğretmenlerimize, Arıcılarımıza birde bu yönden bakın..  Ve onca yaşlarına rağmen bölgeye, ülkeye, dünyaya yön veren ünlü Lider, eğitimci, aydın olan ya da Arı, bal için bir marka yaratamayan Arıcılara bir de böyle bakın.. 
Ve bakarken de yapay zekanın hazır pişirdiği sanal bilgilerle değil, varsa gerçek zeka ile bana ve Ardahan'a, Ardahanlıya bir anlatın.. 
Belki de; Ardahan'ı, Ardahanlıyı yazmaktan yorulan, 56 yaşına ayak basmış onca dalgalı denizleri , okyanusları aşmış, geride bıraktıklarımın başta kalbimde olmak üzere her tarafımda açtıkları yara, bereler içinde de 'Acaba serap mı?' diye korktuğum güzel bir Ardahana  doğru sağ salim ulaşmaya çabalayan 57'ye yelken açmış ben fakir yanılıyor ya da yanmışım..
Ha bu arada unutmadan;
Ailece arıcı olmayan, Gölet isterken, 'Dağına GES ister misin? denen ve İstanbul Çekmeköy'de ki Belediye Başkanı köylüsü parti değişen Alagöz köyünde yok denecek kadar az arıcının olduğu ama 3 yıldır Bal Festivalinin yapılamadığı Ardahan'da bir de 'Kafkas Arı ve Arıcılık Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Ardahan Üniversitesi Kafkas Arısı Üretim, Eğitim ve Gen Merkezi var.
Çamlıçatak, Gölebert köyünün arazisine konan ama bu köye su bile vermeyen üniversitesinde, 'Kafkas Arı ve Arıcılık Uygulama ve Araştırma Merkezi olmasına karşın balını biz Ardahanlıların tadamadığı, gelen, giden misafirlere hediye edilen 100'e yakın arı kovanının yanında, 2 bin rakımlı doğasında yetişmesi zor olan Nohut, Mercimek ekimi gibi bütün yükün soy adını değişen rektör gibi Posoflu olan Kemal Yazıcı hocamın boynuna yüklenen Ardahan'da bir de Arıcılık diye bir merkez var..
Ve doğru dürüst bir kovan yapamayan, SERKA'nın boşa gittiği söylenen onca parasal desteklerinden biriyle yapılan kışlakı makam odası  olmasına rağmen nedense kendi arılarını bile kıışları bu kışlakta kışlaktılatılamadığı, 'Ardahan'a yabancı arıcı istemiyoruz' deyip kendi arılarını yabancı yerlere götüren Ardahanlı arıcılar gibi Artvin'e, Şavşat'a götürüldüğü  ve en son aldığım habere göre bir çalışanı ile lojman için tartışan, 'Özel duyuru' ile üniversiteye kapak atmak isterken bu yönde yazdığımız haberimiz dolaysıyla yerinde kalan eşi de arıcı olan 'Ardahan Kafkas Arısı Üretim, Eğitim ve Gen Merkezi' müdürü olan birinin müdür olduğu ülkede, öğretmenlikten çok öğrencisine A harfini doğru, dürüst öğretemeyen arıcı öğretmen Kazım Arıcıları eleştirmek ne kadar doğru o da eğri bir durum..


HERKES BİRGÜN ZORLADA OLSA..


TEMPO TV’de canlı olarak yayınladığımız “Gazetecilerle Gündem’ adlı iki saatlik yayınımın birinde değil, bir kaçında sesli dediğimi bir kez de buradan yazarak bugünkü yazıma başlamak istiyorum..
Çünkü, ‘Bir gün herkes AK Partili olacak’ denildiğinde “Haydi oradan’ diyenlerin bir çoğunun AK Partili olduğunu gördüğümüz ülkede onca belediye başkanı, bürokrat, gazeteci, aydın kısacası AK Partili olmazsa da AK Partili olanlara kızanların ne halde olduğunu ve ne olacağına devam edileceğini görüyor, izliyor, üzülüyoruz..
Evet..
Dün, o canlı yayınlarımda dediğim gibi bugün de diyeceğim şey, “başına bir şey gelmesini istemiyorsan ve bir sabah evden alınıp, A Haberler aracılığıyla olan kimlik, kişilik, kariyerin yerle bir olmasını istemiyorsan ‘falan ne der, filan ne söyler’i umursamadan bir an önce karar vermesi gerekir demiştim..
Ve ‘kaldıysa’ başta ‘mutlak’ bıçağıyla adeta Diyarbakır değil, Iğdır, Adana ya da İran karpuzu gibi ikiye bölünen CHP’li belediye başkanlarına yönelik olarak ‘Siz kalanlar bir an önce istifa edin, topluca AK Parti’ye katılın..’ demiştim..
Ve geçte olsa da çoğu gitti, azı kaldı denen şu günlerde “dokunulmaz’ denilen CHP’li Ardahan olmazsa da yine bir CHP’li olan ve başkan yardımcılarından birinin de Ardahanlı hemşerim olduğunu öğrendiğim CHP’li Sinop’ta da ‘şimdilik’ mini bir operasyon olduğunu ana olmazsa da ara haberler de görüyoruz..
Evet..
CHP’li de olsa yıllarca ellerinde tuttukları belediyelerin çok seven ve oy olmazsa da 12 milyona yaklaşan üye sayısı ile 1. partiyim diyen AK Parti’de dün kendisine demediğini bırakmayanlara, ‘Olsun ne olursan ol gel’ diyerek rozet taktıklarının safkan bir AK Partili yapamasa da iktidarına ilaç olan yerel gücü elinde tutmanın keyfini çıkarıp dururken, ben buradan çıkıp, taaa yüz yıl önce yaşanan ve hale anlatılan bir yaşanmışa gideyim diyorum..
Çünkü, bugün oy aldıklarını terk edip, başka partiye kaçanlar gibi Moğollara teslim olan ve şu an bir çoğu gibi hapiste olan Nasu Mahruki’nin başına iş açan bir paylaşım yaptığı 15 Temmuz’dan sonra AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da zaman zaman dilendirdiği Haşhaşilerin yuvası olduğu söylenen Alamut Kalesinin sonunu anlatan o meseleye doğru yol alacam..

……
Evet işte yüzyıl önce yaşandığı söylenen o mesele;
İŞ BANKALI CHP PARDON, ALAMUT KALESİ HİKAYESİ..
Alamut Kalesi, 1256 yılında İsmaili-Nizari devletinin son imamı Rükneddin Hürşah’ın emriyle 19 Kasım 1256 tarihinde Moğol Hükümdarı Hülâgû Han’ın ordusuna teslim edildi.
Kaledeki kumandan Mukaddem de imamın emrine uyarak kaleyi Moğol komutanına açtı.
Teslim Süreci ve DetaylarRükneddin Hürşah: Maymundiz Kalesi’nde kuşatılıp, Moğol baskısıyla direnemeyeceğini anlayınca, ana üs konumundaki Alamut dahil diğer kalelerin de kan dökülmemesi için teslim edilmesini emretti.
Kumandan Mukaddem: Alamut Kalesi’nin kumandanıydı; imamının emri ve canlarının bağışlanacağı sözü üzerine kaleyi Moğol kuvvetlerine teslim edip aşağı indi.
Sonuç: Hülâgû Han direniş göstermeden teslim olmasına rağmen kaleyi yerle bir etti ve halkını kılıçtan geçirdi. Kalenin İş Bankası olmazsa da beyin bankası olarak bilinen ünlü kütüphanesi ise tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cüveynî’ye teslim edildi..

Daha yeni Daha eski